#edebiyat

abdurrahim karakoç

siz hepiniz ben tek
Türk şair, gazeteci.
Kahramanmaraş'ın Ekinözü ilçesinde dünyaya geldi.
Dedesi, babası ve kardeşleri şair dir.


Beden ölür, çürür, cana bakın siz.
Kim kiminle yürür, ona bakın siz.
Bırakın dönsün dönme dolaplar,
Haktan, hakikatten yana bakın siz.

62 tavşanı

keskin nisanci
sunay akın'a ait bir şiir. bu adamın tarzını beğeniyorum.

Denize düşen
Bir oyuncaktır Kız Kulesi.
Soruyorum berber koltuğundan
İki ayna arasında
Akıp giden görüntüme,
Şair olanımız hangisi?

Pencere tüllerine
Gelinlik diye sarılan
O küçük kız nerede şimdi?
Gemim çoktan battı,
Denize inen tüm filikalarıma
Erkekler bindi.

Duvardaki yangın düğmesini
Örten cam parçasıyım.
Kurtuluşun olacaksa,
Hiç düşünme,
Ayakkabının topuğuyla
Kır beni.

İnanıyorum uzaylılara,
Duymalıyım birilerinden,
Yıldızlardan nasıl
Görünürdü diye
Mahallemizdeki yazlık
Sinema.

Öğrendim saat kulelerini
Kibrit kutularından.
Bağışla beni,
İki dünya savaşının
Yaşanıldığı yüzyılda,
Nüfus cüzdanımdaki 62'den
yaptığım tavşan.

davet

keskin nisanci
faruk nafiz çamlıbel'e ait bir şiir.

Seni ben bekliyorum, göğsüm açık, bağrım açık;
Hançer ol, göğsüme saplan; ecel ol, karşıma çık;

Çalmamış bir gece madem ki felekten gönlüm,
Gelecek, bâri elinden dilerim gelsin ölüm.

Toprağın rengi kanımdan kızarırken, yer yer,
Uzanıp, sapsarı, son bûsemi koymazsam eğer

O benim kalbimi göğsümden ayırmış çeliğe,
Gezsin ismim yedi kat gökte bu gün kahpe diye,

Beni kahretmeden âlemde o bîgâne duruş,
Bana sal yalvarırım pençeni ey yırtıcı kuş!

İşte ben bekliyorum, göğsüm açık, bağrım açık;
Hançer ol, göğsüme saplan; ecel ol, karşıma çık.

bir ayrılık bir yoksulluk

keskin nisanci
bir karacaoğlan şiiri.

Vara vara vardım ol kara taşa
Hasret ettin beni kavim kardaşa
Sebep ne gözden akan kanlı yaşa
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Nice sultanları tahttan indirdi
Nicesinin gül benzini soldurdu
Nicelerin gelmez yola gönderdi
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Karacoğlan der ki kondum göçülmez
Acıdır ecel şerbeti içilmez
Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

hildegard von bingen

khemri
Hildegard von Bingen bir kadın yazardır. Hildegard'ın özelliği sahip olduğu Tanrı vergisi, karizmatik yetenekte yatar. Rheinland bölgesinde asil bir aileden gelen Hildegard, küçük yaştan itibaren bir manastırda yaşar ve düşler görür ama bu düşlerden sadece dadısına söz eder. Yıllar sonra geçirdiği bir hastalık sırasında kendisine verilen rolün bilincine varır. Onun görevi, düşlerini açıklamak, Hristiyanlığı erdeme götüren yola döndürmek ve heretikliklerle mücadele etmektir. Hildegard'ın ünü yayılır ve ilk eseri olan Scivias kilise otoriteleri tarafından okunup onaylanır. Bu olay, Hildegard'ın hayatında önemli bir dönüm noktası teşkil eder; o andan itibaren Hildegard edebi faaliyetlerini yoğunlaştırır, kilise adamlarıyla, İmparator Friedrich Barbarossa'yla Bizans imparatoriçesiyle, papayla mektuplaşır.

Hildegard'ın düşleri titizlikle ortaya konulmuştur. Bazen sözlerin de yer aldığı düşleri, yine ilahi kaynaklı olan açıklamalar izler. Dolayısıyla Hildegard sadece bir aracı rolü görür ve alt düzey kültürünü ve Latince alanındaki sınırlı bilgilerini kanıt olarak sunar. Tanrı tarafından seçilmiş olmasaydı, onun gibi zayıf ve kültürsüz bir kadın bu kadar önemli ve derin şeyleri görüp duyabilir miydi? Hildegard'ın eserlerinde işlenen temaların bazıları çok ilginçtir. Liber divinorum operum'daki ilk düş, evrenin birliğini, uyumunu ve akılcılığını göstermeyi amaçlar: "Bender düşteki Tanrı'nın sesi yankılanan bir söz olan rüzgarıyla akılcılığım, yaratılan her şey bu rüzgarla oluşur. Ben her şeyin temeliyim, çünkü yaşayan her şey ateşini benden alır"

