evlilik

adreanna
Anne olmaya karar verdiğimde gireceğim müessese.
Dikkat ederseniz "çocuk sahibi olmak" tabirini kullanmadım, ister annesi ister babası olun bir çocuğun sahibi/sahibesi olamazsınız yalnızca ebeveyni olabilirsiniz.
bir istanbul trajedisi
havaların azıcık ısınmasıyla tekrar ortaya çıkan, genç kızların, erkeklerin korkulu rüyası haline gelen bir gelenek. gerçi bence tarkan da evlendiğine göre artık son bulması gereken bi aktivite. gerek yok yani.
pestenkerani
Son yıllarda sosyal medya üzerinden giydiren giydirene neticesi ile tarumar olmuş müessese. Kurum diyen de var, saygı duyarım. Ne olmuş? yok şöyle gereksiz imiş de, yok yasal seks imiş, bir defa çok banal ve gereksiz de, artık bitmeli ve bıkkınlık vermiş. Abilerim/ablalarım ve dahi küçüklerim: sizin kavga edeceğiniz bir derdiniz yok mu Allah aşkına? Neyin peşindesiniz ve hangi akla hizmet ediyorsunuz? Âmenna, kociş ile kahvaltı keyfi, kocişle kahve içmece, kocişle 69 pozisyonu, öhö öhö, pardon, kocişle gezmelerdeyiz tiplemeleri beni de düşündürmüyor değil ama bunu insanlık tarihinden bu yana mazbut olmuş bir müesseseye giydirmeden izah edemiyor musunuz? o kociş diyen ablalar ne ara türedi, nasıl bir neslin ürünü anlaşılır şey değil. Ama biraz da ananıza babanıza saygı duyun. Evlilik için yasal seks diyen ruh ergeni; bunu babana desene delikanlı!

ontolojik sancilarimin merhemi
evlilik ilişkisi çok az sayıda insan için anlam taşır. aşık olanlar için evlilik bir alışkanlıktan ibaret değildir. çünkü alışkanlıkta aşk yoktur. koşullandırılmamış kişilerin birbirini tamamladığı bir aşk ilişkisi her derde deva olur ve umut içerir. fakat çoğu insanın evlilik ilişkisinde böyle bir tamamlama yoktur. alışılagelmiş bir zevk alma duygusunun gerçekleşmesi olarak görülür evlilik. biyolojik ve cinsel ihtiyaçlardan kaynaklanan durumdan başka bir şey değildir. bireyler tek başına yaşamaya alışır evlilik süresince. kişi tek başına yaşarken, eşi de kendi yalnızlığında yaşar.. her ikisi de cinsel keyfi alma alışkanlıklarını sürdürür gider. birbirlerini sadece fiziksel anlamda tanıyan, kendi ilgi alanlarının, tutkularının, istemlerinin peşinden koşan iki yabancı. sadece ekonomik ve ruhsal güvence altında sürdürülen bir hayat her daim yozlaşmaya mahkumdur.
number eleven
can dündar'a ait olduğu yazan ama daha sonra onun olmadığı söylenen bir yazı ile karşılaştım. Kime ait olduğunu bilmediğim için kaynak veremiyorum.

"evlilik, inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için. 17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum aynı zamanda da. evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belki de kuruma inanmamaktan geçiyor.

evliliği toplumun dayattığı şekilde yaşamamak. nedir bu dayatmalar? erkeğin muhakkak kadından yaşça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine ya da en azından eşit olması bunların sadece ikisi.

olmaz, yürümez diyor toplum. erkek yaşça büyük olmalı ki, kadına 'hot' dediğinde oturmalı kadın. ya da yumusatıyorlar;

-efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum felan) küçük olmalıymış yaşı.

eğitimde de böyle. kadının çok okumuşu bilmiş olurmuş, evde kalmakmış layıkı.

eşim benden 2 yaş büyük; ne 'hot' dememe gerek kaldı 17 senede, ne de benden önce çöktü.

yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti,

'ooo can bey kapmışsınız çıtırı' esprilerine muhattap dahi oldum.

eşim 3 üniversite bitirdi; ben bi taneyi 9 senede bitirdim.

ne o bana bilmişlik taslağldı, ne ben ona ezik baktım. kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır der halil cibran. bunu unutmadık biz. ben konuşurken o dinledi, ben dinlerken o konuştu 17 sene. o öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o 'haklısın bitanem' dedik, öfke bitip fırtına durulduğunda 'ama bi de böyle düşün' de dedik fikrimizi savunurken. farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi, aynı amaç için savaşan neferlerdik bu hayatta.

asla bilmedik ne kadar para kazandığımızı, ortak cüzdanımızdan gerektiği kadar aldık. ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon, kim bu saatte arayan karşı cins diye sorgulamadik da ama. sevginin en büyük dostuydu bizim için 'güven' ve güvenin ardına saklanmış bir 'saygı' vardi daima.
ne kavgalar, ne badireler atlattık 17 senede. eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yaşayacaktık.

bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın dışında yattım bi gece, misafir odasında. gece yarisi kapı açıldı, eşim;

-'ne yapıyorsun burda?' diye sordu kapının eşiğinden.

'uyuyorum' dedim buz gibi bi sesle.

gitti, gelmesi 1 dakikasını almıştı elinde yastikla. 'kay yana' dedi daracık yatakta.

'ne yapıyorsun?' dediğimde 'benim yerim senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim' dedi.

anladım ki o gece, en uzun kavgamız yat saatine kadar sürecek. ve bence dogrusu da bu. özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız hariç. kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadık birbirimize.

toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de 41'inci çift olacaktık o listede. ama oyunun kurallarını biz koyduk. ne de olsa bizim oyunumuzdu oynanan.

evlilik; hesapsız içine dalınması gereken bir oyun bence. topluma kulaklarını tıkayarak hem de ne benim, ne de bizim sözlerimizle. sadece gönlünüzden geçtiğince.

dediği gibi ataol behramoglu'nun;

'yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene
karışırcasına. çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana."
ihtiras limani
İki evli iki bekar oturuyoruz. Evlilerden biri eğitim hayatında iş hayatında başarılı, lise tanıştığı ilk sevgilisiyle uzun yıllar süren birlikteliğini evlilikle noktalamış, her konuda istikar abidesi biri. Diğeri ise duygusal yönü güçlü, romantik, acı geçmişi yüklü, tanıştığı biriyle ani bir evlilik kararı ile evlenmiş biri. Eşine çok düşkün, eşi ise ondan daha düşkün. Adam boğuluyor yani neredeyse. Evliliğin nasıl bir şey olduğu meselesine gelince iş, istikrar abidesi arkadaş şöyle konuştu :
- Düşün ki her zaman tek başına yaptığın şeylerin tümünü artık iki kişi yapıyorsun. Kaçarın yok bundan. Bir taraftan çok güzel, bir taraftan benim için çok da bir şey değişmedi hayatımda. Eskiden ne yapıyorsam yine aynı şeyleri yapıyorum ama iki kişi. Diğer yandan düşünüyorum da tek eşlilik erkek doğasına göre değil o kadar da. Aslında o kadar da gerekli bir şey değilmiş yani. Evlenmesen de olur aslında..

