confessions

aragorn

1. nesil Yazar - Alışmaya çalışıyor

  1. toplam entry 127
  2. takipçi 10
  3. puan 1815

erkeğin hasta olması

keskin nisanci
bu iş cinsiyet meselesi değil, fıtratla alakalı. yaradan eksikliklerini göstermesin anne ve babam hasta olduklarında dünyadaki tek hasta insan kendileri olduklarını zannediyorlar. istiyorlar ki hastaneye gittiğimizde başhekiminden, temizlikçisine kadar bütün çalışanlar kendileriyle ilgilensinler.

mihri müşfik hanım

fiorabella
içindeki özgür ruhu portlerine yansıtmış ressamdır. tablolarındaki kadınlar yaşadığı dönemin eve kapatılan kadınlarından değildir. batılı ve kültürlü kadın resimleri yapmıştır.

1922 yılında Mustafa Kemal'i mareşal üniformasıyla 3 metre yüksekliğinde bir portresini yaparak resmeder ve Çankaya Köşkü'ne götürerek kendisine sunar.
bu resim cumhuriyetin ilanından sonra bir türk ressam tarafından yapılan ilk atatürk portresidir.


zenginsozluk.com/foto

geceye bir şiir bırak

quares
Ben sana kürk alamam doğrusu
Güzel bileklerine bilezik alamam
Bir kap yemek, bir elbise
Öyle bir tad var ki fakirliğimizde
Başka hiçbir şeyde bulamam..

Sokağımız arnavut kaldırımı,
Evimiz ahşap iki oda.
Daha iyisi de olabiridi ya,
Şükür buna da.

– Ama Hamdi beylerin..
– Hamdi beylere bakma sen,
Tencere maltızda, fasulye tencerede
Çocuklar kapının önünde oynuyor mu?
Ona bak sen..

– Perdemiz kadife olmalıydı..
– Basma da güzel olur, sevince.
Biliyorsun ancak boğazımıza,
Olmuyor ha deyince.

– Kimbilir bir gün belki..
Adam sen de, aldırma,
Bunlar düşünmeye değmez
Hem hayat dediğin ne ki?..

Turgut Uyar

geceye bir şiir bırak

quares
Seni saklayacağım inan
Yazdıklarımda, çizdiklerimde
Şarkılarımda, sözlerimde.

Sen kalacaksın kimse bilmeyecek
Ve kimseler görmeyecek seni,
Yaşayacaksın gözlerimde.

Sen göreceksin duyacaksın
Parıldayan bir sevi sıcaklığı,
Uyuyacak, uyanacaksın.

Bakacaksın, benzemiyor
Gelen günler geçenlere,
Dalacaksın.

Bir seviyi anlamak
Bir yaşam harcamaktır,
Harcayacaksın.

Seni yaşayacağım, anlatılmaz,
Yaşayacağım gözlerimde;
Gözlerimde saklayacağım.

Bir gün, tam anlatmaya...
Bakacaksın,
Gözlerimi kapayacağım...
Anlayacaksın.

Özdemir asaf

geceye bir şiir bırak

quares
gül kokuyorsun bir de
amansız, acımasız kokuyorsun
gittikçe daha keskin kokuyorsun, daha yoğun
dayanılmaz birşey oluyorsun, biliyorsun
hırçın hırçın, pembe pembe
öfkeli öfkeli gül
gül kokuyorsun nefes nefese.

gül kokuyorsun, amansız kokuyorsun
ve acı ve yiğit ve nasıl gerekiyorsa öyle
sen koktukca düşümde görüyorum onu
düşümde, yani her yerde
yüzü sararmış, titriyor dudakları
şakakları ter içinde
tam alnının altında masmavi iki ateş
iki su
iki deniz bazan
bazan iki damla yaz yağmuru
mermerini emerek dağlarının
şiirler söylüyor gene
ölümünden bu yana yazdığı şiirler
kızaraktan birtakım şiirlere
büyük sular büyük gemileri sever çünkü
ve odur ki büyüklük
şiir insanın içinden dopdolu bir hayat gibi geçerse
o zaman ölünce de şiirler yazar insan
ölünce de yazdıklarını okutur elbet
ve senin böyle amansız gül koktuğun gibi
yaşamanın herbir yerinde.

