bitmek bilmeyen 14 şubat geyiği

fiorabella
bıktıran geyiktir. pazarlama stratejistlerinin artık pik yaptığı noktadır. tarih yakınlaştığında reklamları yapılır, her yerde kırmızı kalp ve 14 şubat yazısı görmekten gına geldi. kapitalist sistemin getirdiği duyguların pazarlanması ve çiftlerin sevgilerini gösterme biçimi kalıplara dökülüyor.
insanlar en pahalı hediyeyi alma yarışına giriyor, sevgili hediyenin degeri kadar kendine deger biçildiğini düşünüyor. başbaşa geçireceğin sıradan bir gün bile daha özeldir. en azından o günü tüm dünyayla birlikte bir kalıba sığdırmadan yaşar insan.
şu gün bitse de kurtulsak ha.

en iyi türk ölü türk'tür

fiorabella
eski yunan dışişleri bakanı Teodoros Pangalos'un Skai radyosuna radyosuna verdiği beyanatın faşist söylemidir.
tanıdığı tüm türkler kötüymüş. hiç iyi türk tanımamış mış mış. o değil de ben bunlar gibi cırlak millet görmedim. kemençe bizim, baklava bizim, hacivat - karagöz bizim "omo torklor bonloro çoldo" minvalinde uluslararası platformlarda sızlanırlar, o yetmez pontus, bizans davaları güderler. bazıları ise türklere laf atmazsa ölecek hastalığına tutulmuştur.
kaynak

zengin sözlük

icgqhs
Herkesin unuttuğu ya da işine gelmediği o gerçek sözlük kelimesini ve format kelimesini hak etmek için yazarları tarafından desteklenen ve bilgiler katılan sözlük.
Burası 3 kişi olur 5 kişi olur fark etmez. Bir kalite ve kurallar çerçevesinde olacak bütün yazılanlar ve bilgiler.
Açıldığımız günden şu zamana kadar "kalite" ve "yazara verilen değer" sloganı ile yola çıktı zengin sözlük.
Asla binlerce yazarı olsun kaygısına düşmedik ve görüyorüm ki, birbirinden değerli yazarlara sahip olmuşuz.
zengin sözlük'ü benimseyip kaliteli bilgiler katan yazarlarımıza sonsuz teşekkürler.
Sözlüğü sözlük yapan yazarlarıdır.

80'ler müziği

fiorabella
bir döneme damga vuran müzikledir. özellikle kültürün daha az tükedildiği, eğlence sektörünün ön plana çıktığı 80'ler müziği birdenbire ortaya çıkmadı funk, rock, disco gibi müzik türlerinin kökeni 70'lerdi. Bu türler dans, hareketli ritimler, teknolojik olarak enstrümanlarla geliştirilsede zihinsel açıdan basit, akılda kalıcı ve eğlence sektörüne hitap eden parçalardı.

Özellikle 1983 yılında İtalya'da ortaya çıkan italian disco ( italo disco) disco funk olarak da bilinen bu akımın en büyük temsilcisi ” Modern Talking”di.

Dönemin en dikkat cekici figürleri ise döneme damga vuran Michael jackson ve Madonna idi. pop ve ar & be tarzında michael jackson'ın çıkardığı “Thriller” albümü milyon satmış” Beat İt” ” Billie Jean” ve albüme adını veren “Thriller” şarkıları o yıllarda hit olmuştu.

Madonna ise o yıl çıkardığı ” like a virgin” albümü ile fırtınalar koparmıştı. 1989 yılında çıkardığı Like a Player” albümü ve aynı adı taşıyan şarkı klibinde Hristiyan dünyasının kutsallarına zarar veriyo,r İsa'yı zenci olarak betimliyor, İsa ile birlikte oluyor sebebi ile Vatikanın ve Hristiyan dünyasının tepkisini çekmiş Papa tarafından yasaklanılması istenmişti.

Opus, A-Ha, Alphavile, Pet Shop Boys, Europe, Duran Duran gibi gruplar liste başı olmuştu. Opus ” Live is Life” ile dünya gençliğini ayağa kaldırmıştı.

Sürekli gruplar kuruluyor eğlence sektöründe tutunabilirse kalıcı oluyorlardı. Bu yüzen 80'li yıllar tek albümle parlayıp sönen gruplara sahne oldu.

80'lerde Hareketli disco, pop popülerliği sürerken rock türü kesin bir çizgi yakaladı ve Metal, Glam metal, Hard metal gibi türlere ayrıldı. rock ve metal müziğin altın çağını yaşadığı ve alt türlerinin ortaya çıktığı 80'lerde Hard rock ve glam metal türlerinde şarkılar döneme damga vururken heavy metal'de özellikle Ozzy Ozbourne'nin solo kariyerinde başarıya ulaşması ile heavy metal grupları ve şarkıları o dönemden günümüze kadar popülerliklerini korudular.