Bu karamsar tablo karşısında Diğer arkadaş, daha duygulu daha romantik olan konuşmaya başladı :

- Aslında çok güzel bir şey. Yani düşününce erkeğin bir kadına hayatının her anında ihtiyacı yokmuş gibi geliyor ama, eve gelince bulduğun o gülümseme,sıcaklığı, kokusu bile çok anlamlı çok güzel. İnsan gerçekten ihtiyaç duyuyor kendisini tamamlayan bir şeye.
Sonra düşündü, düşündü
- Aslına bakarsan o kadar da gerekli değil ya bunlar deyiverdi gülerek, bizi de güldürerek. En romantiğimizin, eşine düşkünümüzün hali buydu.
Eski insanlar için evlilik çok başka bir şeydi. Erkeğin kavgası dışarıda, sokakta, pazarda, meclislerde diğer erkeklere karşıydı. Kadın evin sorumlusu, hakimi ama belli sınırları ve yetkileri olan bir yerde başka bir mahluk, başka bir şey gibiydi. Ona duyulan saygı,sevgi, küçümseme, hassasiyet hep bu başka bir yere koymanın getirisiydi. Elbette en başta aile olmak, aile kurmak denen şeyler, bugün evliliğe atanan sevieşebileceğine dair resmi izin, soyadı değiş tokuşu, ev taksidine girmek gibi şeylerin ötesindeydi. Evlililğin kendi başına ağırlığı, tüm o karakter farklılıklarını, zor yanları, hevesleri öğütüp kırıyordu, eşler evin içinde birbirini parçalasa da kurum devam ediyordu. Bunu bir tür mahkumiyet olarak da görebilirisiniz, bir üst makam olarak da.
İnsanın bedeniyle tanımlandığı çağ demişti ismet özel bu çağ için. Hızın her şeyden önemli olduğu bir zaman diliminde, kimsenin beklemek, sabretmek, keşfetmek gibi şeylere ayıracak vakti yok. Bütün aşklar ilk görüşte veya bir bedenin kıvrımlarından süzülerek düşüyor yüreklere. Çabucak tüketmek istiyoruz aşkı, tutkuyu, heyecanı. Hazlar her şeyden önde. Üstüne üstlük çok okuyoruz, hassaslaşıyoruz, bilinçlilğimiz kuvvetleniyor. Böylece, bir insanın yanlışlarını, kusurlarını görme gücümüz artarken, biricikliğimiz bize hiç kimseye hiçbir şeye katlanmamamız gerektiğini söylüyor. Üstelik, ister güzel olalım ister çirkin, her an gizemli bi yabancıya değebiliyoruz artık. Gece yarısı 20 dakikamızı ayırarak uzandığımz yatakta bir yabancıyla yakınlaşıp yalnızlığımızı aşk adını koyduğumuz duyguları yazıya dökerek bir şeyler yaşabiliyoruz. Bu kadar çok ihtimal,şans varken, bu kadar insan yalnızsa neden bu kadar insan yalnız falanken, gittikçe tekdüzeleşip ezberlenen bir insana yıllarca katlanma hali neden kutsal olsun değil mi ?
bunun yerine araları şiddetli yalnızlık nöbetleri olsa da kısa süreli yoğun çekim ve merakların oluşturduğu adı aşk denen ilişkilerle geçirmeyi tercih ediyor insanlar. Erkekler evlilikten kaçıyor. Meraklar bedenlerden içeri süzülmüyor pek bir kadında. Kadınlar için ise etraflarını teknoloji ile beraber daha da saran ilgi ağı içinde bir adamın kaprisini çekmek eziyet halini alıyor. Ağlanacak o kadar omuz uzanılacak o kadar kucak varken doğal sanırım.

Evlilik karşıtı değilim. Aksine evliliği de aşk gibi oldukça kutsal ama aslında çok nadir yaşanan bir şey olarak görüyorum. Resmi veya gayri resmi olmasını bilemem ama tutkulardan egolardan ilgi açlığından heveslerden geçip bir insanın sevgisini kendine asıl dünya olarak bilmek kolay kolay olacak bir şey değil. Büyülü duygular her zaman kaybolur, azalır, tekdüzeleşir. Ardından kalan, yani o insanın bize ne katıp ne katamadığı önemli olan. Kimse kimsenin sırtına basarak yükselip yalnızlık çukurlarından kendini kurtarmaya çalışmamalı.
ontolojik sancilarimin merhemi
Evlilik.. Son yıllarda "acaba" demeye başladığım bir şey. Yani düşünüyorum şu anda. (: birkaç dakikadır. O iktidar kavramından ne kadar uzak olduğumu. Güç gösterilme, korunma gibi hayvanlar aleminde kalmış şeyleri düşünüyorum. Bunun dışında sanırım bir ruh eşliği bu. Yani tanımı yok biraz. Belki yaşayarak şekillendirebilirim ancak. O erkek neyse o olur.
kozmos
dipsiz bir kuyu olma yolunda yan dal yapmış, massachusetts institute of technology'de doktorasını tamamlamış kelime.

çevremde gördüklerim belki herhangi bir kişi için bile emsal teşkil edemeyecek türden evliliklerdir, ancak abicim hiç mi bir tanesi sıkıntısız ilerlemez? hiç mi biri o evliliğin ilk yıllarının tadını çıkartmadan hemen çocuk yapmaz?

bir insanı tanımak, tanıdığına emin olmak büyük meziyet. daha büyük meziyetse kendine hakim olmak, kendini bilmek.
ihtiras limani
İnsanın bedeniyle tanımlandığı çağ demişti ismet özel bu çağ için. Hızın her şeyden önemli olduğu bir zaman diliminde, kimsenin beklemek, sabretmek, keşfetmek gibi şeylere ayıracak vakti yok. Bütün aşklar ilk görüşte veya bir bedenin kıvrımlarından süzülerek düşüyor yüreklere. Çabucak tüketmek istiyoruz aşkı, tutkuyu, heyecanı. Hazlar her şeyden önde. Üstüne üstlük çok okuyoruz, hassaslaşıyoruz, bilinçlilğimiz kuvvetleniyor. Böylece, bir insanın yanlışlarını, kusurlarını görme gücümüz artarken, biricikliğimiz bize hiç kimseye hiçbir şeye katlanmamamız gerektiğini söylüyor. Üstelik, ister güzel olalım ister çirkin, her an gizemli bi yabancıya değebiliyoruz artık. Gece yarısı 20 dakikamızı ayırarak uzandığımz yatakta bir yabancıyla yakınlaşıp yalnızlığımızı aşk adını koyduğumuz duyguları yazıya dökerek bir şeyler yaşabiliyoruz. Bu kadar çok ihtimal,şans varken, bu kadar insan yalnızsa neden bu kadar insan yalnız falanken, gittikçe tekdüzeleşip ezberlenen bir insana yıllarca katlanma hali neden kutsal olsun değil mi ?
bunun yerine araları şiddetli yalnızlık nöbetleri olsa da kısa süreli yoğun çekim ve merakların oluşturduğu adı aşk denen ilişkilerle geçirmeyi tercih ediyor insanlar. Erkekler evlilikten kaçıyor. Meraklar bedenlerden içeri süzülmüyor pek bir kadında. Kadınlar için ise etraflarını teknoloji ile beraber daha da saran ilgi ağı içinde bir adamın kaprisini çekmek eziyet halini alıyor. Ağlanacak o kadar omuz uzanılacak o kadar kucak varken doğal sanırım.

Evlilik karşıtı değilim. Aksine evliliği de aşk gibi oldukça kutsal ama aslında çok nadir yaşanan bir şey olarak görüyorum. Resmi veya gayri resmi olmasını bilemem ama tutkulardan egolardan ilgi açlığından heveslerden geçip bir insanın sevgisini kendine asıl dünya olarak bilmek kolay kolay olacak bir şey değil. bazı insanlar birbirine özeldir ve tutkuları sürekli yeniden yaratılıp durur. bunun dışında Büyülü duygular her zaman kaybolur, azalır, tekdüzeleşir. Ardından kalan, yani o insanın bize ne katıp ne katamadığı önemli olan. Kimse kimsenin sırtına basarak yükselip yalnızlık çukurlarından kendini kurtarmaya çalışmamalı.