gül kokuyorsun, amansız kokuyorsun
bu koku dunyayı tutacak nerdeyse
gül, gül! diye bağıracak çocuklar bütün
herkes, hep bir ağızdan: gül!
ve herşeyin üstüne bir gül işlenecek
saçların, alınların,göğüslerin üstüne
yüreklerin üstüne
bembeyaz kemiklerin
mezarsız ölülerin üstüne
kurumuş gözyaşlarının
titreyen kirpiklerin üstüne
kenetlenmiş çenelerin
ağarmış dudakların
unutulmus çığlıkların üstüne
kederlerin, yasların, sevinçlerin
ve herşeyin üstüne bir gül işlenecek.

bir rüzgar, bir fırtına gibi esecek gül
yıllarca esecek belki
ve ansızın dünyamızı göreceğiz bir sabah
göreceğiz ki
biz dunyamızı gerçekten görmemişiz daha
geceyi, gündüzü, yıldızları
görmemişiz hiç
tanışmaya komamışlar bizi güzelim dünyamızla.

öyleyse dostlar bırakın bu yalnızlıkları
bu umutsuzluklari bırakın kardeşler
göreceksiniz nasıl
güller güller güller dolusu
nasıl gül kokacağız birlikte
amansız, acımasiz kokacağız
dayanılmaz kokacağız nefes nefese.

Edip cansever

sıkışmışlık hissi

john overmars
Anksiyete halini özetleyen bir kelime.hareket alanı bulamamak.kitlenip kalmak gibi bir şey.eylemlerin kısır bir hali alması bazen erkenden uyanmak.beyin ağrısı.düşünceler düşünceler.kötü olasılıkların geçmiş deneyimlerden hareketle tahmin edilebilirliğinin verdiği o kasvetli bezgin hal.ilerleyememek sürekli engeller kör tuzaklar dolambaçlar içinde aklın pusulası bile şaşırınca böyle hisseder insan.bu rutinleşirse sıkışık bir yaşam tarzına dönüşür.geçmiş artık çok geride özlenen gelecek çok belirsiz ve olasılıksız iyi ihtimallerle dolu bugünse çok cimri ve poker yüzlü.sıkışmak diye bir his varsa böyle bir şey olsa gerek.büyüdükçe kirlenen bu dünyada organik bir güven hissi yaşamak zor.

sıkışmışlık hissi

ihtiras limani
insan her şeye her yere bakabiliyor da insanların yüzüne bakamayınca, yüzüne bakacak insan bulamayınca ya da yüzlerden kaçınca, bütün dünya kendi üstüne çökmüş gibi hissediyor. insanoğlunu, toplumu reddetmek çok zor bir iştir. insanın doğasına da aykırı zaten. fakat bunun yokluğu iç gücünüze göre sizi ya sertleştirir ya da bir kutu kola şişesi gibi ezip hacimsizleştirir. veya büyük basınç altında içinizdeki elmas ışıldayıverir.

sözlükte değerli olduğunu düşünmek

fiorabella
t: bazılarının yapay mutluluk kaynağı olan hede.

Modern tıbbın babası paracelsus der ki;
"her şey zehirdir ve hiçbir şey zehirsiz değildir. yalnız dozunda alınan şeyler, zehir olmaktan çıkar."
20. Yy'ın en büyük ve en önemli buluşlarından biri internet. 21. Yy'da cüzi bir fiyat karşılığı erişim sağlayabiliyorsun. Sonrasında ise bu sana bir dünya hizmet sunuyor. Ama paracelsus ne demişti? "Dozunda alınan şeyler zehir olmaktan çıkar."
Bir genelleme yapacak olursak, Türkiye'de yaşayan belirli bir kesim insanlar için "interaktif sözlük" bir habitus.
Dozunda alamayanlar için yan etkileri de mevcut.