Hard rock ve Glam metal türünde Kiss, Mötley Crüe, Quiet Riot, Scorpions, Whitesneak, Poison, Cinderalla, Europe, Twisted Sister,Queen gibi gruplar öne çıkarken. 70'li yıllardan Aerosmith ve Alice Cooper'ın dönüşleri de muhteşem oldu.
Amerika çıkışlı grupların yanında Iron maiden, Judas Priest, Dio gibi britanya çıkışlı gruplar da dönemin starları oldular. Speed Metal'in öncüsü Motörhead popüler olurken daha aşırı, agresif Metal alt türleri olan Thrash Metal, Black Metali Death Metal türlerinde , Metallica, Slayer, Exodus, Antrax, Megadeth gibi gruplar da o dönemin yıldızları oldular.

Hair Metal akımı o dönemde ortaya çıktı. Saç metal olarak da bilinen bu akım, erkek egemen grupların üyelerinin çoğu zaman uzun stilde saçlara sahip olması, makyaj yapması ve spandex giysiler giyerek androjenik bir görünüm elde etmesiydi. Bon Jovi, Van Halen, Aerosmith, Def Leppard, Guns n 'Roses ve Poison, o dönemin hair metal gruplarıydı. 1980 ler rock ve metal müziğe damga vururken ancak dönemin tartışmasız yıldız grubu Guns N Roses olmuştu.

dünyayı koruma vakfı

fiorabella
kısa adı wwf'dir. 1961 yılında kurulan vakfın amacı doğayı korumak, nesli tükenmekte olan hayvanları koruma altına almak, doğanın ve hayvanların uğradığı zararları onarmaktır.
vakfın türkiye ayağında gönüllü ya da çalışan olabildiğiniz gibi global olarak dünyanın

herhangi bir köşesinde de nesli tükenmekte olan hayvanları kurtarmak adına evlat edinebilir, bağış yapabilirsiniz. özellikle doğum günü, kutlamalar, nikah şekerleri, vs gibi hediye durumlarında sertifika, plaket karşılığında hediye olarak bir canlının kurtulmasına da vesile olabilirsiniz.

yakın dostum, merk ile bana bana bir kaplan hediye etti. ben de iki tane yunus evlat edindim. evet hiç dokunup sevemeyeceğim ama onun denizlerde özgürce yüzmesi en büyük mutluluk benim için. bağış ve evlat edinme ücretleri tamamen onlar için kullanılıyor. ilgilenen arkadaşlar için linki buraya koyalım.
http://www.wwf.org.tr/

instela itü sözlük olsun kampanyası

keskin nisanci
hakikaten en büyük problemimiz instela itü olsun mu olmasın mı. bu mesele yüzünden rüyalarımız kaçıyor artık. ben anlamıyorum bu işleri, uzun zamandır girmesem de ben de bir instela yazarıyım ama aklıma hiç lan burası itü olsun diye bir şey gelmedi. begenirsiniz ya da beğenmezsiniz insanlar bu işlere zaman, para ve emek harcıyorlar. instela adıyla reklam yapıyorlar. sonra birkaç tane romantik çıkıp burası itü olsun diyerek, bugüne kadar hiçbir derde deva olmamış change.org'ta imza sayfası açıyor. gerçek anlamda son derece anlamsız bir hareket.

vincent van gogh

cisi gelen sanat tarihcisi


sanatçılar arasında, insanlık dramını onun kadar yüzümüze vuran bir başka büyük ressam var mıdır, inanın bilmiyorum. *caravaggio dışında, caravaggio hariç, caravaggio adamdır*

brabant topraklarının hollanda tarafında bulunan groot-zundert köyünde, 1849 yılından beri rahiplik eden theodorus van gogh, 1851'de saray mücellidi carbentus'un kızı anna cornelia ile evlenmiş, bu evlilikten 30 mart 1853'te vincent doğmuştu.

bu arada, van gogh ailesinin soyunun 16. yüzyıla kadar uzandığını, içerisinde kuyumcular, sanat tacirleri ve din adamları olduğunu aklınızda bulundurun.


vincent, daha yürümeye başlar başlamaz, diğer çocuklardan farklı olduğunu hissttirebiliyordu. içine kapanık, yalnızlıktan keyif alan bu velet, en ufak bir şey karşısında öyle kötü hırçınlaşıyordu ki, kardeşi theo dışında, onunla kır gezilerine eşlik edecek birini bulamıyordu.

daha sonraları, bu sessiz, sedasız, tuhaf çocuğu ailesi önce groot-zundert'in köy okuluna, oradan da zevenbergen'deki bir yatılı mektebe verdi. lakin, ailesinin fakir olması yüzünden, ailesi, sevgili vincent'in bir an önce kendi yağında kavrulabilmesi için, onu mektepten alıp den haag *lahey* şehrinde bulunan bir galerinin müdürü olan amcasının yanına çırak olarak verildi.
burası, merkezi paris'te bulunan, goupil galerisinin bir şubesi idi.

işe başladığında, vincent'a verilen görev, galeriye gelen kitapları sandıklardan çıkarmak, toz almak ve reprodüksiyonları sıraya koymaktı

boş vakitlerinde şehrin müzelerini dolaşmaya başlayan vincent, öylesine heyecanlanıyor, öylesine iyi hissediyordu ki, kardeşi theo'ya yazdığ mektuplardan, burayı çok sevdiğini anlayabiliyoruz.

