confessions

aragorn

1. nesil Yazar - Geleceği parlak

  1. toplam entry 102
  2. takipçi 8
  3. puan 1212

duş jeli vs sabun

poseidon
duş jelleri, şampuanlar, kremler zart zurt... yüksek oranda kimyasal içerirler. o burnunuza güzel gelen meyve kokuları falan da işte bu kanserojen kimyasallar ile üretilmiş yapay kokulardır. genellikle yaptıkları şey cildinizdeki ölü derileri (evet vücut kiri dediğiniz şey aslında büyük oranda budur) kimyasal olarak çözerek yumuşamalarını sağlamaktır. bu sebepten ötürü banyo esnasında bol bol keselenmenize ve durulanmanıza rağmen bazen cildinizde kayganlık ve tam temizlenmemişlik hissedersiniz. ve evet kimyasal olarak organik çözücü olduklarından sebep çoğunlukla kanserojenlerdir.

ananevi sabunlar misal zeytinyağı sabunları... peki bu amcalar ne yapar? bu amcalar çözücü değillerdir. cildinizin dokusu ile elektro-kimyasal olarak yapışırlar. herhangi bir organik dokuyu eritmez, çözmezler. içerisinde kimyasallar olmadığı için kozmetikler kadar güzel kokmazlar. ancak cildiniz tarafından tahliye edilmiş organik çöplerinize (ölü derilerinize) sıkı sıkıya yapıştıkları için mükemmel bir temizlik sağlarlar. bunları kullandıktan sonra asla kayganlık hissi, yumusak ve kaygan bir tabaka falan hissetmezsiniz. hissettiğiniz şey tam bir temizlik, nefes alan, diri ve canlı bir deridir. ayrıca sizi kanser yapmazlar...

benden söylemesi, bu da buralarda dursun :d

aşkabat

zorya polunochnaya
uçak iniş için anons verdiğinde eğer gece vakti şehre iniş yapıyorsanız ışıl ışıl bir manzarayla karşılaşırsınız fakat şehre girdiğiniz bunun sadece bir göz boyama olduğunu, yeni inşa edilen zevksiz mermer rezidanslar ve hükümet binalarının sadece rejimin gücünü yansıtması için yapıldığını görürsünüz.

tipik bir eski sovyet şehri gibi bir şekilde eğlenmeye, yaşamaya çalışan insanlarla dolu ruhsuz bir yerleşimdir.

öğrencilik

poor
keyif alınması gereken bir dönem.

tabi kişiden kişiye değişir ama genellikle hayatla ilgili en az sorumluluğun olduğu dönem öğrenciliktir. en azından henüz kyk borcu kapınızı çalmamıştır. bu bayram muhabbeti kısmını geçeceğim. hani uzun uzun konuşulan klişe kısmını. hani bu "öğrencilik rahat abi ya. canın mı istemedi? vur kafayı. 4 hafta devamsızlık hakkın var. çalışırken öyle değil." kısmını.

asıl işiniz öğrenmek olarak görülür toplum tarafından. esasında bu müthiş bir şey değil mi ya? insan hayatında mesleki, bilimsel, pratik veya gerekli, gereksiz onlarca şey öğreniyor. işte bir sürü siyaset kuramları, insan ilişkilerine dair şeyler, sayısal veriler, newton beşiğinin ilkeleri, ilk tiyatro oyunu, 2.mahmut ıslahatları, köklü sayılarla işlem yapmak, perspektif, harfler, diferansiyel denklemler... veya bambaşka şeyler. domatesin iyisi nasıl seçilir, romantik bir ilişki ihtimali yaratmak için nelere dikkat edilmeli, ekmeğe jiletle nasıl çizgi atılır, gömlek ütüsü nasıl yapılır, çamaşır yıkarken ne kadar yumuşatıcı kullanılır...

ya bakın enfes bir şey. öğrencilik bitip çalışmaya başladığınız gün artık ana hedefiniz öğrenmek olmuyor. gün içerisinde onlarca şey yine öğreniyorsunuz ama öğrenmek sizin varoluş sebebiniz olmaktan çıkıyor artık. insanlar sizi öğrenme durumunuzla tanımlamıyor. bu ek bir mesai oluyor.

