göreli yoksunluk

indolentexistence
Göreli yoksunluk teorisi nedir, biliyor musunuz? Göreli yoksunluk topluma devrim yaptıran şeydir. Adam, kadın der ki, "Onda var, bende neden yok?" Aynı Bahçeli gibi, "Bizde niye yok?" der. 3 çeşit göreli yoksunluk vardır. Bizim şu an yaşadığımız azalan göreli yoksunluk, yani en haşini, yani isteklerimiz, arzularımız yerinde sayarken yaşam şartlarımız kötüye gidiyor. Aristo'dan Marx'a kadar birçok düşünüre göre, toplumsal şiddetin birincil sebebi (tabii onlar bu şekilde isimlendirmemişler).

Ama olay şu, bir şeylerin marksist okumasını yaparken bizden iyisi yok. "Devrimlerin temelinde iktisadi buhranlar vardır." ya da "Devrimler iktisadi değişiklikler meydana getirir." Çok güzel, süper. Bakınız birkaç yıl önce komşuda da bir ekonomik kriz vardı, onlar ayaklandı. Neden biz ayaklanmadık? Ya da Ecevit'e yazar kasa atıldı, neden şimdi kimsenin sesi soluğu çıkmıyor? Eee demek ki neymiş, su her yerde 100 derecede kaynamıyormuş. Bir de hava basıncına bakmak lazımmış. Sadece sebep sonuç ilişkisi yetmiyormuş. Olayların bir de zaman uzamsal analizini yapmak gerekiyormuş.

Neden her göreli yoksunluk ayaklanmayla karşılık bulacak diye bir kaide yok? Çünkü önce birilerinin o göreli yoksunluğu siyasallaştırması gerekiyor. Bunu yapabiliyor muyuz? Tabii ki yapamıyoruz. Ayaklanıp daha fazlasını istemektense kanaat etmeyi erdem zanneden bir psikokültürde bu ne kadar mümkün? Buradan Gramsciye bağlamayacağım. "Gerekirse kuru ekmek yer Erdoğan'a sahip çıkarız"cı kitleye stratejik (molar) değil, taktiksel (moleküler) yaklaşılabilir.

Nasıl yaklaşılabileceğine dair fikir belirtmeyeceğim. Zira siyasetten hoşlanmam.

sapyoseksüel

ontolojik sancilarimin merhemi
tıpkı insanlar gibi, bir coğrafyada doğup başka bir coğrafyaya yolculuk eden kelimelerin biçim ve anlam bakımından geçirdiği metamorfoza tanık olmuşuzdur. 21. yüzyıl'a ait bir neolojizm olan "sapiosexual" kelimesinin defalarca ele alındığını tahmin ettiğim etimolojisini bir kenara bırakıp, kelimenin bu coğrafyadaki yorumuna değinmek istiyorum.

oxford için kelimenin https://en.oxforddictionaries.com/definition/sapiosexual aşikârken, artık kelimeler için birer teleport edici (ışınlayıcı) olarak görebileceğimiz interaktif platformlarda bu konuda bir kafa karışıklığı söz konusu. "zekâ melekesinden tahrik olma" veya bir "libido nehrinin zekânın yatakları boyunca akıp gitme eğilimi" tanımının da öncesinde, bir konuşma ihtiyacı söz konusu. konuşma veya diyalog başlatma ihtiyacı söz konusu. biri gelsin, duymak istemediklerimize dokunmadan bize bir şeyler anlatsın istiyoruz. konuşmuyoruz, çünkü aslında dinlemiyoruz da (konuşmak dinlememeyi olanaklı kılıyor).

ben anadolu ya da küçük asya diye tarif edilen coğrafyada sapiosexual kelimesinin, sanki bir erkeğin böyle bir payesi olamazmış gibi, genç kadın ile konuşabilmek (belki de manidar biçimde hep sessiz biri olarak tasvir edilen genç kadını konuşturabilmek) yetisine yönelik bir ilgiden fazla bir anlama geldiğini düşünmüyorum. "çenenin laf yapması" melekesini bir tutam genel kültürle bir araya getirin, işte size bir anatolian sapiosexualism. ayrıca sapiosexualin bir kişilik özelliği olarak ortaya çıkabilmesi için, önce "sexual

