dostlar beni hatırlasın

keskin nisanci
rahmetli büyük usta aşık veysel'in veda niyetine yazdığı ölümsüz şiir. ustanın ruhu şad olsun.

Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın.
Düğün olur bayram gelir
Dostlar beni hatırlasın

Can kafeste durmaz uçar
Dünya bir han, konan göçer
Ay dolanır yıllar geçer
Dostlar beni hatırlasın

Can bedenden ayrılacak
Tütmez baca yanmaz ocak
Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın

Ne gelsemdi, ne giderdim
Günden güne arttı derdim
Garip kalır yerim yurdum
Dostlar beni hatırlasın

Açar solar türlü çiçek
Kimler gülmüş kim gülecek
Murat yalan ölüm gerçek
Dostlar beni hatırlasın

Gün ikindi akşam olur
Gör ki başa neler gelir
Veysel gider adı kalır
Dostlar beni hatırlasın

benim bir müslüm babam bile yok

warmhole
cezmi ersöz'ün ancak bir benzerim öldürebilir beni adlı kitabından bir pasaj. her okuduğumda garip bir hüzne gark eder beni. şuraya bırakıyorum. keyifli okumalar .


kimi geceler, babası, sadece üzerini örtüp saçlarını, yüzünü, alnını okşamakla yetinmezdi. yatağının bir kenarına ilişir, gizli gizli bir şeyler fısıldardı. sanki ona yattığı yerde nasihat ederdi. pişmanlıklarını, görüp geçirdiklerini anlatırdı. hayatın çok ama çok ağır, taşınması çok zahmetli bir yük olduğunu anlatırdı sanki. oğlu, bu fısıltıları duymak için bütün dikkatini harcardı ama nafile, duyamazdı. babası daha sonra kalkar, yüzünü seyrederdi oğlunun. babasının alkollü nefesini hissederdi. küskün, kaybetmiş bir insanın kokusuydu bu. yaralanmış umudun kokusuydu. ve bazen oğlunun yüzüne ılık ama içini dağlayan damlalar düşerdi. böyle anlarda oğlunun yüreği acıyla küskün, kaybetmiş ve buruk bir coşkuyla açılır, gözlerini daha sıkı yumar, kalbi daha hızlı atardı.

alem buysa isyanlardayız

ece ayhan'ın, orta ikiden ayrılan, sabahları en erken uyandırılan çocuklarıyla birlikte, gülhane'de, ezilenlerin şarkıcısı müslüm gürses'in sahneye çıkmasını bekliyoruz.

kendine sığmayan, doyumsuz, taşkın bir sevgiyle sahneye taşmak istiyor istanbul'un en alttaki gençleri: “müslüm baba! canımız feda sana! müslüm baba, sen çok yaşa.” spiker azarlayan bir ses tonuyla: “adam gibi oturun, bekleyin müslüm gürses'i!” diyor. “bizim çocuklar” ıslıklıyorlar otoriter spikeri. birazdan babaları gelecek ve onları kucaklayacak. biliyorum. müslüm'ün en itilmişler katında çok özel bir saygınlığı var. esirgeyen, koruyan, isyanını bastıramayanları en iyi anlayan duygusal bir tavrı var müslüm'ün. mazlum yüzü, kırık, kirli sesiyle şehrin isyankârına en yakın ses onunkisi şimdilik. beyoğlu'nun arka sokaklarındaki uçurum meyhanelerinin az konuşan, ağır işçileri, müdavimleri, müşteriler gittikten, el ayak çekildikten, yani “biz bize” kaldıktan sonra, seslerini onun gibi kırık ve kirli yaparak “zalim”i söylerler. şarkı bittikten sonra çok ağır bir koku sarar sanki mekânı, dokunaklı bir sessizlik olur. isyankâra, çile çekene saygı duruşudur bu. sonra arka masalardan biri, “isyanlardayım”, “var mı dostum?” der çekinerek. şarkı söyleyeni tanıyan ve “müslüm âşığı” bir başkası ise, gözyaşı sinmiş, ama dayılığı yine de kimseye bırakmayan sesiyle, “var, olmaz mı?” der. tezgâhın arkasındaki ağır delikanlı, bu defa “isyanlardayım”ı yine o kırık, o kirli sesiyle söylemeye başlar. beyoğlu'nun bu uçurum meyhanelerinde, müslüm'ün bir adı da “dede”dir…