işin özü özeti öğrenciyken bir yerlerde çalışan insana saygı duyulurken, çalışırken öğrenen insan herhangi birisi oluyor.

dilek özçelik

bonnie
belli ki şahsa değil makama iletmek istedikleri varmış. ortada bir sorun var ve bu sorun üç beş kuruşla değil, makamlar aracılığıyla yani devlet eliyle çözülmesi gereken bir sorun.

makamlar gelip geçicidir elbette ama o makamlara da gerçekten işinin ehli insanlar oturmalı. çünkü diğer türlüsü her dakika bir kayıptır.

onurlu duruşuyla yaşamış dilek. ne mutlu ona. bu gece bir öküz oturdu içime. üzüldüm çok.

cinsiyet belası

nalbantyanibezirgan
özgün adıyla "gender trouble: feminism and the subversion of identity" yani "cinsiyet(toplumsal cinsiyet aslında) belası: feminizm ve kimliğin altüst edilmesi" isimli 1990 yılında yayımlanan bir Judith Butler kitabı.
Judith Butler toplumsal cinsiyetin anlamını kendi pratiğinin önvarsayımlarıyla sınırlandıran her feminist kuramın aslında feminizmin içinde dışlayıcı cinsiyet normları oluşturduğunu ve bunun da homofobik sonuçlar doğurduğuna inan bir kuramcı olarak toplumsal cinsiyet için bir imkan sahası yaratmak ve bunu dikte etmeksizin yapmak amacıyla bu metni yazmıştır.
cinsiyetin doğallığını sorgulayan yönüyle cinsiyetin performatif yönüne dair birçok sav vardı metinde. bununla birlikte yeni yeni feminizm okumaları yapan kişiler için de birçok referansın olduğu, kitabın 1999 baskısında yazmış olduğu önsöz ile de kitabı yazdıktan sonraki 9 sene içerisinde ve dahi öncesinde çalışma yapmış birçok kuramcıya atıfta bulunuyor ve görüşlerini birçok yapıcı yönden eleştiriyor.
Kitabın geri kalan kısmında da ana ve alt başlıklarla birlikte
cinsiyetin, toplumsal cinsiyetin ve arzunun öznelerini, feminizmin politiğe bakan yönünü, Freud'un gender melankolisinden, Foucault'a birçok şeyi okuyucuya sunuyor.
Tek eleştireceğim nokta dilinin zorluğudur. Gerçekten tüketimi kolay olmayan bir kitap.

mutsuzluğa da var mısın

number eleven
bukowski "hayata mutlu olmak için gelmediğini kabul ettiğinde mutlu olmaya başlıyorsun" demiş. mutluluk, bir hedef değil, bir süreçtir, bir andır. öyle kovalayarak, hedefleyerek ulaşılabilecek bir şey değildir. dolayısıyla benim için anlamsız bir sorudur.

sağcı mizah

bonnie
yapısı itibarıyla olmayacak mizahtır. çünkü sağ iktidar yanlısı demektir. ve yapacakları asla güldürmez.

edit: güldüren başlıktır tanımım silinmiştir. ironiyi anlamayan nesle aşina değiliz!

12 ocak 2018 kendini yakmak isteyen adam

fiorabella
birkaç gün sosyal medyayı ve haber sitelerini oyalayıp unutulacaktır. böyle olmadı mı? 2.5 aylık bebe açlıktan ölmedi mi? saysam bir sürü böyle olay var. ne oldu? hiçbir şey. ekonomimiz iyiye gidiyor denilerek yapılan algı oprerasyonunun tam tersine millet geçim savaşında boğuluyor. o bahsedilen paralar ise göbeğini kaşıyan adamların kasalarında. kendimizi yaksak, assak, zincirlesek bile faydası olmayacak.

çoban yıldızı

icgqhs

teoman'ın seslendirdiği efsane şarkılardan biri. her şarkının yeri başka ama bu çok başka.