bir genç kız iskandinav da olsa afrikalı da olsa, güzel dış görünüşünün ardında gizlediği maneviyatından çok korkar. bu korku da etrafa `suskunluk` olarak sirayet eder. suskunluğuyla meşhur genç kız bir kez konuşmaya başladığında, o maneviyat dilde ifadesini bulur ve uzunca bir süre devam edecek olan kovalamacayı başlatır (ilk baştan çıkarmanın yönü ve şiddeti bu yüzden ilginçtir). insanların cinsellik hakkında (başka bir erkek veya kadın hakkında değil; dolaysız bir şekilde cinsellik hakkında) konuşabileceklerinin epey sınırlı olduğu; bir konu olarak cinselliğin, beraberinde bir tedirginliği getirdiği yerde sapiosexual, susanı konuşturma, zorlama, kuşatma, fethetme, (bekâretini) alma gibi stratejilerle muhatap olmak zorunda kalır.

şu da gayet açık ki, `baştan çıkarma`ya dair sapiosexual literatür taranacak olursa eğer, sapiosexualin, bir köyün yakınındaki ormanda yaşayan perilerin, ancak, kendileri hakkında efsaneler anlatılmaya başlanana kadar ormandaki huzurlu yaşamlarını sürdürebilmeleri ve sonra orayı terk etmeleri durumunda olduğu gibi, esasında kimse ondan söz etmiyorken hep varlığını sürdürdüğü görülür. klasikleştiği üzere, kavramsallaştırma çağına gelene kadar, kendisi geçen yüzyıllarda kalan bu karakterden geriye, sözü veya spekülasyonu kalmış olabilir.

evde sevgili yapımı

magic mushroom
3 yumurta
1 su bardağı toz şeker
1/2 su bardağı süt
1 su bardağı sıvı yağ
50 gr kakao
1 portakal kabuğu rendesi
1 portakalın suyu
Yaklaşık 2,5 su bardağı un (kıvamı ayarlamak için unu eleyerek ve azar azar ekleyin ki katı ya da cıvık olmasın karışım)
varsa 1 çubuk vanilya yoksa 1 paket vanilin
1 paket kabartma tozu
(çikolata manyakları karışımı kalıba döktükten sonra kuvertür ya da damla çikolata ekleyebilirler içine)

Daha önce hiç yapmamış olanlar için söylüyorum, önce yumurta ve şeker iyice çırpılıp sonra sırasıyla yağ, süt, portakal suyu, vanilya, portakal kabuğu, kakao, un ve son olarak kabartma tozu eklenir.

Hazırlanan orta akışkanlıktaki karışım tereyağıyla yağlanıp yapışmasını engellemek için hafifçe un serpiştirilen kalıba dökülür ve ekstra çikolata bu aşamadan sonra yine unla harmanlanarak ilave edilir ki çikolata parçaları dibe çökmesin.

180 derece fırında yaklaşık 45 dakika pişirilir. Piştiğinden emin olmak için bir kürdan keke batırılır, temiz çıkıyorsa kekimiz pişmiş demektir.

Soğuması için yaklaşık 30 dakika beklenip sonra kalıptan çıkarılır.

Bu tarifle kalbine giremeyeceğiniz sevgili yoktur. Varsa da hayır gelmez zaten çikolatalı portakallı kek sevmeyen insandan. Hehheh. En kötü kokuya dayanamayıp kapınızı çalan bir çocuğu, konuyu komşuyu mutlu edersiniz ki bu bile çok güzel bence.

Hadi afiyet olsun yeni sevgiliniz.


palu ailesi

ontolojik sancilarimin merhemi
Ortada büyük bir dram var fakat bunu netflix ile karikatürize etmek nasıl bir aklın ürünüdür anlamış değilim. Ne zaman bu kadar acımasızca ortada bir kaç cinayet; çocuk istismarı, tecavüz ve işkencenin olduğu bir vakayla dalga geçmeye başladınız yahu! Yazık.

didem soydan

ontolojik sancilarimin merhemi
didem soydan bir sözlük yazarı olsaydı muhtemelen; “ x yazar bana penisinin fotosunu” attı diyerek geçmişte yaygara koparan kadın yazarların birer kopyası olarak varlık gösterirdi. Modernizmin göbeğinde doğmuş olsaydı yara bere içinde, sarışınlığının verdiği cesaretle; “ x her tarafımı emerek morarttı ama memnunun” diyerek varoluşsal bir boşluk yaratabilirdi. Cool görünme algısı başıboş asi bir prototipin üstünde zıplamaktan ibaret. çok şükür hepimiz modernitenin ötesinden geldiğimiz için sokakta çalım satarak yürüyen; gerici ve hiç cool olmayan sert çocuk tavırlarına hep birlikte “ sana ne kadının big dick'inden ruh hastası. Story röntgencisi” diyebiliyoruz. Ülkenin cool, elit, aykırı algısı da kendisi gibi boktan.