muhterem nur'un vefalı sevgilisi müslüm gürses; muhterem nur amansız bir kanser hastalığına yakalanınca, varını yoğunu onun için harcayan, günde üç pavyonda şarkı söyleyen, sevgilisinin iyileşmesi için onu amerikalar'a götüren müslüm gürses, bu davranışlarıyla şimdi artık ezilmişler tarafından daha çok seviliyor. dede'ye de bu yakışır!

ve sahneye şimdi bir başka spiker daha çıkıyor ve müslüm gürses'i, “dünya'nın en büyük megastarı” diye tanıtıyor. “çünkü,” diyor, “öbür megastarları 20-30 bin kişi dinliyor. oysa müslüm'ü dinlemeye bugün 60 bin kişi geldi! en alttaki çocuklar, sahneye dalga dalga akıyorlar. gülhane'de bir sevgi depremi yaşanıyor. kocaman avuçlarıyla yüzünü örten bir amelenin ağladığını görüyorum, tam yanı başımda. ve çıktı işte. bu, müslüm gürses. en son bir dalganın ucunda görüyorum.

doğru dürüst konuşamıyor: “allah allah! yahu, ben ne olmuşum. tamam, tamam; babanızım! şimdi siz bana, baba diyorsunuz ama ben komplekslere giriyorum. canım feda, size. en değerli servetimiz, canımız; işte o bile feda olsun, size! baş tacımızsınız siz!..” çiçeklere, öpücüklere boğuluyor. kendisini öpmeye gelenleri sahneye sokmayan görevlilere, “yahu bırakın gelsinler, onlar bizim canımız!” diyor. işte bu sözler ikinci büyük dalgaya neden oluyor. her sınıftan kovulanlar müslüm'e ulaşıyor. onun yanında yasak yok! hiç bilemezdim, müslüm'ün ikinci şarkısı, “rüzgâr söylüyor şimdi o yerde şarkımızı” oluyor. dalga bir anlık geri çekiliyor.

onlar aşkı, ayrılığı bu denli şiirsel ve naif yaşamıyorlar. onlar aşkları için kan döküyorlar; bileklerini, göğüslerini kesiyorlar. ölümü göze alıyorlar. “zalim” şarkısı geliyor ardından. gözler hafifçe ıslanıyor. sigaralar yakılıyor. şiddetle, pislikle, rezillikle, en bayağı olanlarla her gün, koyun koyuna, yaşayan bu insanlar aşkı ve ayrılığı anlatan bu şarkıda adeta bambaşka bir kimliğe bürünüyorlar. o hoyrat, o kaba avuçlarını açarak yavaş yavaş el sallıyorlar, müslüm'e. kimisi yerdeki bir kâğıdı tutuşturuyor, kimisi çakmağını yakıyor. aşkları, isyanları kadar büyük, onu kanıtlamaya çalışıyorlar. benim dünyamdaki insanlar müslüm'ü ve onu sevenleri bir çamur olarak görürler. nerde okumuştum, bilmiyorum: “çamurun dibi parlaktır,” diyordu. “pis olan yüzeyi geçtikten sonra, dibe inildikçe parlak bir ışık bekler sizi.” haliç'e her gün dalan dalgıç kadir de söylemişti aynı şeyi: “haliç'in sen pisliğine bakma, dibi parlaktır,” demişti bir gün. çamur saydığımız dünyadaki insanların, aşklarına, duygularına inebildik mi, hissedebildik mi bir kez olsun?…

bir ara ses düzeni bozuluyor. müslüm'ün en can yakan parçası, “dokunma” yarım kalıyor. ve on binlerce kişi ülkemizin en dramatik ve en anlaşılması güç sloganını atıyor: “burası türkiye! israil değil!”