yıl 1873'ü gösterdiğinde, vincent, goupil'in londra şubesine gönderildi. bizim vincent'i, dickens romanlarını okurken hayal ettiği şehir öylesine büyüledi ki, den haag'ı unuttu ve sokaklarda perişanlık çeken lakin her biri vincent'ı çok etkileyen, adeta vincent'ın filozof gözüyle baktığı bu insanlara çok büyük yakınlık duydu.

ve, işte hepimizin sıkıntı yaşadığı, hatta ve hatta sözlükte de eşinden laf yiyen ağabeylerimizin şarkı başlığı açanlara daldığı şey olan aşk yüzünden ilk hayal kırıklığını da bu şehirde tattı.

oturduğu pansiyonun sahibinin, ursula meyer isimli züppe kızına öyle böyle aşık değildi bizim vincent, kız da ona yüz veriyordu ya, sahi.

bir gün, themes nehri kıyılarında, kızla birlikte el ele gezerken, bizim saf vincent'ımız, ursula'ya evlenme teklifi etmiş, ursula ise buna öyle fena gülmüştür ki, yıldızlı geceyi çizerken bile vincent'ın o kahkahaları duyduğuna eminim.

kısacası, ursula kahkahalar eşliğinde kaçmış gitmiş, bizim vincent ise başlamış üzülmeye, aşk acısı çekmeye.
sonra da "başlarım sizin londra'nıza! ben evime dönüyorum!" diyerek hollanda'ya gitmiş ve ailesinin etten kasabasına yerleştiğini fark etmişti.

ama ursula'nın hayaleti burada da onu yalnız bırakmamış, baktığı kadınların gözlerinde onu görmüş, geceleri rüyalarında onunla boğuşmuş, insanların sesini ona benzeye başlamıştır.

bu psikoloji ile hırçınlaşıp gelene geçene saldırmaya geç bile kalan vincent, sonunda biraz rahatlayabilecek bir şey yapmaya başlamıştı; resim!

sehpanın başına oturur oturmaz, ne ursula, ne de themes nehrinin sesi gelmiş kulağına, "sihir..." diye düşünmüş o anda resim için.

ama resim yapmaya ara verdiğinde yine ursula geliyor aklına bizim saf vincent'imizin, ve kafasına koyuyor.
"o kadını bulacağım..." diyor kendi kendine, "ona olan sevgimi haykıracağım."

londra'ya dönüyor, kızın evinin olduğu yere gidiyor, bağırıyor. "URSULA!" diyor, "LÜTFEN DIŞARI ÇIK! SANA İHTİYACIM VAR!"

ama Ursula, vincent'ın sesini bile duymak istemiyor...

sonrası belli, yine aşk acısı, yine hüzün, ama bu kez ona yaşadığını belli eden bir şey eşlik ediyor; kış.

perişanlık içinde bir kış geçiriyor vincent, önce ursula'ya sövüyor, sonra londra'ya.
1875 yılının baharında, goupil'in paris şubesine tayin ediliyor.

vincent mutlu hissediyor, vincent çok iyi hissediyor, louvre'a gidebilecek olmanın heyecanını yaşıyor ve paris'e öyle güzel bir moral ile gidiyor ki, bu şehre girer girmez burada her şeyin düzeleceğini düşünüyor.

burada bir süre kendine zaman ayırıp inzivaya çekiliyor, louvre'da büyük ressamların sanat eserleri karşısında saatlerce duruyor, onlara bakıyor, onları hissediyor, onlarla konuşuyor...

ama bu sırada, içerisinde bir yerde bulunan din eğiliminin arttığına şahit oluyor vincent, bir ingiliz ile bir odaya çekilip sabaha kadar kutsal kitap tartışıyor, bu şekilde iyi hissediyor, ama bir o kadar da yorgun oluyor ve ertesi gün işini düzgün yapamıyor, müşterilere fırça çekiyor, bir şeyler kırıyor döküyordu.

kafası esen vincent, bir gün ansızın ailesinin yanına, döndüğünde patronunudan ilk ihtarı da alıyor.

birkaç ayı daha bu şekilde geçiren sevgili vincent, yine kafası esiyor ve etten'e dönüyor. lakin bu kez arkasında bir şey bırakarak; istifaname!

evet, ufak bir müzik arası.



devam edelim dostlar, ailesi vincent'ın bu kararına hiç saygı göstermiyor, babası onun din adamı olmasına karşı çıkıyor, theo ise onun ressam olmasına öyle ısrar ediyor ki, canından bezen vincent, theo'ya "bak kardeşim, bu kararı tek başıma almıyorum ben be, vallahi. içimde bir yerde bir şeyler, atalarım gibi din adamı olmam için uğraşıyor... olacağım..." da diyor.

vincent, ertesi gün, ingiltere'de almanca ve fransızca bilen bir öğretmen arandığına dair bir gazete haberi okuyor ve "tamam..." diyor, kendi kendine. "din adamı olmayı erteleyeceğim, önce kendi yağımda kavrulmalıyım..."

soluğu ingiltere'de alan vincent ağabeyimiz, kent eyaletinde, çok fakir olan çocukları okutan bir okulda öğretmen olarak işe başladı.
1876 yılının temmuzunda, londra'ya nakledilen sevgili vincent, burada, okul müdürünün, charles dickens'ın romanlarında yaşattığı cinsten kötü, terbiyesiz, pislik bir okul müdürün varlığını fark etti.

bir gün, bu kötü müdür, sevgili vincent'a "git, öğrencilerin ailelerinden ders paralarını al yiğidim." diyerek onu ders ücretlerini almaya gönderdi.

vincent, gri atkısını takıp düştü sokağa, ama öğrencilerin ailelerinin yaşadığı evlere girince, burasının sidik ve fakirlik koktuğunu fark etti, daha ilk girdiği evin böyle olmasının bir işaret oldugunu düşündü, o an içinde bastırdığı din duygusunun daha ileriye gittiğini fark etti ve kendini adamaya karar verdi. işte o gün, geri döndüğünde elinde ders ücretleri yerine istifaname vardı.