hakikat

indolentexistence
Ingilizce 'truth' kelimesi Turkce'ye iki farkli anlamla karsilanmaya calisilir. Birincisi, gerceklik; ikincisi, hakikat. Gerceklik maalesef 'truth' kelimesinin karsiligi degildir. Truth, hakikat ya da yeni kelimeyle 'dogruluk' a karsilik gelir. Hakikat ile gerceklik arasinda onemli fark var. Gerceklik var olmasi icin bize gereksinim duymaz. Bizim disimizda var oldugu var sayilir. Hakikat ise zihnimizin gerceklige atilmasi ve onu zihnimizin Icine dusurmesi ama gerceklikle uyumlu oldugu iddiasiyla. Bunu orneklendirelim; hakikatte her zaman gercekligin ustune bir de onerme vardir. Gercek olan kardir. Kar beyazdir.

Hakikat ve gerceklik modernizm kavramlaridir. her sey herkese gore degismeye baslamasiyla kavramlar post-truth ve postmodernizm kavramlarina donusmustur. Posmodernistlere gore gercekligin olusu kuskulu bir durumdur. belki de disimizda hicbir sey yoktur; varsa bile bizim zihnimiz gercekligi algilamaya yetmiyordur; yetiyosa bile bunu baskasina bildirmeye yetkimiz veya kabiliyetimiz yoktur. Dolayisiyla postmodernizme gore gerceklik zaten kuskulu oldugu icin onemsizdir ama asil gerceklige atilim yapan zihin yani hakikatte onemsizdir. Bu da siyaseten post-truth demektir.

'post-' sadece sonra/sonrasi anlamina da gelmez. ayni zamanda bir donemin veya bir kavramin onemsizlestirilmesi ya da alakasizlasmasi anlami da tasir.

Beni rasyonel olmakla suclayan postmodernistlere selam olsun.
Edit: Turkce karakter kullanmadigim icin uzgunum, an itibariyle sartlarim bu yonde.

bilimsel bakış açısıyla kendi içini deşarj eden in

indolentexistence
İnsanlar her türlü sebepten dolayı bilime ilgi duyabilirler. Tercihsel sebebi belki de en yaygın ve belirgin olarak, bazı indirgeyici ya da ontolojik naturalizm biçimlerinin felsefi sonuçlarından derin bir memnuniyetsizlik olarak tanımladığım durum üzerine odaklanmış gibi görünmektedir.

Gerçeklikle olan tek kavgamız nedensel açıklamalar ise, o zaman ajan olma duygumuzu, norm ve değerlere olan bağlılığımızı, hakikatin normatif kuvvetine olan inancımızı ve kendimizi olma şeklimizi nasıl hesaba katacağız? kavramları uygularken ve inançları gerekçelendirirken rasyonel davranmak? Bilim açıkça dünyayı anlamak için inanılmaz güçlü bir araçtır. Ancak hiçbir insan girişimi, en azından dolaylı olarak, bir insan hayatını bundan daha etkili bir şekilde yönlendirmenin ne olduğu konusundaki algımızı sorgulamak için görünmemektedir.

köylüleri niçin öldürmeliyiz

bonnie
şükrü erbaş' ın bir şiiridir. şiirin bir bölümü 1994 yılında milliyet gazetesi köşe yazarı melih aşık tarafından yayımlanır. hatta o dönem cumhurbaşkanı olan süleyman demirel şiirle ilgili düşüncelerini içeren bir yazı gönderir gazeteye. şiir yayımlandıktan sonra şükrü erbaş' ın başı epey bir derde girer. ancak şair özetlenebilecek açıklamalarında kısaca "öldürmek istediğim feodalizm ve geleneklerdir" der.

gelelim şiire;

köylüleri niçin öldürmeliyiz ?
çünkü onlar ağırkanlı adamlardır.
değişen bir dünyaya karşı
kerpiç duvarlar gibi katı
çakır dikenleri gibi susuz
kayıtsızca direnerek yaşarlar.
aptal, kaba ve kurnazdırlar.
inanarak ve kolayca yalan söylerler.
paraları olsa da
yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
herşeyi hafife alır ve herkese söverler.
yağmuru, rüzgarı ve güneşi
birgün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
düşünemezler...
ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
topraklarını
büyütmeye çalışırlar.

köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar karılarını döverler
seslerinin tonu yumuşak değildir
dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
gazete okumaz ve haksızlığa
ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler.
adım başı pınar olsa da köylerinde
temiz giyinmez ve her zaman
bir karış sakalla gezerler.
çocuklarını iyi yetiştirmezler
evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
birgün olsun dişlerini fırçalamaz
ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
kendilerinden olanlarla alay edip
tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
yiğittirler askerde subay dövecek kadar
ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
ezim ezim ezilirler.
enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
onbir ay gökyüzünden bereket beklerler,
dindardırlar ahret korkusu içinde
ama bir kadının topuklarından
memelerini görecek kadar bıçkındırlar
harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
şehre giderler!...

köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
birbirlerinin evlerine ancak
ölümlerde ve düğünlerde giderler.
şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
binlerce yılın kabuğu altında
yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
aldanmak korkusu içinde
sürekli birbirlerini aldatırlar.
bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
karılarından en az on adım önde yürürler
ve bir erkeklik işareti olarak
onları herkesin ortasında azarlarlar.

köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar otobüslerde ayakkabılarını çıkarırlar
ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatır,
yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
zengin akrabalarından sözederler.
kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
ama sokağa çıkar çıkmaz hünküre hünküre
yollara tükürürler...
ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar ilk akışamdan uyurlar.
yarı gecelerde yıldızlara bakarak
başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
ve yaz güneşlerini, ekinlerini yeşertirse severler.
hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-bu, verimi yüksek bir tohum bile olsa-
sonuçlarını görmeden inanmazlar.
dünyanın gelişimine katkıları yoktur.
mülk düşkünüdürler amansız derecede
bir ülkenin geleceği
küçücük topraklarının ipoteği altındadır
ve bir kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden,
zamanın derin ırmakları önünde...

köylüleri söyleyin nasıl
nasıl kurtaralim?

kombi basıncını düşürme yöntemleri

rübab-ı şikeste
malum kış aylarındayız ve kombimiz bazen bizi dinlemeyip kafasına göre evde terör estirebilir, bunlardan biri de saatli bomba niteliğindeki kombimizin kazanıdır. evet, su basıncı normalde 1,5 olmalıdır. bu yükselirse ne olur? neler yapmalıyız?
basınç yükselirse yüksek sıcaklıktan ötürü kazanımız patlayabilir delinebilir vs.
basıncı nasıl düşürürüz?
ya kombimizin altındaki tahliye vanasını açacağız, baktık düşmüyor. düz tornavida ile kombiye en yakın odadaki peteğin içinden suyu çekicez.
yada evden çol çocuğu alıp kaçıcaz.

sözde bilim

indolentexistence
gasteci velet dedi ki: 'burası bilgi yuvası' Bilgi de bilimden geçer. Madem öyle. Önceliğimizi bilime verelim dedim ve size Bilim (Science )ve Sözdebilim (Pseudoscience) arasındaki farkı anlatan bunu da destekleyen kitaptan bahsedelim ve görüşümüzü yazalım.

Sezgi, sağduyu ve sahte haberlerin genellikle bilimsel kanıtlara tercih edildiği ve sözdebilimin sıklıkla geçerli bilim olarak sunulduğu bir post-truth (nesnel hakikatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması durumu), anti-entelektüel dünyada yaşıyoruz. Hakikatin var olduğunu ve aramaya değer olduğunu varsayarsak, bu araştırmada bilim bizim en güvenilir aracımız ise , sözdebilimi nasıl tanımlayabiliriz ve etkin bir şekilde nasıl mücadele edebiliriz?

Yazarları Allison B. Kaufman ve James C. Kaufman, Pseudoscience: The Conspiracy Science adlı kitabı okuma fırsatım olmuşken burayada kitapla ilgili incelememden bir kesit aktarmak isterim. Kısaca, sözdebilime yönelten bilişsel önyargılar, yalan söylem bilgisi, geniş kabulünün nedenlerini, toplumumuzu nasıl tehlikeye soktuğunu, nasıl fark edileceğini ve etkisini nasıl azaltabileceğimizi inceleyen paha biçilmez bir kitap.

Kitap, sahte haberlere ve kullanışlı bir referansa karşı mükemmel bir panzehir. Bunlarla zaman harcamak kolay değil, ama kesinlikle çabaya değer.