Yüzme bilmeden
Daha deniz görmeden
Hiç güneşte yanmadan
Şimdi ölmek istemem
Bir kalbi sarmadan

Aşkı tatmadan daha
Onla sarhoş olmadan
Hiç sevişmeden daha
Şimdi ölmek istemem
Daha hiç gülmeden

Çoban yıldızı
Sen benle kaal
Çoban yıldızı
Hep benle kal
Zamanın varsa

Ben hiç kimsem olmadan
Tepeden tırnağa ona
Hiç sarılmadan
Şimdi ölmek istemem
Kalbine dokunmadan

Hadi al götür beni
Hala benimmişler gibi
Evime yurduma
Taze meyve tatları
Yağmurlarında

Çoban yıldızı
Sen benle kaal
Çoban yıldızı
Zamanın varsa
Biraz daha

anlaşılamadan ölmek

kozmos
Ölenler ölümü bilmez, ölüm kalanlar içindir Denilse de, hala yaşayan biri bu konuda pek tabii düşünebilir, korkabilir.

Ölüm her ne kadar kalanlar için anlam sahibi ise de, ölmeden önce, hala hayatta olan birinin hissedebileceği bir korkudur. Benim korkularımdan biri ayrıca. Goygoycu, içi pek de dolu olmayan, ne bileyim munzur bir piç olarak anımsanmak, hatırlanmak ya da böyle biri gibi tanınmak dolayısıyla da tam anlaşılamadan ölmekden korkuyorum sözlük.

-E öylesin amına Koyim?
Öyleyim de abicim, akılda öyle kalmak, ne bileyim güzel olsa da tam manayı ihya etmiyor be.

Ayrıca;
“Dünyada mevzubahis edilmekten daha kötü bir şey varsa o da mevzubahis edilmemektir...”

ılımlı islam

feminen
ben deistim diyememenin diğer adıdır!

gerçek islamı merak ediyorsanız, kur'an'ı okuyun; diyaneti takip edin; ve en önemlisi gerçek islam'ın yaşandığı arabistan, pakistan, malezya gibi ülkelere bakın! ciddiyim, gözlemleyin, analiz edin; zihniniz ve beyniniz her şeye yetecek güçte!

çanlı kilise

mirkut
mersin'in narlıkuyu beldesinde yer alan kilisedir. yapı hakkında neredeyse hiçbir bilgi yok denilebilir. halihazırda her tarafını ot ve çalılar kaplamış şekilde. yanı başına hatta bir kısmını yıkarak cami inşa etmeyi de kendimize görev bilmişiz. koskocaman beldede başka yer yok gibi.

necmi kadıoğlu şok görüntüleri

feminen
yazmayayım dedim, ama dayanamadım!

arkadaşım, adamın makam odasında özeli ifşa edilmiş, bundan daha sıkıntılı bir durum olabilir mi? artık, lüks markaların mağazalarında giyim kabinlerinin içinde kamera olmadığının garantisini kim verebilir size? bir tek ben mi soyunuyorum da endişe duyuyorum? bu videonun çekilmesi ayrı sorun, eğer ki doğru ise şantaj unsuru olarak kullanılması çok ayrı sorun!

oda onun odası, onun iş alanı! ister seks yapar, ister hayvan besler, kime ne? evli mi bilmiyorum ama, bu konuda hesap vermesi gereken ve özür dilemesi gereken tek kişi, hayatına dahilse eşi/sevgilisidir! sanki hiç kütüphanede ya da ofiste seks yapmak istememiş gibi konuşuyorsunuz ya, ben üzülüyorum gençliğinize!

the pianist

fiorabella
çarpıcı bir hikaye ve muhteşem bir oyunculuğun sergilendiği, roman polonski'nin 2002 yılı yapımı muhteşem filmidir. Wladyslaw Szpilman'ın otobiyografik hayat hikayesini anlattığı "piyanist" kitabından senaryolaştırılmıştır.
başta 2003yılında en iyi erkek oyuncu, en iyi yönetmen dallarında oscar ödülü almıştır. ayrıca oyuncu, senaryo, müzik, yönetmen gibi dallarda bafta, cesar, goya ödüllerine de layık görülmüştür.
adrien brody bu film için yaklaşık 30 kilo vermiştir. diğer nazi konulu filmlerden farklı olarak Szpilman'ın gözünden acımasızlığı, savaşı, hayatta kalma mücadelesini bir gözlemci gibi izleybildiğiniz farklı bir filmdir.
soundtacki ile de unutulmaz filmler arasına girmiştir. polonski filmde kendisi gibi polanya'lı olan besteci chopin'in "mazurka in a minor" eserini Szpilman'ın kendi orjinal kaydı ile kullanmıştır.