Bir şeyler yazmak için ve bir şeyler okumak için yaratılmış bir platform. Ama insanların arzu ve hedonistliği doğrultusunda evrilmiş durumda.
Nasıl bir evrilme?
Okunması, eleştirilmesi için yazılmıyor artık. Artı alsın, favorilensin, benim ne kadar çok sayısal değerim olduğunu bana yansıtsın kafi.

Artık duyguları hiçbir ehemmiyeti olmayan sayısal veriler kontrol eder oldu.
Sonrasında ise eskiden yaş demek tecrübe ve bunun getirisi olan olgunluk demekti.
Yanlış doz zarardır diyen paracelsus gibi bu internetin bir başka zararı da kavramları ortadan kaldırmak oldu.
30-40 yaşındaki insanlar ben onla küstüm, bunu görmezden geldim, şunu umursamadım lafları eden ilkokul bebeleri gibi davranır oldu.

Hiç düşündüler mi? Kimin umurunda? Sen onu görmezden gelince görmezden gelinen şahıs duşun altında bir buçuk saat hıçkıra hıçkıra mı ağladı zannediyorsun?
İşte hep bu sözlük camiasındaki sayısal verilerin şişirdiği bir iğne darbesi ile yerle yeksan olacak olan şişirilmiş izafi egolar, koca koca insanları bir ekrana kilitliyor ve var olan sayısal verinin çokluğu ya da azlığı ile doğru orantılı olarak kendini önemli ya da önemsiz hissettiriyor.

aşkabat

zorya polunochnaya
uçak iniş için anons verdiğinde eğer gece vakti şehre iniş yapıyorsanız ışıl ışıl bir manzarayla karşılaşırsınız fakat şehre girdiğiniz bunun sadece bir göz boyama olduğunu, yeni inşa edilen zevksiz mermer rezidanslar ve hükümet binalarının sadece rejimin gücünü yansıtması için yapıldığını görürsünüz.

tipik bir eski sovyet şehri gibi bir şekilde eğlenmeye, yaşamaya çalışan insanlarla dolu ruhsuz bir yerleşimdir.

cinsiyet belası

nalbantyani bezirgan
özgün adıyla "gender trouble: feminism and the subversion of identity" yani "cinsiyet(toplumsal cinsiyet aslında) belası: feminizm ve kimliğin altüst edilmesi" isimli 1990 yılında yayımlanan bir Judith Butler kitabı.
Judith Butler toplumsal cinsiyetin anlamını kendi pratiğinin önvarsayımlarıyla sınırlandıran her feminist kuramın aslında feminizmin içinde dışlayıcı cinsiyet normları oluşturduğunu ve bunun da homofobik sonuçlar doğurduğuna inan bir kuramcı olarak toplumsal cinsiyet için bir imkan sahası yaratmak ve bunu dikte etmeksizin yapmak amacıyla bu metni yazmıştır.
cinsiyetin doğallığını sorgulayan yönüyle cinsiyetin performatif yönüne dair birçok sav vardı metinde. bununla birlikte yeni yeni feminizm okumaları yapan kişiler için de birçok referansın olduğu, kitabın 1999 baskısında yazmış olduğu önsöz ile de kitabı yazdıktan sonraki 9 sene içerisinde ve dahi öncesinde çalışma yapmış birçok kuramcıya atıfta bulunuyor ve görüşlerini birçok yapıcı yönden eleştiriyor.
Kitabın geri kalan kısmında da ana ve alt başlıklarla birlikte
cinsiyetin, toplumsal cinsiyetin ve arzunun öznelerini, feminizmin politiğe bakan yönünü, Freud'un gender melankolisinden, Foucault'a birçok şeyi okuyucuya sunuyor.
Tek eleştireceğim nokta dilinin zorluğudur. Gerçekten tüketimi kolay olmayan bir kitap.