öğretmenlikten istifa edince, ingiliz bir rahibin evine taşındı. ve yıllardır yapmak istediği şeye başladı, ingilizcesi son derece kötü olmasına rağmen, sokaklarda insanlarla din, mutluluk, hüzün gibi konuları tartışarak onlara iyi hissettirip onları dine yönlendirmek yerine daha da beter ediyordu.

aylar süren, yağmur çamur demeden devam ettiği mesihlik görevine artık son vermesi gerektiğini anladığında, ruhu da, bedeni de öyle yorgundu ki, hollanda'ya dönerken, yolda, hollanda'yı göremeyeceğini düşündü.

ama yanılıyordu, daha çekeceği çok çile vardı.

ailesinin yanına döndüğünde, burada birkaç gün iyi muamele görse de, ailesinin birkaç gün sonra ona bakmakta zorlanacağını düşündüğü için bir kitapçıda tezgahtar olarak göreve başladı.

burada, dine öylesine bağlandı ki, artık siyah cübbelerle dolaşan sevgili vincent, bu tutumuyla ailesini, din adamı olabilmesi için ikna edebildi.

sonunda bir hayal gerçekleiyordu, vincent, amsterdam üniversitesi halkla iliş........ şaka şaka, ilahiyat fakültesinin protestan teolojisi bölümüne devam edebilecekti.

çok büyük umut ve mutlulukla, amsterdam'a gideren amcası jan'ın yanına yerleşti. üniversiteye kabul sınavına hazırlandı, okulu vaktinden önce bıraktığı için antik yunanca ve latinceyi kendi imkanlarıyla öğrenmesi gerekiyordu.

yavaş yavaş yunanca ve latinceyi az buçuk öğrenen, diğer konulara da elinden geldiğince çalışan sevgili vincent, sınav sonucunda kazananların içerisinde ismini göremeyince, bütün umudunun kırıldığını hissetti.

kendi kendine yok olmaya başlayan vincent, üzüntüden ölmeyi düşündüğü günlerde, brüksel'de bir misyoner okulunun varlığından haberdar oldu.

"tamam..." diye düşündü. "tanrının benim için iyi planları var."


"insanlık ıstırabını dindirmek için rahip olmak şart değil ki!" mottosuyla brüksel'e giden sevgili vincent, 3 aylık sert bir kurs sonrası, borinage'de amelelerin arasında, karın tokluğuna çalışan misyonerlik görevini üstlenmeyi öylesine istiyordu ki! ama işler dilediği gibi gitmedi, sevgili vincent, kelimeleri süsleyip sihir gibi kullanmak yerine, direkt konuya dalıp en yalın biçimde tartışıyordu. vincent'ın bu konuşma tarzı ve yetersiz fransızcası beğenilmedi, ama bu konu hakkında sadece vincent sinirden deliye dönmüyordu elbette; babası! evet, sevgili babası da gururuna yenik düşmüş ve brüksel'e giderek protestan kiliselerine dilekçe verdi, bu şekilde oğluna serbest vaiz ünvanı tanıttı.

böylece bizim vincent'ımızın en büyük hayallerinden birisi gerçekleşiyordu, maden ocağında misyonerliğe işte o zaman başladı.

bu pis, sefil insanlar arasında temiz, düzenli olmaktan öylesine utanıyordu ki, giysilerini insanlara dağıtıp çuvaldan kendine pantolon dikti, askeri bir ceket çekti üzerine ve sefil barakada oturmaya başladı.

barakasını temizlemeyi bir kenara bırakın, sabahları yüzünü bile yıkamak istemiyordu sevgili vicnent, 50 franlık minnak maaşını da etrafındaki fakir insanlara dağıtıyor, vaktinin büyük bölümünü de yatalak hastalara, kutsal kitap okuyarak geçiriyordu

ama vincent burada aydınlanmaya başlamıştı sanki, çöpten kömür toplayan, sokakta oynayan çocukları çiziyor, hayal dünyasında bu insanları azizler olarak canlandırıyordu. kendi öz kalıbından sıyırlması, köylüleri fena şekilde hayrete düşürmüştü, köylüler onu öylesine çok seviyorlardı ki, ona benim gibi sevgili vincent diye hitap ediyorlardı.
ama kötü bir şey vardı ki, onu bir din adamı görmekten çok uzaktılar.