Açıkça belirtilmemesine rağmen bu eserin amacı, Katharların önerdiği ikili dünya görüşünü eleştirmek olabilirdi. Hildegard olumlu bir değerle olumsuz bir değer arasındaki mücadeleden dolayı mahvolmuş, uyumsuz bir dünya fikrini reddetmek için, ilahi akılcılıktan sadece akılcı bir evrenin tezahür edeceğini savunur. Hildegard'ın sözünü ettiği akılcılık, evrenin düzeyleri arasındaki paralellikler, içsel çağrılar ve birçok şeyin Teslis'i çağrıştıran üçlü yapısı yoluyla kendini gösterir. Hildegard düşsel eserlerin yanı sıra tıp-fizik alanlarında yazdığı kitaplarda ve Causae et curae hem vücut sıvıları konusunda bir teori geliştirmiş hem de hastalıklara sayısız çare bulmuştur.

oğuz atay

kozmos
“Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım”

rüştü onur

fiorabella
eğer yaşasaydı edebiyat dünyasına nice şiirler kazandıracaktı. rüştü onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun hayatını anlatan, yılmaz erdoğan'ın 2013 yılında çektiği "kelebeğin rüyası"filmini izlemek bu naif şairi daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.

Ben ölsem be anacığım
Nem var ki sana kalacak
Ceketimi kasap alacak,
Pardösömü bakkal
Borcuma mahsuben...
Ya aşklarım
Ya şiirlerim ne olacak
Ya sen ele güne karşı
Nasıl bakacaksın insan yüzüne
Hulasa anacığım
Ne ambarda darım
Ne evde karım var.
Çıplak doğurdun beni
Çıplak gideceğim.
(hülasa)

tarık tufan

bir istanbul trajedisi
1973 istanbul doğumlu, kabataş erkek lisesi ve istanbul üniversitesi edebiyat fakültesesi felsefe bölümü mezunu, bir zamanlar radyo programcılığı yapan, kafa dengi programının sunucularından biri olan, yedi kitap yazan, anna gibi bir yazıyı yazacak kafaya sahip enteresan insan. sevilir çok, fena halde. kitapları okunur, okunur ve tekrar okunur. en çok kraliçenin pireleri okunur ama. en duygusal olduğundan olsa gerek.

şöyle de bir bölüm vardır o kitapta, insanın dilinde olan, söyleyemediği cinsten; 'kalbimden neler geçtiğini, kafamda biriktirdiklerimi, tasarladığım her şeyi bildiğini düşünüyorum. en azından tüm bunları hissettiğini. belki de böyle bir beklenti benimkisi. çünkü bunları sana asla söylemeyeceğim. asla söylemeyeceğim. oysa o kadar dilimin ucundalar ki. rüzgar esse düşecekmiş gibi, gözlerime baksan, giderken başını bir kez geriye çevirsen, ağzımdan dökülüverecek kadar dilimin ucunda. uzunca susuşlarım, ağzımı bile açmadan öylece kalakalıp, bakışlarımı kaçırışım hep bundan. burada hava her geçen gün biraz daha soğuyor. zaman diyorum, biraz daha zaman. dilimin ucundaki kelimeler bu kış da donmazsa bir dahaki yıl uçmayı öğrenecekler. biraz zaman diyorum. kalbimin bir yanı biraz sıcak kalabilirse bu kış, bir delilik daha yapacağım. ne bir portakal bahçesinde dolaştım ne de bir posta treninde yolculuk ettim. çiçekler bir açmaya görsün, bir çılgınlık yapıp hatır için öleceğim. aslında seni çok... özledim.' çok özledim.

kitapları;
Kekeme Çocuklar Korosu
Kraliçenin Pireleri
Ve Sen Kuş Olur Gidersin
Hayal Meyal
Bir Adam Girdi Şehre Koşarak
Şanzelize Düğün Salonu
Beni Onlara Verme

yüzyıllık yalnızlık

keskin nisanci
nobel edebiyat ödülü sahibi kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez'e ait şaheser.

gabriel garcia marquez, kitabı için şunları söylemiş:

"Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım, ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."

oğuz atay

samurai
türkiye'nin en karamsar yazarı olabilme ihtimali yüksektir. yazar üzer ve yazar ağlatır ve yazar çok az güldürür ve yazar çok öğretir. odamda tam gözümü açıp baktığım ilk yerde karşımda durur her sabah. 100 yıllık dost gibidir oğuz atay. bir kere sevdiniz mi ve onun derdini bir kere anladınız mı artık o dert sizin derdiniz olmaya başlar.