12 ocak 2018 kendini yakmak isteyen adam

fiorabella
birkaç gün sosyal medyayı ve haber sitelerini oyalayıp unutulacaktır. böyle olmadı mı? 2.5 aylık bebe açlıktan ölmedi mi? saysam bir sürü böyle olay var. ne oldu? hiçbir şey. ekonomimiz iyiye gidiyor denilerek yapılan algı oprerasyonunun tam tersine millet geçim savaşında boğuluyor. o bahsedilen paralar ise göbeğini kaşıyan adamların kasalarında. kendimizi yaksak, assak, zincirlesek bile faydası olmayacak.

çoban yıldızı

icgqhs

teoman'ın seslendirdiği efsane şarkılardan biri. her şarkının yeri başka ama bu çok başka.


Yüzme bilmeden
Daha deniz görmeden
Hiç güneşte yanmadan
Şimdi ölmek istemem
Bir kalbi sarmadan

Aşkı tatmadan daha
Onla sarhoş olmadan
Hiç sevişmeden daha
Şimdi ölmek istemem
Daha hiç gülmeden

Çoban yıldızı
Sen benle kaal
Çoban yıldızı
Hep benle kal
Zamanın varsa

Ben hiç kimsem olmadan
Tepeden tırnağa ona
Hiç sarılmadan
Şimdi ölmek istemem
Kalbine dokunmadan

Hadi al götür beni
Hala benimmişler gibi
Evime yurduma
Taze meyve tatları
Yağmurlarında

Çoban yıldızı
Sen benle kaal
Çoban yıldızı
Zamanın varsa
Biraz daha

the pianist

fiorabella
çarpıcı bir hikaye ve muhteşem bir oyunculuğun sergilendiği, roman polonski'nin 2002 yılı yapımı muhteşem filmidir. Wladyslaw Szpilman'ın otobiyografik hayat hikayesini anlattığı "piyanist" kitabından senaryolaştırılmıştır.
başta 2003yılında en iyi erkek oyuncu, en iyi yönetmen dallarında oscar ödülü almıştır. ayrıca oyuncu, senaryo, müzik, yönetmen gibi dallarda bafta, cesar, goya ödüllerine de layık görülmüştür.
adrien brody bu film için yaklaşık 30 kilo vermiştir. diğer nazi konulu filmlerden farklı olarak Szpilman'ın gözünden acımasızlığı, savaşı, hayatta kalma mücadelesini bir gözlemci gibi izleybildiğiniz farklı bir filmdir.
soundtacki ile de unutulmaz filmler arasına girmiştir. polonski filmde kendisi gibi polanya'lı olan besteci chopin'in "mazurka in a minor" eserini Szpilman'ın kendi orjinal kaydı ile kullanmıştır.

hayat güzeldir

fiorabella
orjinal adı "la vita e bella" olan filmdir. yönetmen koltuğundaki roberto benigni aynı zamanda filmin başrol oyuncusudur. savaşın kötü ve çaresiz yüzünü izleyiciye gösteren, nazi kampındaki kötü olayları çocuğuna bir oyun gibi gösteren babanın hikayesidir.
film 1999 yılında en iyi erkek oyuncu, en iyi film müziği, en iyi yabancı sinema dallarında oscar almıştır. ayrıca bafta başta olmak üzere bir çok ödüle de layık görülmüştür.
baba ve oğul arasında geçen replik.
- buraya köpekler ve yahudiler giremezmiş.
+ Bu dükkanın sahibini tanırım, köpeklerden korkar. Senin korktuğun bir hayvan var mı?
- Örümcek.
-O zaman biz de dükkanımızın kapısına Örümcekler ve Vizigotlar giremez yazalım.