bugüne dek bu slogan kadar güvenlik görevlilerini telaşlandıran, onların elini kolunu bağlayan bir başka slogan görmedim! biraz sonra ses düzeni onarılıyor. müslüm bu işe, “teknik bir olay,” diyor. kaldığı yerden devam ediyor. sıra gecenin en görkemli şarkısına geliyor: “isyanlardayım.” ece ayhan'ın orta ikiden ayrılan ve sabahları en erken uyandırılan çocukları, bu şarkının sözlerini ezbere biliyorlar. üstlerini çıkarmışlar, kan ter içinde ve yumruklarını sahneye sallayarak isyanlarını haykırıyorlar. yanımdaki çocuk, arkadaşına, “herkes haplanmış,” diyor, “ayık adam yok!..”

evet. müslum gürses'e tapan çocuklar; çağlayan'ın, kâğıthane'nin, yedikule'nin, güngören'in, zeytinburnu'nun, gültepe'nin, kanarya'nın, topkapı'nın umutsuz, itilmiş, gariban çocukları. kentli sosyologlar, “kara kalabalıklar,” diye tanımlıyor onları. eğitim sistemi ve mülkiyet ilişkileri her geçen gün bataklığın en dibine itiyor onları. yakında müslüm'ün o kırık ve kirli sesi bile, yetmeyecek onların öfkesini kanatıp yumuşatmaya. geçen gün ne diyordu, çetin altan, köşesinde: “kapitalizm beceriksizi, derhal, saf dışı eder!” bunu siz şöyle de tercüme edebilirsiniz: kapitalizm, eğitimsizi, taşralı göçmeni, okumamışı, başarısızı, derhal saf dışı eder ve etmelidir de! “ne yapalım, zalimin kapitalizmi varsa, bizim de şimdilik müslüm babamız var!

âlem buysa, isyanlardayız!…

müslüm'ün isyankâr çocuklarıyla beraber terk ediyorum gülhane'yi. yollarda bile, “müslüm baba!” diye bağırmayı sürdürüyorlar. öfkeleri dinmemiş hâlâ. kendilerini, arabaların, otobüslerin önüne atıyorlar. kaosu ve şiddet gösterisini seviyorlar. yarın hepsi atölyelerinde, zemin katlardaki iş odalarında yapayalnız ve çaresiz kalacaklar, bunu çok iyi biliyorlar. ellerine geçen bu fırsatın tadını çıkarmak istiyorlar. bana gelince, onları ne kadar anlamaya çalışırsam çalışayım, beni şüpheyle süzüyorlar. ben onlardan biri değilim, bunu hemen anlıyorlar. yerlilerin arasında bir ajanım ben, onların gözünde! benim bulunduğum semte, hiçbiri gelmiyor. trenlerine, otobüslerine binip gecekondularına gidiyorlar.

ben, kendi semtimde barıma geliyorum. arkadaşlarım, “nereden böyle?” diye sorduklarında, “müslüm'ün konserinden!” diyorum, “çok güzeldi!” onlar da bu defa bana uzak ve yadırgayıcı bakışlarla bakıyorlar. bir gülhane akşamında kendimi hiçbir yere sığdıramıyorum. kimsenin kimseyi anlamak için çaba harcamadığı bu ülkede, köpekler gibi yalnız olduğumu hissediyorum. benim, bir müslüm babam bile yok!…

lenny

yevgeni onegin
1974 yapımı, gülmeye ihtiyacınız varsa izlemek için ilk sıraya yerleştirmeniz gereken bir filmdir.


yönetmenliğini bob fosse yapmıştır. ünlü lenny bruce'un hayatını aktaran bu filmde başrolde dustin hoffman yer almaktadır.

hoffman'ın en iyi performans sergilediği filmlerden biridir.

iskenderiye kütüphanesi

warmhole
MÖ 3. yüzyılın başlarında Mısır'ın İskenderiye kentinde Ptolemaios hanedanı tarafından kurulmuş olan insanlık tarihinin en büyük bilgi ve kültür hazinesi olan kütüphane. 900000 el yazması olduğu söylenir. MS 4.yüzyılda haçlı seferleri sırasında hristiyanlar tarafından yakıldığı düşünülmektedir.

lucifer morningstar

warmhole
DC evreninde yer alan kurgusal karakter. kendisi cehennemdeki işinden istifa edip los angeles'a yerleşir. burda lux adında bir bar açıp işletmeye başlar. Tanrının oğludur. DC evrenindeki en güçlü ikinci karakterdir.

what happened to monday

ruzgara karsi iseyen adam
2017 yılının ilginç ve güzel filmlerinden birisi. Bizde nedense yedinci hayat olarak yayınlanmış.