oğuz atay öyle hadi bir kitap okuyayım denilip okunacak bir yazar değildir. özenle ve sabırla ve idrak ede ede ve üzüle üzüle ve hayattan küse küse okunmalıdır bence. bir yanınız insanlardan koparken bir yanınız da hayata tutunamamanın ne demek olduğunu size anlatıyor olur.

son söz karakterin iç dünyası diyorsak oğuz atay diyorum.

tekerleme

shaman
türk edebiyatında, asıl masal anlatılmadan önce söylenen sözlerdir...
sadece sözlü anlatımlarda değil, tiyatrolarda da görülür.

tekerlemenin amacı, anlatılacak masalın bir hayal ürünü olduğunu dinleyiciye göstermektir. hayal dünyasını geliştirici yönü de vardır. öyle ki az gider, uz gider, dere tepe düz gider. döner bakar ki bir arpa boyu yol gidilmiştir. belki de kafasız kocakarı sakız çiğnemekte, bir yandan da dibi delik tencerede etini pişirmektedir.

bu anlatım türü bir çeşit beyin jimnastiğidir ve düşünce gücünü arttırmayı da böylece amaçlar.

"evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken kapı çalındı, kapıyı açtık. sopalı bir nine bize bir sopa vurdu. kendimizi mercancılarda bulduk, elimize bir yayı eski tüfek geçti. orada aşçıya çırak olduk. tüfenkle bir adım attık, kendimizi sarayburnunda bulduk. orada bir servi üstünde büyük bir şahin vardı. bir tüfek attık. şahin paldır küldür yere yuvarlardı. şahini aldık, bir adım attık. kendimizi kasımpaşada bulduk. oradan kayıkla geçenlere: “hanımlar, hanımlar: tencereniz var mı?” diye sorduk, “yok!” diye cevap verdiler. içlerinden biri: “bir dipsiz tenceremiz var!” dedi. aldık tencereyi, şahini bunun içine koyduk. şahin pişti, pişti, pişti, kabardı, kabardı, yedik, yedik, karnımız şişti, oradan geçen bir vapura atladık..."

böyle sürer gider tekerlemeler. ta ki anlatıcının, dinleyicinin hazır olduğunu görene kadar...

bir de şunu söyleyebilirim. sanmıyorum ki başka milletlerin edebiyatında böyle bir anlatım olsun. varsa bile bizim tekerlemelerimizin ayarında değildir.

ali ekrem bolayır

shaman
edebiyat-ı cedide içerisinde yer almış türk şair, devlet adamı ve aydınıdır. vatan şairi namık kemal'in oğludur...

aynı zamanda biri 20, diğeri 28 yaşında ölen iki çocuğun babasıdır. namık kemal'in ünlü romanı cezmi'den adını alan oğlu mehmet kemal cezmi, 1917 yılında 20 yaşında hayatına son vermişti. bunun acısını yüreğinin en derinlerinde yaşayan baba, 1927 yılında ise 28 yaşında olan mavi gözlü kızı ayşe masume'nin, evli bulunduğu mısır'da tifo hastalığına yakalanması ve bu hastalıktan dolayı ölmesiyle sarsıldı. oldukça güçlü bir şair olan baba, gencecik yaşta bir oğul ile genç yaştaki ilk kızının ölümü ile büsbütün yıkılmıştır. bu iki tarif edilemez acıyı, hatıra defterinde şu dörtlük ile anlatmıştır.

yavruların annesine dedim ki
iki kalbe az gelirdi bir mezar.
yalnız kalsın cezmi senin kalbinde,
kalbimde de masume'nin kabri var.

bu anlamda talihsiz bir baba olarak, uğradığı felaketlerin acısını hafifletmek amacıyla ömrünün son senelerinde geniş dost muhitleri seçmişti. bir ara kendini edebiyata ve biraz da içkiye vermişti. iç sıkıntısını gidermek için aldığı içkiden de bir fayda göremedi ve 1937 yılında sessiz sedasız dünyaya veda etti. eşi celile bolayır ise 1953 yılında vefat etmiştir.

çanakkale gazeli

shaman
çanakkale savaşında düşman ordularının geri çekilmesini sağlayan ve çanakkale geçilmez sözünün oluşmasını sağlayan kahraman türk askerleri için otuzbeşinci osmanlı padişahı sultan mehmet reşat tarafından yazılan gazeldir. gazeli hemen alt tarafa ekleyip, gazelle igili bilginin kalanını da yazayım.