şöyle güzel bir müziğe sahiptir.

yetersizlik duygusu

avni
"her işi yaparım" diyenlerle, bakarız, yaparız, hallederiz diyenlerden çok çekmiş biri olarak bu tarz insanların benden uzak inandıkları her neyse ona yakın olmalarını temenni ediyorum.
demem o ki bir kişinin bu haleti ruhiyede olduğunun belirteçlerinden biri de yeterli olduğunu anlatmaya çalışan yukarda örnek verdiğim kalıplardır. ne istediğini, ne yapabileceğini bilen kişi yuvarlak cümleler kullanmaz. net olur.
elbette her insanın çaresizlikle dönem dönem istemeden içine düşebileceği durumdur. yadırgamıyorum.
ha diyeceksiniz ki madem çaresizliklerini biliyorsun, anlıyorsun. neden benden uzak dursunlar diyorsun? cevabım net. hayat çok acımasız. acıdığın zaman acınacak duruma düştüğünü çok geç farkına varıyorsun. sikmişim iyiliğini. iyilik yapacaksan gerçekten ihtiyacı olana balık verme elinden geliyorsa balık tutmayı öğret. artık felsefem bu.

sevgi ve nefret

ontolojik sancilarimin merhemi
Bir kadın bir erkeğe dedi, “ seni seviyorum” ve adam dedi, “sevgine layık olmak, yüreğimdedir.”

Ve kadın dedi, “ sen beni sevmiyor musun ?” Ve adam ona baktı yalnızca, ve hiçbir şey söylemedi.

Ardından kadın bağırdı, “ senden nefret ediyorum.” Ve adam dedi, “ o zaman nefretine layık olmak da yüreğimdedir.”

hayal etmek

john overmars
Bir tür mastürbasyon sevmiyorum bu yüzden hayal kurmayı.düşsel evrende kendi dünyanın idealini dizayn etmek.hayallerimin çoğunu gerçekleştiremedim çoğu zaman.o yüzden olan ve olası olan üzerine rutin ve haddini bilen motivasyonlarla eylem halinde olmak daha rasyonel.

kendini keşfetmek

ontolojik sancilarimin merhemi
geçenlerde bu konuya dair bir arkadaşımla konuşurken şöyle bir şey dedi farkında olmadan, "senin içinde olan, keşfetmeye çalıştığın şey de zaten dış faktörlerin etkisinde oluşuyor bu yüzden de ne olduğunu keşfetmek yerine istediğini zannettiğin her neyse ona inandırıp kendi kendini yaratıyorsun."


Bu bakış açısı, neredeyse psikanalizin gelişmeye başladığı 1920'li yılların insana bakış açısını andırıyor. kendi kendini yaratan insanın büyük bir yenilgiye uğradığı zamanlar bunlar. özellikle freud'un "bilinçdışı" kavramıyla birlikte (ki soren bunu daha kendi zamanında sezgisel olarak keşfetmiş gibiydi), insan dediğimiz şeyin aslında tahammül edemediği sırlarla birikte var olduğunu anladık. hepimiz iyi birer sır saklayıcıyız. sır saklayamaz hale geldiğimizde antidepresan kullanır, analiste gideriz. işte bu anlamda kendini tanımak veya keşfetmek aslında imkansız. çünkü ne olursa olsun, insanın kendisine dair bilmeye tahammül edemeyeceği şeyler var ve bunlar, "bilinmemeleri için" bilincin dışında istif ediliyorlar. sokrates "kendini bil." öğretisini yankılarken, freud bir anti-sokrates yaratıyor bu söylemle. hayatın bir keşif değil, yüzleşme senaryosu olduğunu söylüyor. dolayısıyla "dış faktörler" diye tanımlana etkeni öteki veya diğerleri olarak ele alırsak, bir noktada haklı hale geliyor. öteki hep bir tahammül meselesi, hep biçimi belirleyen sınır gibidir bu açıdan.