What Happened to Monday, bizleri distopik bir geleceğe götürüyor. Tükenen kaynaklar ve nüfustaki inanılmaz artış, insanlığın sonunu getirmek üzeredir. Sonunda bir karar alınır ve ailelerin birden fazla çocuk yapması yasaklanır. Doğan ikinci çocuklar, hükümetin bir programı doğrultusunda, özel kabinlerde dondurularak, refah günlerinde uyandırılmak üzere uyutulmaktadırlar. Söz konusu "Çocuk ayrım yasası", insanlığın kurtuluşu olarak görülmekte ve sistem tarafından katı bir şekilde tavizsiz uygulanmaktadır.

Hikâye bu noktada, yeni doğan yedi bebeğin özeline iniyor. Çocuk ayrım yasasına torunlarını kaptırmak istemeyen bir adam, çocuklara doğumda ölen annelerinin kimliğini verir. Artık yedi küçük kız, karen settman profilinde ortak bir yaşam sürmek zorundalardır.

Yedi çocuğa haftanın her bir gününün ismi verilir ve çocuklar dış dünyaya tamamem izole evlerinden o gün dışarı çıkarak karen settman olarak hayat sürerler. Örnegin; salı isimli çocuk, haftanın sadece salı günü dışarı çıkar ve akşam döndüğünde yaşadıklarını kardeşlerine anlatarak karen settman karakterine ortak bir bilinç oluştururlar.

Aradan Yıllar geçer ve yedi kardeş otuzlu yaşlarına geldiklerinde bir pazartesi günü, iş çıkışı pazartesi eve dönmez. Pazartesi'nden hiç bir bilgi alınamaz. Sırlarının açığa çıkması tehlikesine karşı, geriye kalan kardeşler pazartesi'yi bulmaya karar verirler ve macera başlar...

spoiler vermemek için daha fazla yazamıyorum. What Happened to Monday; farklı ve yaratıcı hikayesi, oluşturduğu distopik dünya, noomi rapace'in oldukça başarılı oyunculuğu ve şaşırtıcı finali ile izlenmesi gereken bir bilim kurgu filmi.

tüberküloz

yevgeni onegin
mycobacteria tuberculosis, mycobacteria bovis ve mycobacteria africanum tarafından oluşturulan hastalıktır. ekonomik düzeyi düşük olan yerleşim yerlerinde, göçmenlerde, aids'lilerde ve immün sistemi baskılananlarda daha sık görülür. enfeksiyon, başka birinin çıkardığı damlacıklarının inhalasyon ya da kontamine gıda alımı ile bulaşır. tüberküloz (sıklık sırasına göre) akciğer, böbrek,kemikler,lenf bezleri,larinks, genital sistem ve bağırsaklarda görülür.

enfeksiyon akciğerlerde başlar. daha önce karşılaşmamış insanlarda hafif bir inflamatuar reaksiyon gösterir. basil: akciğerlerde makrofajlara yerleşir. fagositoz'a uğrayan organizmalar hızlı çoğalır. akciğerde ve bölgesel lenf nodlarında küçük bir ghon lezyonu oluşur. bu safhada klinik bulguların herhangi bir önemi yoktur.

sağlıklı kişilerde hücresel bağışıklık yanıtının gelişimi ile enfeksiyon fibröz, kalsifikasyon ve iyileşme süreciyle devam eder.

bağışıklık yetmezliği olan hastalarda enfeksiyon ya hematojen olarak yayılarak milier tüberküloz oluşturur ya da lezyonlar birleşir. bu durum kronik menenjit'in en önemli sebeplerindendir.