Manzûme-i Garrâ-i Hazret-i Hilâfet-penâhî

Savlet etmişdi Çanakkal'aya bahr ü berden
Ehl-i İslâmın iki hasm-ı kavîsi birden

Lâkin imdâd-ı ilâhî yetişip ordumuza
Oldu her bir neferi kal'a-i pûlâd-beden

Asker evlâdlarımın pîşgeh-i azminde
Aczini eyledi idrâk nihâyet düşmen

Kadr ü haysiyyeti pâmâl olarak etdi firâr
Kalb-i İslâma nüfûz etmeğe gelmiş-iken

Kapanıp secde-i şükrâna Reşâd eyle duâ
Mülk-i İslâmı Hudâ eyleye dâim me'men

bu gazelin yayınlanmasından sonra, edebiyatçılarımız arasında bir tartışma başlamıştır. şairlerin bir kısmı şiirin yahya kemal beyatlı tarafından yazıldığını ve padişahın imzası ile yayınlandığını ileri sürmüş, bir kısmı da padişahın şiiri bizzat yazdığını savunmuştur. uzun yıllar sonra yahya kemal'in bu gazel üzerine yaptığı tahmis yani her iki mısraya yeni mısralar eklenmesi ve gazelin padişaha ait olduğunu açıklaması bile tartışmaları sonlandırmamıştır.

oğuz atay

parody
itü inşaat mühendisliğinden mezun olup eski ismiyle İDMMA İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi yeni adıyla yıldız teknik üniversitesi'nde akademisyenlik yapmıştır.

yazar postmodern edebiyatının önemli temsilcileri arasında yer alır. tutunamayanlar, tehlikeli oyunlar, bir bilim adamının romanı eserlerini postmodernist çizgide yazmıştır. korkuyu beklerken adlı eserinde hikâyelerini yayımlamıştır. oyunlarla yaşayanlar ise oğuz atay'ın tiyatro türündeki tek eseridir. ayrıca eylembilim yazarın tamamlanmamış romanı, günlük ise ölümünden sonra yayınlanan günlüğü olup kitapta yer alan tek sayılı sayfalar, yazarın kendi el yazısı günlüğünün tıpkıbasımı şeklindedir.

medar-ı maişet motoru

shaman
sait faik abasıyanık'ın tek romanı. yazıldığı dönemde sansüre kurban olmuş ve uzunca bir süre yasaklanmıştır. kitapta yasaklanan sözcüklerden biri de rustik idi. yanılmıyorsam rustik bir koltuktan bahsediliyordu ama bu sözcük komünizmi çağrıştırdığı gerekçesiyle sansürlendi.

bu kavramı günümüze meslek olarak çevirsek yanlış olmaz. zira medar-ı maişet kişinin geçimiyse, motoru da işidir. yani mesleğidir.

mübarek toprak

shaman
ingilizce adı the good earth olan pearl s. buck romanı. aslına bakarsanız bir romandan ziyade bir hayat tecrübesi, önemli dersler çıkarılabilecek bir kitap...

kitapta wang lung isimli sefil, fakir, çoğu zaman aç bir çiftçinin, maraba gibi çalıştığı bu durumdan toprak ağalığına kadar gidişinin öyküsü anlatılır. yokluğu, kıtlığı hissedersiniz. aşırı varlıklı olmanın yetersiz insanları nasıl yoldan çıkardığını görürsünüz.

diyeceğim o ki bu kitabı bulun ve okuyun. bir solukta biter.

pearl s. buck

shaman
nobel edebiyat ödüllü amerikalı yazar...

misyoner ailesiyle birlikte çok uzun yıllar çin'de bulunmuş, kitaplarında o ülkeyi ve insanlarını çokça anlatmıştır. sadece misyoner anne ve babanın kızı değil, aynı zamanda misyoner bir insan olan john l.buck'ın eşidir. ebeveynlerinden aldığı dünya görüşü, anlayış ve ev ortamındaki atmosfer evliliğinde de aynı şekilde sürmüştür. ancak bu ortam mutluluk getirmemiş, iki çocuğu olmasına rağmen misyoner eşinden ayrılmıştır.

pearl s. buck gerçek çin'i görmüş ve tanımış başka bir gözle anlatırken, kocası ve babası batılı gözlerle çin insanını yorumluyorlardı. ana ve mübarek toprak romanlarındaki nefis anlatım çin'i ne denli iyi anladığının açık göstergeleridir. nasıl ki knud hamsun'un açlık adlı eserinde açlık duygusunu iliklerinize kadar hissederseniz, mübarek toprak adlı eserde de kıtlık ve yokluğu iliklerinizde hissedersiniz. öyle büyülü bir anlatımı vardır.

bozkurtların ölümü

keskin nisanci
hüseyin nihal atsız'ın kürşad ihtilalini anlattığı eseri. kitap edebi açıdan tam bir şaheser. taraflı tarafsız birçok kişi tarafından en önemli romanlarından biri olarak kabul ediliyor. dili oldukça sade ama buna rağmen kurgusu ve anlatımı çok sağlam. insanların ideolojilerinden sıyrılıp bu eseri okumaları lazım.

kitabın devamı niteliğinde olan bozkurtların dirilişi de mutlaka okunmalı.
0 /