soren'a gelince, onun içebakış kavramı dışa bağlı değil. doğuştan bir yönelimden bahseder hep; benim gibi içine kapanık insanların, aslında doğuştan bu yönelimi taşıdığını söyler. ancak ben bunun, ötekini ya da dış faktörleri, extrovert bir insanın ünlediğinden daha şiddetli bir şekilde ünlenmek anlamına geldiğini düşünüyorum. bilemeyiz, belki de soren'ın yönelimi gerçek bir içten kaynağa sahiptir...

kadınlar ne ister

john overmars
bir kadın görürsün.gözleri elleri ve sözleri sıcak davetkar ve sevgi doludur.biraz muabbet eder.hoş bir sohbet olur.ertesi gün yabancı gibi davranabilir.bazen hiç beklemediğin bir an tutkulu şeyler de söyleyebilir.uzun süre peşinden koşar sen vazgeçmeyeceğini sanırsın gider başkasıyla çıkmaya başlar.peşinden koştuğunu zamanları hatırlatınca da sadece arkadaştık der.bazen ilgiden bunaltırlar.ya da tamamen ilgisiz suspus olurlar. Bazen biriyle tanışırsın.iki saat ablanmış 2 3 saat sevgilinmiş bikaç gün sonra da patronunmuş gibi davranabilir.anlam veremezsin. Kadınlar hep beni korkutur bu açıdan.tutarlı şeyler pek yaşayamadım açıkçası.sorgulamıyorum.demek ki ben yetersizim.özellikle birini aradığım zamanlar da oldu hiç aramadığım zamanlar karşıma çıkanlar da ama sonunda hep bi kazık yedim.hepsi ağzım da ayrı kekremsi bi tat bıraktı.çözmeye çalışmıyorum.sadece soru işaretleri oluyor kafada o kadar.

aşk

john overmars
Aşk nedir bilmem ben.tanrı gibi sürekli insan zihninide yaşadıkları ve zamanla değişen bir kavram.birini tutkuyla sevince kıskanç ve öfkeli oluyorum.bu sevgi yerini daha şefkat dolu bir sevgiye bırakınca çocuk gibi oluyorum.öyle sevmeye başlıyorum.kızmıyor sorgulamıyor hoşuma gitmeyecek bir şey yapsa bile tutkulu zamanlarımdaki gibi sert çıkıp hesap sormuyorum.çünkü incitmek istemiyorum.aşk bu açıdan aşırı bir duygu.sevgi daha insancıl gibi.

kalemle yazmak

john overmars
Lis ve ortaokulda kompozisyon yazardım.iyi sayılırdım.genelde en yüksek notu alırdım.ingilizce writing sınavlarında da öyle.insanlar yazdıklarımı farklı bulurdu.ne zaman kalemi bırakıp klavyeyle bir hikaye bir deneme yazayım dedim gün geçtikçe fark ettim ki, kalemle yazdığım gibi yazamıyordum.kalemle yazmak duygu ve düşüncülerin aracısız doğrudan temasla dile dökülmesi gibi gelir bana. Kalemle insan parmağı arasında organik bir bağ var gibi.klavyede asla tam olarak kendimi ifade etme gücünü bulamadım o açıdan.

başkasının mutluluğu için onun istediği biri olmak

fiorabella
üzerine olmayan bir elbiseyi giymeye çalışmak gibidir. o mutlu olacak diye onun istediği forma girmek iki tarafa da mutluluk getirmez. özellikle ikili ilşkilerde birinin değişmesini istemek ve onu kendi istediğin kalıba sokmak köle- efendi durumuna getirir. bir süre sonra aradaki ilgi kaybolur. çünkü o artık kendi düşüncelerini değil senin onu soktuğu formun yani duymak istediğin cevapları ve davranışları sergiler. içtenliği ve kendiliği ortadan kalkar. bir insana verilecek en büyük değer ve sevgi onu olduğu gibi kabul etmektir.

ilgi manyağı

fiorabella
sanal mecralarda ve sosyal ağlarda çok gürülendir. ya bir görüşle, ya marjinal duruşla vs vs zilyon tane şekli vardır. hayatları like butonuna bağlıdır. hastaneden resim atanı, ped alıp paketini paylaşanı, dudak büzüp ördek ağız pozvereni say say bitmez. dünya sağlık örgütünün geçen günlerde yaptığı bir açıklamayı okudum. dünya genelinde internet kullanıcılarından deneklerle yaptıkları araştırmalar sonucu oyun ve like bağımlılığının ruhsal bozukluk olarak görülmesine karar vermişler. oyunlarda level atlayamayan, like ve takipci sayısı azalan, youtube kanallarında abonesi az olanlar gibi kullanıcıların intihar ettikleri ve intihara meyilli oldukları gözlemlenmiş.
sanal like butonlarının bir getirisi yok. dislike butonlarının bir götürüsü omadığı gibi. ilgiyi sanaldan beklemek yerine beyin nöronlarına snaps yapmanın bir yolunu bulsalar çok daha mutlu olurlar.

zengin itiraf

john overmars
Ne eğlenmenin ne çalışmanın hakkını verdim.korkaktım.tam özgüvenim yükselmişti ki hayat özgüvenli olmamı sağlayacak her şeyi elimden aldı.ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.insanların öyküleri bana çok yabancı hiç kimsenin öyküsünde kendi yaşadığım şeyleri göremedim.bu insanı iyice uzaylı hissettiriyor.zaman iyi hissederken hızlı kötü hissederken yavaş gidiyor.şu an saat donmuş vaziyette.ritimsiz bir hayat işte. İntihar ikliminde hangi mevsim bahar gelir ki.neyi umut edeyim.çabalıyorum da noluyor.

umutsuzluk

john overmars
Sarhoş olmak bile artık iyi gelmiyor ya da artık kafam güzel olamayacak kadar kötü.işte orası umutsuzluğun başkenti.etki tepkisiz.tepki etkisiz.sadece akıyor zaman bir mezar taşı yazısı olana dek yokluk içinde; küçük umut kırıntılarıyla kendini kandırmak.didinip didinip yine yerinde saymak.

absolution

cisi gelen sanat tarihcisi
Muse'un, 29 Eylül 2003'te çıkan 3.stüdyo albümü.

zenginsozluk.com/foto
Origin of Symmetry gibi bir şaheserden sonra "Zamanımız henüz dolmadı, daha iyi işler yapacağız" dercesine çıkan bir albüm.

Amerikalılar sevemiyor böyle müziği, ağır gelir bu mangafalara dercesine, önce birleşik krallık, 6 ay kadar sonrasında ABD'de çıkmış olması da hoşuma giden detaylardan biri.

zenginsozluk.com/foto
1 Intro
2 Apocalypse Please
3 Time Is Running Out
4 Sing for Absolution
5 Stockholm Syndrome
6 Falling Away with You
7 Interlude
8 Hysteria
9 Blackout
10 Butterflies and Hurricanes
11 The Small Print
12 Fury" (Japon versiyonundaki ek şarkı)
13 Endlessly
Thoughts of a Dying Atheist
Ruled by Secrecy

zenginsozluk.com/foto

konuşmamak

ontolojik sancilarimin merhemi
Susmak.

çoğu durumda konuşmamayı seçerek kendimizi cezalandırıyoruz ve bunun farkında olamıyoruz hatta. konuşmak çoğu kez iğrenç bir şey olsa da bazen iyi hissettiriyor, özellikle doğru şeyler söylemesini bilen biriyle olursa. insanlar bunun için psikanalistlere kucak dolusu para döküyor. ne için? gerçek anlamda konuşabildikleri için. yazıp yazıp kendimize ayırdığımız sayfalar bu anlamda bizi zehirliyor olabilir. onların dışarıda bir yankı bulması belki bir şeyleri daha ilginç kılar.