1879 yılının ocak ayında, wasmes kasabasına, rahip yardımcılığı görevine atandı. burada da eski hayatına devam eden vincent'ın ünü bulunduğu yeri aştı, borinage, bu genci görmek adına bir müfettiş gönderdi. müfettişin kiliseye sunduğu raporda ise, onun yersiz bir mistik çılgınlığa gönül verdiği yazılıydı.

bu arada, bunlar olurken, sevgili vincent'ın kaldığı yerin sahibinin eşi, vincent'ın sağlığından öylesine kuşkulandı ki, ailesine bir mektup yazdı.

mektup, babasının eline ulaştığında, oğlunun sefalet içinde bir hayat yaşadığını sigara tiryakiliğinden en yakın zamanda öleceğini okuyunca, "eşek herif.." dedi ve vincent'ı almaya gitti.


oğlunu, bir minderin üzerinde cılız bir şekilde yatarken bulan baba, vincent'i bir güzel dövüp vincent ile birlikte evin yolunu tuttu.

vincent artık dinden ağır ağır uzaklaşıyor ve kendini resim sanatına veriyordu. o sırada, kuzey fransa'da jules breton adında bir ressamın varlığından haberdar oldu, bu adamın tablolarını o kadar çok beğeniyordu ki, 1880 kışında ansızın, kışın ortasında bu adamla tanışabilmek amacıyla parasız pulsuz yola çıktı.

bu arada, jules breton'un bayıldığım bir eseri:


ama kuzey fransa'ya geldiğinde, bu adamın kapısını çalmaktan bir anda vazgeçti, işte o gün, kuzey fransa'da bulunduğu yerin *courrieres*, borinage'e oranla çok daha parlak, çok daha açık ve çok daha güzel oldugunu fark etti.

bir süre sonra tekrar aile ocağına dönen sevgili vincent, bir gün paris'te bulunan theo'dan bir mektup ve bir mektup para aldı.
kardeşini fazla boşladığını düşünen vincent, kardeşine karşı mahçup olduğunu düşünüp uzun bir mektup yazdı. theo'un istediğini yapmaya başlamıştı artık, resme tamamen kendini vermişti.

bir süre sonra, brüksel'e tekrar giden sevgili vincent, burada tekrar huzura kavuştu ve yaptığı tablolara da bunu yansıttı. ama çok geçmeden yine tekrar buhranlı günler başladı ve 1881'in nisan ayında yine ve yeniden etten'e döndü.
ama büyük bir skandal, onu adeta kendi ayağına getirmişti...

sevgili vincent, burada dul ve bir çocuk sahibi olan yeğenine aşık olmuştu.ölen kocasına bağlı olan yeğeni, vincent'ın evlilik teklifini reddetti ve sonrasında vincent, babasının büyük bir dayağına maruz kaldı.

aralık ayında, der haag'a giden vincent, buradaki büyük ressamlarla birlikte çalışmaya başladı, lakin akademik çalışmalarından çok fazla usandı, günlerden bir gün, büyük bir sinir krizi sonrası, mauve'un atolyesinde ne kadar heykel, tablo ve diğer çalışma varsa kırdı, attı. *ben mauve'un yerinde olsam vincent'ı 5 yerinden bıçaklardım*

oysa, dayısının oğlu olan mauve, vincent'a kardeşi gibi bakmış, ona yanında çıraklık vermiş ve dahası da gerçekten sevgi göstermişti.
bunlar olup biterken, sonunda vincent'ımızın hayatına bir kadın girmişti sonunda. model olarak kullandığı, christine adında bir fahişeyle yaşamaya başlamıştı vincent, onu gerçekten sevdiği kadar ona acıyordu da, sırf bu yüzdendir ki onun için bir tablo bile yaptı, keder...

bu sırada, bir gün leyden'de, bizim christine doğurdu. vincent, bu çocuğun yaşaması için dilencilik yaptı, kendi tablolarını 3 kuruşa sattı. ama sevgili christine, bu paraların hepsini alkole verdi, vincent'in tüm çabalarını bir çırpıda yok etti.

sonunda, babası vincent'ın bu kadınla yaşamasını istemediği için vincent'tan bu kadını bırakmasını istedi, ama hayır... hayır... "hayır..." dedi vincent, "ben bu çocuğu çok seviyorum baba. yapamam..."

sonrası yine belli, hüsran, hüzün... vincent çile çekerken, christine başka erkeklerle gönül eğlendiriyordu... sien lakabını takmıştı ona vincent, bunlar ona çok ağır geldi, hastalandı, yatağa düştü.

sonunda, kardeş, theo araya giridi ve bizim vincent'ımızı, sevgili sien'imizden ayırdı. babası bu sırada nuenen'de rahiplik görevine başlamıştı, vincent bu defa kaçamadı, tam 2 yıl ailesinin yanında kaldı...

su, erik, makarna, soda....... tamam tamam kızma, hala okuyor musun diye kontrol ettim, devam ediyorum.

vincent, rahip lojmanlarını atolyesi gibi kullanıyor, burada bir şeyler çiziyor, yazıyor ve bol bol dickens, carlyle okuyordu. burada huzuru bulmuştu. ama kötü kader yine üzerine geliyordu...

bir güüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüün, margot adında bir komşu kızı, bizim vincent'a tutuldu... vincent kızı beğenmese, sevmese de ona acıdığı için onunla evlenmeyi kabul etti... her şey çok güzel olacak iken, kızın ailesi araya girdi ve kızı eve kapattı.
bizim vincent'ın son aşk macerası da böylece son buldu...

işte bundan sonra asıl sorunlar başlayacaktı, ziraa babası, bir gün aniden, 1884'ün mart ayında öldü...

vincent'ın garip mizacı artık herkesi etkilemişti, bölgenin katolik kilisesinin başrahibi tüm kızları kiliseye çağırdı ve vincent'a modellik etmenin dinden çıkmakla sonuçlandırılacağını söyledi. insanlar artık vincent'ın kapısını çalmıyorlardı, vincent tek başına, loş ışıkta bir şeyler karalıyor, okuyor ve bir şeyler mırıldanıyordu... konuları hep aynıydı, köy insanları, evindeki eşyaların natürmortları, yağmurlu, nemli hollanda manzaraları...

babasının ölümü sonrası, nuenen gibi günümüzü hadımköy'ünde oturmanın büyük bir zaman kaybı olacağını düşünen vincent, pılını pırtını topladı ve anvers'e gitti. bu şehri başlarda gerçekten çok sevdi, her yeri öylesine hayran hayran dolaştı ki, başka sanatçılar ve başka yörelerin sanatına hayranlık duydu. ta ki, theo'nun mektubun alana ve onun yanına gidene dek.

"vincent, yanıma gel, burada birlikte yaşayalım..." demişti theo, dediğini de yaptı, kardeşine mis gibi baktı, ona bir atolye ayarladı ve atolyede, vincent'ın monet, renor, pissaro gibi büyük ressamlarla tanışmasını sağladı.

1886 yazının son günlerinde, sanatına hayran olduğu renoir ile de tanıştı bizim vincent, hemen dost oldular, renoir, vincent' a "dostum, sana bir sergi açalım, ne dersin?" diye sorduğunda, vincent, gözlerinin parladığının farkında bile olmadan "dos, dos.. dostum, bu, bu harika olur!" diye karşılık verdi *bu arada bu diyalogları kıçımdan uyduruyorum, diyaloglar dışında geri kalan her şey doğru, bunlar da doğruluğu biraz arttıran minnak şeyler.*

anquetin, emile bernard, lautrec, signac, seurat gibi müthiş sanatçıları ikna edip bir topluluk kurarak, sergi açma planın gerçekleştirmek adına büyük bir adım attılar.
paris'te, bir lokanta sahibi anlaştılar, her şey güzel başladı, ama kötü bitti.

lokanta'nın sahibi, bir gün ansızın tüm tabloları kaldırdı, vincent'ın gururunu ve şefkini kıran, lokanta sahibinin bahanesiydi; "üzgünüm, satışlarımda azalma var, insanlar bu tabloları sevmediler..." dedi vincent'a...

yine huysuzluk başladı vincent'ta, artık theo'nun bile sabrı taşmaya başlamıştı, vincent dayanılmaz olma yolunda ilerliyordu.
ilk intiharını da bu zaman diliminde yaptı ama kurtarıldı. nihayet lautrec'in tavsiyesine uydu ve artık bulunduğu yeri terk etmeye karar verdi, gideceği yer belliydi: güneye, arles'e...

arles deyince akla ilk gelen şey, biz sanat tarihçiler için van gogh'tur. burası vincent'ı öyle derinden etkilemiş ve mutlu etmiştir ki, sarının sarı, mavinin en mavi olduğu yer olduğunu, onun yerleştiği evinin tüm duvarlarını tablolarıyla doldurmasından anlıyoruz.

sanatçı, yaz ayında, les saintes marie de la mer'e gidiyordu. ilk defa akdeniz'i burada keşfetti, sabahları kuşluk vaktinde *saat 10 civarı* kalkıyor, zaman kaybetmeden limana iniyor, burada balıkçıların denize açılmasını izliyordu. mutluydu!

tekrar arles'e döndü, bu şirin şehir yazın ortasında bulunuyordu, gün doğumundan gün batımına kadar aşık olduğu manzaraları, kırları çiziyor, gece olunca da gözünü yıldızlara dikiyordu.

yıldızlı geceyi, hasır şapkasına bir mum takıp çizmişti, en bilinen eserlerini bu şehirde yaptı...

ekim 1888'de, gauguin arles'a geldi, ve vincent'ın hayatının dönüm noktası bu zaman diliminden, gauguin ile başlamış oldu... birlikte zaman geçirmeye, yaşamaya ve hatta tablolarından elde edecekleri parayı bile birlikte paylaşmaya başladılar.

ama bu kadar yakın olmanın bir gün son bulunacağını hepimiz biliyoruz, değil mi? sonrası belli, ufak tartışmalar büyüdü, korkunç kavgalara dönüştü. hatta bir gün, müzede raffaello üzerine tartışmaları, biri ayırmasa, birinin dışarıya tek başına çıkacağına delalet ediyordu. ama birbirlerine kin beslemiyor, yeniden arkadaş oluyorlar, birlikte bir şeyler için çabalıyorlardı.

günler böyle geçerken, gauguin ile vincent, bir gün meyhanede içerlerken vincent g*tü başı dağıttı ve gauguin'e hakaretler etmeye başladı, gauguin ise onu oradan aldı, evine götürdü, yatırdı.
ertesi gün olduğunda, vincent ne kadar özür dilerse dilesin, gauguin artık orada duramayacağını, paris döneceğini söyledi ve ertesi gece oradan ayrılacağını söyledi. öyle de oldu, gauguin paris'e gitmek için şehirden ayrılmak için sokakta yürürken, arkasından van gogh'un ustura ile üzerine geldiğini gördü. bir an göz göze geldiler, sonrasında ise vincent, arkası arkaya koşarak kaçmaya başladı, koştu, koştu, görünmez olana kadar koştu.

o ustura ile kulaklarından birini kesti, kanı itina ile temizledi ve arles'teki genelevlerden birinde gitti, orada çalışanlardan birine bu kesik kulağı uzattı ve ekledi; "güzel bayan bu sizin için."


sonrası mı? fahişelerin ortalıgı kaldırması, vincent'in eve doğru kaçması ve kendini yatağa atıp sabaha dek ağlaması elbette.
ah vincent, ah.

gauguin, korkudan başka bir yerde geçirmişti geceyi, ertesi sabah eve döndüğünde yatakta ölü gibi yatan vincent'ı gördü, korktu...
vincent kendine geldiğinde, gauguin'den piposunu istedi, bir nefes içine çekti, gelen jandarmalara hiç diretmedi bile.

artık sonlara geldiğinin o da farkındaydı, az kalmıştı.

akıl hastanesinde, adeta, 2 haftalık inziva yaşadı, burada tablolar yaptı, iyi muamele gördü, 2 haftanın sonunda tekrar özgürdü, ta ki 2 kez korkunç krizler geçirene kadar.

2.kriz sonrası komşular korktular ve tekrar onun akıl hastanesine kaldırılmasını istediler, istedikleri de oldu. tekrar akıl hastanesine kaldırıldı bizim vincent.
burada uzun süre kalmaya razıydı artık, tek istediği düzgün tablolar yapabilmekti, öyle de oldu, burada çok hoş eserler yaptı, yarattı, ama hala theo'ya muhtaç hissediyordu, theo'nun bir oğlu olmuştu.
Adını öğrenince, vincent ister istemez gözyaşlarına hakim olamadı. Çocuğun ismi Vincent Willem'di elbette.

Burada sağlık sorunlarının kötü gitmesinden dolayı, theo, onun yanına naklini istedi, ama bu kez theo'nun yanı fazlasıyla şehrin içinde olduğundan dolayı, bizim vincent düzgün bir şekilde odaklanamıyordu, şehre alışamamıştı, 3 gün sonra auvers isimli cılız bir köye gitti.

burada, bir hastanenin başhekimiyle dostuk kurdu, kanları kaynaştı, iyi hissettiler, hatta başhekim bizim vincnet'ı hastanede yatırmadı, kalacak bir yer bile ayarladı.

haziran sonunda, ne yazık ki theo ona para yatıramadı, artık sefillik içinde gezen vincent, paris'e theo'nun yanına gitti, ama kardeşinden para isteyecek gücü bulamadı, kapısnı çalamadı ve doğruca auvers'e döndü.


burada, buğday tarlası ve kargalar isimli tablosunu çizdiği tarlaya karga vurma bahanesiyle gitti, tüfeğini kalbine dayadı, ateş etti.
ama kurşun sadece ciğerlerini parçaladı, başhekimin oğlu onu kanlar içinde buldu, başhekimin evine taşıdı, son gecesini pipo içerek huzurlu bir şekilde geçirmek adına, yük olmak istemedigi theo'nun adresini bile vermeden geçirdi.

son saniyelerinde, ursula'nın kahkahaları yankılandı kulaklarında, sien'in oğlunu gördü, sien'i gördü, babasını hissetti.
"ıstırap hiç dinmeyecek..." dedi kendi kendine, bir daha nefes almadı.


*bu el emeği göz nurumdan dolayı da beni tokatlarlar umarım, teşekkürler.*

çocuk susar sen susma

keskin nisanci
çocuk istismarına dikkat çekmek için sosyal medyada birkaç gündür başlayan ayaklanmanın diyeyim sloganı.

sloganlar, farkındalık yaratma çabaları iyi hoş ve samimi bir çaba ama olayların çözümü adına bir şeye yaramadığını birçok kere gördük. elle tutulur adımlar atılması gerekiyor. gerekirse sadece bu konu ile ilgili yasalar yapılmalı ve en üst seviyeden cezaların verileceği yeni maddeler oluşturulmalı. taciz ve tecavüz hiçbir şekilde kabul edilemez onda hemfikiriz ama çocuk istismarı dünyanın en aşağılık şeyi. yani artık ne yapılacaksa yapılsın ve bunun önüne geçilsin.

üç billboard ebbing çıkışı missouri

fiorabella
Martin McDonagh'ın senaryosunu yazıp yönettiği başrollerini frances mcdormand, woody harrelson, sam rockwel'in paylaştığı 2017 yılı yapımı şubat 2018'de türkiye'de gösterime giren filmdir.

bir annenin adalet arayışı, polisye dram ve kara mizahla kurgulanmış. oyuncu seçimleri karakterlerle çok uyuşmuş. soundtrack'i ise mükemmel olmuş. her şeyi ile dört dörtlük ruhu olan bir film.
altın küre ödüllerini alan film aynı zamanda oscar ödüllerine de aday. izlenmesini tavsiye ederim.

film dışı bir not bırakmak istiyorum. bugün filmi izlemeye gittim. küçük salonunu bu filme ayırmışlardı. kayhan filmi en büyük salondaydı. bir sonraki seans için büyükce bir kalabalık gişede sıra bekliyordu. bu filme ayrılan küçük salonda ise boş koltuklar vardı. sanat, sanat ya da toplum için değil bence sanat anlayanlar için. malesef birçok sinema izleyicisi level atlayamıyor. hergün sokakta, çevresinde duyduğu küfürleri tekrar duymak için sinemaya giden büyükce bir gruh var malesef.
fragmanı

çocuk susar sen susma

fiorabella
sosyal medya kullanan hemen herkesin dikkat çekmek adına paylaştığı tepkidir. malesef çözüm odaklı değil. paylaşıp geçiliyor, altına yazılar yazılıyor vs. halk olarak bazı devletlerde olduğu gibi sosyal medya üzerinden bir yaptırmı, etki mekanizması görevi görmeyi istesek bile malesef bu mümkün değil. milyon tane reel imza kampanyalarına imza atmış biri olarak diyorum ki sadece ses çıkartıyoruz. sesimiz duyulmuyor. pedofiliye toplumsal eylemler gerekiyor. milyonlarca sosyal medya ve internet kullanıcı hükümetlerin ve bakanların hesaplarına bu paylaşımları yapsalar tıpki üst soy merakımız gibi hesaplarını kitleseler belki dikkat çekebilir. ya da devletin bimer, cimer gibi şikayet birimlerini şikayet yağmutuna tutsalar. belki dikkat çekilir. lakin kişisel hesaplardan paylaşmak daha kolay geliyor.

suç ve şiddet patlaması yaşayan bir toplumuz. endişeli olmaktan ziyade uyanık olmak zorundayız. pedofili ve zoofili için kanunları değiştirmeyi başaramıyoruz toplum olarak bu bir bütünde buluşamadığımız için oluyor. şiddeti yazıyoruz evet yazmalıyız, insanlara bunları unutturmamalıyız ama insanımız da biraz boş vermiş değil mi?

ben bu tür her olayda tepkimi devlet mercilerine, sosyal medya hesaplarına bildiriyorum ama acı bir gerçek var. bu tür olaylarda devlet erkanının hesaplarına bakıyorsunuz 2-3 kişi tepkisini göstermis, cılız bir kaç ses. toplumsal uyanma gerekiyor. bizim vatandaşımızda bilincin gelişmesi gerekiyor. partilerin il, ilçe başkanlıklarına dahi " siz bu kanunu çıkartmıyorsunuz çıkartana dek size oy vermiyoruz" diyen insanlar gerekiyor. ama olmaz futbol takımı tutar gibi parti tutuyoruz.

kaçımız bizi temsil etmesi için gönderdiğimiz vekillere bu yasalar hakkında baskı yapabiliyoruz? üstelik en doğal hakkımız değil mi? klavyenin arkasından dünyayı kurtarıyoruz gerçek bu.

hayvan hakları için sayısını unuttuğum davalar açtım. karşı taraf bazen beni dava etti. orada duyduğum br cümle kalıbı gerçeği yüzüme vurdu.
"fiorabella hanım bu davalarla bir yere varamazssınız. tek başınıza tepkiniz sadece dosyada kalır" dendi bana. onlar öyle dedi diye tabii ki de vazgeçmedim. daha çok dava açtım. bir bebenin, bir hayvanın canı gülben ve seren polemiğinden daha önemli olamadı.

demem o ki bu paylaşımları sosyal medyalarda kişisel olarak göstermek duyarlılık değildir. modaya uymaktır. acı da olsa gerçek budur.

carmen

fiorabella
fransız yazar Prosper Merimee'nin hikayesinden uyarlanan operadır. opera metni halinde sözlerini Henri Meilhac ve Ludovic Halevy düzenlemiştir. fransız bestesi Georges Bizet tarafından sözleri notayla buluşmuştur.
il kez 3 Mart 1875'te Paris'te Opera Comique sahnesinde izleyicilere sunulduğunda beğenilmemiştir. oynanan eser büyük bir başarısızlığa uğradı. besteci bizzet aynı yıl ölünce eser tanındı ve tüm dünya sahnelerinde başarıya ulaştı.
opera dört perdeliktir. Don Jose adlı bir muhafız çavuşunun Carmen adında bir çingene kızına olan ve sonu cinayetle biten aşkını anlatır.

papirüs

emekli yoda
papirüs aslen bir bitkidir. genellikle su kenarında yetişir ve 2-3 metre boylarındadır. uzun ince yeşil bir pipet şekli düşünebilirsiniz. eski mısır'da hiyeroglif sevdasına tüm duvarlar doldurulduğundan, yazı yazmaya doymayan mısırlılar, bu bitkiden kağıt üretmeye başlamışlardır.

imalat aşaması parşömene göre çok daha kolay ve az maliyetlidir. bu nedenle uzun süre kullanılmıştır.