hayat güzeldir

fiorabella
orjinal adı "la vita e bella" olan filmdir. yönetmen koltuğundaki roberto benigni aynı zamanda filmin başrol oyuncusudur. savaşın kötü ve çaresiz yüzünü izleyiciye gösteren, nazi kampındaki kötü olayları çocuğuna bir oyun gibi gösteren babanın hikayesidir.
film 1999 yılında en iyi erkek oyuncu, en iyi film müziği, en iyi yabancı sinema dallarında oscar almıştır. ayrıca bafta başta olmak üzere bir çok ödüle de layık görülmüştür.
baba ve oğul arasında geçen replik.
- buraya köpekler ve yahudiler giremezmiş.
+ Bu dükkanın sahibini tanırım, köpeklerden korkar. Senin korktuğun bir hayvan var mı?
- Örümcek.
-O zaman biz de dükkanımızın kapısına Örümcekler ve Vizigotlar giremez yazalım.

şöyle güzel bir müziğe sahiptir.

yetersizlik duygusu

avni
"her işi yaparım" diyenlerle, bakarız, yaparız, hallederiz diyenlerden çok çekmiş biri olarak bu tarz insanların benden uzak inandıkları her neyse ona yakın olmalarını temenni ediyorum.
demem o ki bir kişinin bu haleti ruhiyede olduğunun belirteçlerinden biri de yeterli olduğunu anlatmaya çalışan yukarda örnek verdiğim kalıplardır. ne istediğini, ne yapabileceğini bilen kişi yuvarlak cümleler kullanmaz. net olur.
elbette her insanın çaresizlikle dönem dönem istemeden içine düşebileceği durumdur. yadırgamıyorum.
ha diyeceksiniz ki madem çaresizliklerini biliyorsun, anlıyorsun. neden benden uzak dursunlar diyorsun? cevabım net. hayat çok acımasız. acıdığın zaman acınacak duruma düştüğünü çok geç farkına varıyorsun. sikmişim iyiliğini. iyilik yapacaksan gerçekten ihtiyacı olana balık verme elinden geliyorsa balık tutmayı öğret. artık felsefem bu.

sevgi ve nefret

ontolojik sancilarimin merhemi
Bir kadın bir erkeğe dedi, “ seni seviyorum” ve adam dedi, “sevgine layık olmak, yüreğimdedir.”

Ve kadın dedi, “ sen beni sevmiyor musun ?” Ve adam ona baktı yalnızca, ve hiçbir şey söylemedi.

Ardından kadın bağırdı, “ senden nefret ediyorum.” Ve adam dedi, “ o zaman nefretine layık olmak da yüreğimdedir.”

soren kierkegaard

yevgeni onegin
Varoluşçu felsefenin kurucusu sayılan Danimarka'lı filozof .

Gerçekten çok değişik bir insandır . Kapalı cümleler ile okuru bambaşka dünyalara götürebilme yeteneğine sahiptir. Tabi kapalı olanı açmayanlar onu boş yazmış biri olarak görecektir; fakat onu anladıktan sonra güzellikler önünüze çıkmaya başlıyor.

Özellikle korku ve titreme adlı kitabında teolog yönü fazlasıyla ağır basıyor ve okuyucuyu cezbediyor. İbrahim peygamberi bu kadar olağanüstü anlatacağı belki onunda aklına gelmemiştir.

hayal etmek

john overmars
Bir tür mastürbasyon sevmiyorum bu yüzden hayal kurmayı.düşsel evrende kendi dünyanın idealini dizayn etmek.hayallerimin çoğunu gerçekleştiremedim çoğu zaman.o yüzden olan ve olası olan üzerine rutin ve haddini bilen motivasyonlarla eylem halinde olmak daha rasyonel.

kendini keşfetmek

ontolojik sancilarimin merhemi
geçenlerde bu konuya dair bir arkadaşımla konuşurken şöyle bir şey dedi farkında olmadan, "senin içinde olan, keşfetmeye çalıştığın şey de zaten dış faktörlerin etkisinde oluşuyor bu yüzden de ne olduğunu keşfetmek yerine istediğini zannettiğin her neyse ona inandırıp kendi kendini yaratıyorsun."


Bu bakış açısı, neredeyse psikanalizin gelişmeye başladığı 1920'li yılların insana bakış açısını andırıyor. kendi kendini yaratan insanın büyük bir yenilgiye uğradığı zamanlar bunlar. özellikle freud'un "bilinçdışı" kavramıyla birlikte (ki soren bunu daha kendi zamanında sezgisel olarak keşfetmiş gibiydi), insan dediğimiz şeyin aslında tahammül edemediği sırlarla birikte var olduğunu anladık. hepimiz iyi birer sır saklayıcıyız. sır saklayamaz hale geldiğimizde antidepresan kullanır, analiste gideriz. işte bu anlamda kendini tanımak veya keşfetmek aslında imkansız. çünkü ne olursa olsun, insanın kendisine dair bilmeye tahammül edemeyeceği şeyler var ve bunlar, "bilinmemeleri için" bilincin dışında istif ediliyorlar. sokrates "kendini bil." öğretisini yankılarken, freud bir anti-sokrates yaratıyor bu söylemle. hayatın bir keşif değil, yüzleşme senaryosu olduğunu söylüyor. dolayısıyla "dış faktörler" diye tanımlana etkeni öteki veya diğerleri olarak ele alırsak, bir noktada haklı hale geliyor. öteki hep bir tahammül meselesi, hep biçimi belirleyen sınır gibidir bu açıdan.

soren'a gelince, onun içebakış kavramı dışa bağlı değil. doğuştan bir yönelimden bahseder hep; benim gibi içine kapanık insanların, aslında doğuştan bu yönelimi taşıdığını söyler. ancak ben bunun, ötekini ya da dış faktörleri, extrovert bir insanın ünlediğinden daha şiddetli bir şekilde ünlenmek anlamına geldiğini düşünüyorum. bilemeyiz, belki de soren'ın yönelimi gerçek bir içten kaynağa sahiptir...

kadınlar ne ister

john overmars
bir kadın görürsün.gözleri elleri ve sözleri sıcak davetkar ve sevgi doludur.biraz muabbet eder.hoş bir sohbet olur.ertesi gün yabancı gibi davranabilir.bazen hiç beklemediğin bir an tutkulu şeyler de söyleyebilir.uzun süre peşinden koşar sen vazgeçmeyeceğini sanırsın gider başkasıyla çıkmaya başlar.peşinden koştuğunu zamanları hatırlatınca da sadece arkadaştık der.bazen ilgiden bunaltırlar.ya da tamamen ilgisiz suspus olurlar. Bazen biriyle tanışırsın.iki saat ablanmış 2 3 saat sevgilinmiş bikaç gün sonra da patronunmuş gibi davranabilir.anlam veremezsin. Kadınlar hep beni korkutur bu açıdan.tutarlı şeyler pek yaşayamadım açıkçası.sorgulamıyorum.demek ki ben yetersizim.özellikle birini aradığım zamanlar da oldu hiç aramadığım zamanlar karşıma çıkanlar da ama sonunda hep bi kazık yedim.hepsi ağzım da ayrı kekremsi bi tat bıraktı.çözmeye çalışmıyorum.sadece soru işaretleri oluyor kafada o kadar.

aşk

john overmars
Aşk nedir bilmem ben.tanrı gibi sürekli insan zihninide yaşadıkları ve zamanla değişen bir kavram.birini tutkuyla sevince kıskanç ve öfkeli oluyorum.bu sevgi yerini daha şefkat dolu bir sevgiye bırakınca çocuk gibi oluyorum.öyle sevmeye başlıyorum.kızmıyor sorgulamıyor hoşuma gitmeyecek bir şey yapsa bile tutkulu zamanlarımdaki gibi sert çıkıp hesap sormuyorum.çünkü incitmek istemiyorum.aşk bu açıdan aşırı bir duygu.sevgi daha insancıl gibi.

kalemle yazmak

john overmars
Lis ve ortaokulda kompozisyon yazardım.iyi sayılırdım.genelde en yüksek notu alırdım.ingilizce writing sınavlarında da öyle.insanlar yazdıklarımı farklı bulurdu.ne zaman kalemi bırakıp klavyeyle bir hikaye bir deneme yazayım dedim gün geçtikçe fark ettim ki, kalemle yazdığım gibi yazamıyordum.kalemle yazmak duygu ve düşüncülerin aracısız doğrudan temasla dile dökülmesi gibi gelir bana. Kalemle insan parmağı arasında organik bir bağ var gibi.klavyede asla tam olarak kendimi ifade etme gücünü bulamadım o açıdan.

the danish girl

yevgeni onegin
Tek kelime ile mükemmel bir biyografi filmidir.

Danimarkalı ressam einar wegener'ın ve kadın olduktan sonra aldığı isim olan Lili elbe'in trajik yaşamını konu edinir.

Özellikle erkek iken karısıyla yaşadıkları ve interseks olduğunu hissettikten sonra kadınsı duyguları yaşaması mükemmel bir şekilde izleyiciye aktarılmıştır.

Ressamı Eddie Redmayne mükemmel ötesi bir performansla canlandırarak dikkatleri üzerine çekmiştir.

Film Tom Hooper'ın yönetiminde 2015 senesinde çekilmiştir.

başkasının mutluluğu için onun istediği biri olmak

fiorabella
üzerine olmayan bir elbiseyi giymeye çalışmak gibidir. o mutlu olacak diye onun istediği forma girmek iki tarafa da mutluluk getirmez. özellikle ikili ilşkilerde birinin değişmesini istemek ve onu kendi istediğin kalıba sokmak köle- efendi durumuna getirir. bir süre sonra aradaki ilgi kaybolur. çünkü o artık kendi düşüncelerini değil senin onu soktuğu formun yani duymak istediğin cevapları ve davranışları sergiler. içtenliği ve kendiliği ortadan kalkar. bir insana verilecek en büyük değer ve sevgi onu olduğu gibi kabul etmektir.

ilgi manyağı

fiorabella
sanal mecralarda ve sosyal ağlarda çok gürülendir. ya bir görüşle, ya marjinal duruşla vs vs zilyon tane şekli vardır. hayatları like butonuna bağlıdır. hastaneden resim atanı, ped alıp paketini paylaşanı, dudak büzüp ördek ağız pozvereni say say bitmez. dünya sağlık örgütünün geçen günlerde yaptığı bir açıklamayı okudum. dünya genelinde internet kullanıcılarından deneklerle yaptıkları araştırmalar sonucu oyun ve like bağımlılığının ruhsal bozukluk olarak görülmesine karar vermişler. oyunlarda level atlayamayan, like ve takipci sayısı azalan, youtube kanallarında abonesi az olanlar gibi kullanıcıların intihar ettikleri ve intihara meyilli oldukları gözlemlenmiş.
sanal like butonlarının bir getirisi yok. dislike butonlarının bir götürüsü omadığı gibi. ilgiyi sanaldan beklemek yerine beyin nöronlarına snaps yapmanın bir yolunu bulsalar çok daha mutlu olurlar.

bırakıp gittin beni

bonnie
louis aragon' a ait bir şiir.
her okuyuşumda aradaki bazı dizelere takılarak yeniden yorumlamaya çalışıyorum, ne anlatmak istediğine dair farklı çıkarımlarda bulunuyorum. yalnızlığı anlatıyor sanki bazen, bazen terk etmeyi. bazen terk edilmeyi, bazen de uyumsuzluğu.

bırakıp gittin beni bütün kapılarda
bütün çöllerde tek başıma kodun
şafakta arayıp öğle vakti yitirdiğim
vardığım hiç bir yerde değildin
sensiz bir odanın sahrasını nasıl anlatsam
hiçbir şeyin seni andırmadığı bir pazar kalabalığını
denizde dalgakırandan da boş boşluğunu bir günün
seslenip de senden cevap alamadığım sessizliği

bırakıp gittin beni kalarak olduğun yerde hareketsiz
her yerde bırakıp gittin beni gözlerinle
düşlerin yüreğiyle bırakıp gittin beni
yarım kalmış bir cümle gibi bırakıp gittin
düşen hep ben oldum en küçük kımıldanışında senden

başını çevirdiğin için ağladığımı görmedin hiç
bana bakıp görmediğin için
ben yokken içini çektiğin için

ayağına düşen gölgene acıdın mı hiç sen