primer tüberküloz çocukluk döneminde görülür. daha çok alt ve orta loblara %80 subploral olarak yerleşir. lenfahematojen olarak yayılır. hiler lenf bezleri büyür ve kazeifikasyon görülür. iyileşme kalsifikasyon ile olur.

reinfeksiyon tüberküloz en çok yetişkinlerde görülür. apikal ve subapikal bölgede sıktır. bronkoje olarak yayılır. hiler lenf bezleri büyümesi olmaz. kaviteleşme oldukça sıktır. iyileşme fibrozis şeklinde ve tedavi ile olur.

the philadelphia story

yevgeni onegin
broadway'den sinemaya uyarlanmış ve en iyi uyarlama senaryo oscarı kazanmış bir george cukor filmidir.


zevkle izlenecek romantik komedi filmlerinin başında gelir. film james stewart'a en iyi erkek oyuncu oscarı kazandırmakla birlikte toplam 2 oscar kazanmıştır.


james stewart'a eslik eden carry grant'de şahane bir performans sergilemiştir.

yusef lateef

yevgeni onegin
daha çok sahne adı olan yusef lateef ile bilinen, doğum adı william emanuel huddleston olan, daha sonra islamiyeti seçip bu ismi alan caz sanatçısıdır.

1920'de chattanooga'da doğmuştur. 30'lu yaşlara kadar müzik hakkında eğitim almış , yeteneklerini eğitim ile birleştirip caz tarihinin en iyi müzisyenlerinden biri olma yolunda adım atmaya başlamıştır.

flüt ve tenör saksafon ile çalmaya başlamış , bu enstürmanlarda virtüöz seviyesine çıkmıştır. ardından adını duyuracağı obua ile performanslar sergilemiş ve efsaneleşen bir sanatçı olmuştur.

çaldığı her enstürmanda virtüöz seviyesine çıkan lateef; bir insanın nefes ile neler yapılabilir sorusunun en büyük cevabıdır. tenor saxo obua ve flüt dışında fagot, shehnai ve argul gibi üflemeli çalgılar ile de ustalaşmıştır.

93 yaşında shutesbury'de hayata gözlerini yummuştur.

benim için özel olan birkaç eserini de şuraya bırakıyorum:

bamboo flute blues:



six miles next door:




first gymnopedie :



ince hastalık

kadin kismisi cok yazmaz
Ülkemizde görülen endemik( yaygın bulaşıcı) hastalık listesinden kısa bir dönem çıkarttığımız hastalık..sonra işte bu tarikatlar çıktı aşı günahtır dedi birileri çıktı aşıyla genetiğimizi bozuyolar dedi çocuklara aşı yaptırmayı bıraktı anneler, tedaviyi yarım bıraktı hasta olanlar vs derken yeniden listeye alındı.

Halbuki tedavisi o kadar kolay ki

ahmet adnan saygun

warmhole
7 Eylül 1907 İzmir doğumlu türk besteci, müzik eğitimcisi, etnomüzikologdur. ilk türk operasının bestecisi ve ilk devlet sanatçısı ünvanını alan sanatçıdır. en önemli eseri yunus emre oratoryosu'dur. 6 Ocak 1991 tarihinde pankreas kanseri nedeniyle hayatını kaybetmiştir.

pet shop boys

yevgeni onegin
insanın içini ısıtan, enerji dolu sesleriyle ümit veren , 1981 senesinde ingiltere'de kurulan müzik grubu.

Neil Tennant ve Chris Lowe aslında birbirlerinden bir haber bir şekilde yaşayan bir ikilidir. bir gün londra'da kings road'de bir elektronik gereçler satılan dükkanda tanışırlar ve grubun kurulma süreci başlar.

isimleri'de arkadaşlarının pet shop dükkanında çalışmasından geliyor.

1981'den günümüze kadar başlayan süreçte; pekçok müzikale, tiyatroya ve filme eserler hazırlamışlar, sayısız müzik albümleri ve konserleri ile müzik hayatlarını sürdürmüşlerdir.

bu da 1987'den kalma harika eserleri it's a sin: