confessions

belgarion

1. nesil Sefil - arkadaş canlısı

  1. toplam entry 1030
  2. takipçi 15
  3. puan 11496

rezonans

ihtiras limani
eğer çift yönlü bir enerji iletimi varsa, doldur boşalt gibi ya da salınım gibi, bunun eşitlendiği anda rezonans başlar. aynı frekansta salınan bu iki akışbirbirini söndürmez veya bozmaz. o zaman bir tarafın genliği tepeye ulaşmadan diğeri devreye girmez. çok yüksek genliklere ulaşılabilir.

kozmos

moviebird
Kendisini ilk başta çıkartamamıştım ama ilginç bir şekilde yine karşılaştık. Bayağıdır birbirimizi tanıyoruz ve çok şey paylaştık. O bana kardeşlik etti ben de ona ablalık sonra üzücü bir olay gerçekleşti ve koptuk ama beni bırakmadı ve hep takip etti.
2018 ikimiz için de hayırlı olsun, eski günlerimiz gibi olsun hatta...

yazmak

monster degree
Günde en az bir miktar yapmadığımda ağzına kadar dolmuş, taşması ufak bir dürtüklemeye bakan bardak gibi hissettiğim eylem.

Bir gün yetilerimi kaybedersem ne yaparım bilemiyorum.

twitter'a yeni flood özelliği

monster degree
Twitter'ın bir tweetin maksimum karakter sayısını 140'tan 280'e çıkarmasından sonra gerçekleştireceğini duyurduğu yenilik.

Özellikle uzun bir metni karakter sınırına göre birden fazla tweete bölerek paylaşan kullanıcıların işlerini epey kolaylaştıracak olan özellikte tweet atarken yanlızca "+" butonuna basarak birbirine bağlı tweetler yazılabilecek. Yayınla dendiğinde ise, tüm tweetler hep birlikte ve sırasıyla yayınlanacak.

-> Kaynak <-

başkası için akbil basıp parasını almayan insan

monster degree
Ben değilim bu insan. Kötü biri miyim peki? Paragöz müyüm? Canavarın teki miyim? Hayır. Birinin akbil'inde yeterli bakiye olmayışını fakirlikle ve muhtaçlıkla karıştırmıyorum da ondan. Okuyun açıklıyorum.

Akbil'in boş olması demek, kişinin cebindeki parayı bir sebepten akbil bakiyesine çevirememiş olması demek, hepsi bu. Kapalı bir döviz bürosunun önünde cebindeki euro'yu tl'ye çevirememiş bir turist sizden euro'suna karşılık gelen tl tutarı vermenizi rica etse onun parasını almayıp cebinizdeki parayı adama hibe mi edersiniz? Neden edesiniz ki? Benim gözümde bu da tamamen aynı hesap.

Şahsen benim izmirim kart'ımda yeterli bakiye olmadığı zaman, yakınlarda dolum noktası da yoksa ya da dolduracak zaman yoksa, durakta bekleyenlerden benim yerime basmalarını rica ediyorum. Parasını almayı reddedenlerin ise bana dilenci muamelesi yaptıklarını düşünüyorum. Ben para dilenmiyorum çünkü, paramın izmirim kart bakiyesi cinsinden karşılığını rica ediyorum. Kendime yapılmasını münasebetsizlik saydığım şeyi bir başkasına neden yapayım ki? Geçerli birimden paraya sahip olmamak eşit değildir hiç paraya sahip olmamak. İlle de iyilik yapmak istiyorsanız yerine akbil bastığınız kişiden parasını çatır çatır alıp o parayı olduğu gibi bir sokak çocuğuna verirsiniz. Gerçek iyilik bu değil çünkü.

venüs

fiorabella
zühre ve çoban yıldızı isimleriyle de bilinen gezegendir. güneş sisteminde ikinci sırada yer alan venüs, farklı dönen tek gezegendir. güneş etrafında dönüşü 224 gündür. yüzey sıcaklığının diğer gezegenlerden yüksek olması, çıplak gözle görülen tek gezegen olması venüsü diğer gezegenlerden farklı kılar.
eski babil yazıtlarına göre M.Ö 1700'lü yıllarda gezegenin varlığının bilinmektedir. eski yunan medeniyetinde özel bir yere sahiptir. tanrıça aphrodite ile ilişkilendirilir. astrolojide gençliği, güzelliği, dişiliği, tutkuyu ve isteği sembolize eder.

feminen

keskin nisanci
öncelikle şunu söyleyeyim derdim tartışma çıkarmak değil ama hakkında bir iki kelam etmeden duramayacağım yazar.

kendisi islam dini'ne inanmıyor olabilir, islam dini'ni ve müslümanları sevmiyor olabilir, hiçbir sıkıntı yok bunlarda ve bu konudaki görüşlerini de özgürce söyleyebilir ama tavrı düşmanca olmamalı. taarruza geçerek derdini anlatmaya çalışmamalı.

islam dini ile ilgili istediği konuda fikir alışverişinde bulunmaya hazırız, konuşalım varsa eleştirelim ama tekrarlıyorum düşmanca bir tavır olmamalı. biz misyoner değiliz, burada kimseyi müslüman yapmaya çalışmıyoruz ya da islam çok süper gelsene demiyoruz. sadece inandığımız dine fütursuzca saldırılmasını kabul etmiyoruz. dediğim gibi saygı çerçevesi içinde her türlü fikir alışverişine hazırız.

şeytan diyor ki

monster degree
Akıldan geçen kötü fikirlerin dile gelirkenki girizgâh kalıbı. Hani bakın bunu söylüyorum ki birazdan ağzımdan çıkacakları ben söylüyorum sanmayın sakın. İşim olmaz benim.

Çünkü bizler hepimiz birer pirüpak orkideyiz, cennetten düşen pamuk parçalarıyız. Aklımızdan geçen ne kadar pislik varsa hep o şeytanın suçu, hep o diyor onları. Aaa olur mu hiç, biz düşünür müyüz hiç öyle şeyler? Pis şeytan, kaka şeytan, eh sana şeytan.

ukteydim doldum

monster degree
Zamanında mutasyona uğratılmış bir kalıp. Taaa başlıca eğlenceleri sözcüklerin doğru yazımlarının ağızlarını yüzlerini bükmek olan işsiz gençlerin zamanından kalma. Yoksa elbette ki bunun doğrusu buz gibi 'ukdeydim doldum'.

"Sözlük jargonu uğruna ya râb, ne diller çürüyor!
O diller çürürken ya râb, ne insanlar yalnızca mel mel izlemekle yetiniyor!"

meiguo

mia
çince'de (美国) tane tane çevirildiğinde 'güzel ülke' anlamına gelen ama bir bütün olarak 'amerika' manasını taşıyan sözcük. düşman oldukları diyara böyle bir isim koymaları insanı hayret ettirmiyor değil.

bitcoin

avni
takas aracı olarak kullanılır mı? güvenilir yatırım aracı mıdır? ihtiyat saikiyle mi elde tutulur? ya da her üçü birden midir? bilmem. benim bildiğim ya da sistemin bana öğrettiği anamalcı bu sistemde bir şeyin uzun vadeli değerini belirleyen sunum ve istem dengesidir. bu bağlamda bir şeyin uzun vadede değeri şu olacak falan demek tamamen spekülatiftir. diğer bir ifade ile kurguya dayanır. bir şeyin bundan bir yıl sonra alacağı değerini kestirmek kuru tahminden ibarettir. bu şeyin değeri için elinizdeki doneler ne denli inanılır, güvenilir ve kıymetli olursa olsun tahminin kesinliği de yoktur yaklaşıklılığı da. amerikadan başlayıp dünyaya yayılan emlak krizinin üzerinden henüz 10 yıl geçmedi ve kapitalist sistem bu tür krizleiri tarihi boyunca sürekli yaşıyor. durum buyken uzun vadeli fiyatını tahmin etmek kuru bir hayaldir. lotodan büyük ikramiye kazandığını, pokerde floş ruayel bulduğunu hayal etmek gibidir. at yarışında doğru ata oynadığından, iddaada maç sonucunu doğru tahmin ettiğinden emin olmaktan farkı yoktur gelecekteki fiyatını doğru tahmin ettiğini sanmanın.
spekülatif olmasa da bir kullanım değeri olan yüzlerce, binlerce seçenek varken ne idüğü belirsiz sanal bir şeye yatırım yapmak pek mantıkla bağdaşmaz. kumarı seven ya da kısa yoldan zengin olmak gibi hayalleri olan ve pek tabi buna ayıracağı parası olan için cazip bir seçenek olabilir.
kaldı ki değerini belirleyen reel paranın değerinin gelecekte ne olacağı da meçhul. kızılderili reisin dediği gibi beyaz adamın yeşil dolarları yemek zorunda kalacağı günlerin pek uzakta olmadığını da düşünmek gerek bu gibi durumlarda.

karşılık beklemeden yapılan iyilik

monster degree
Eş anlamlı sözlerin bir arada kullanılması kaynaklı anlatım bozukluğu örneğidir, zira iyiliğin sözlük anlamı hâlihazırda 'karşılık beklemeden yapılan yardım'dır.

Dilin yozlaşmasını bir şekilde kanıksamış olsak da bu anlatım bozukluğu dilsel değil tamamen içseldir, leş gibi olmaya çok yaklaşmış kalplerimiz dile geldiklerinde ilk söylediklerindendir.

william blake

ontolojik sancilarimin merhemi
the marriage of heaven and hell'de adeta bilinçdışının manifestolarından birini ilan eden romantique.

şeytan, bu eserde, alışılagelmiş (günahlarla yüklü) görüntüsünün aksine, bizden, arzularımızdan biridir. ağzından baklayı çıkaran her düşünürde olduğu gibi, blake'te de günah keçisi kavramına yönelik örtük bir ilgi söz konusudur; köy halkının günahlarının yüklendiği keçiyi çölün ortasına kadar götürüp bırakmak, blake'in huzurlu hissetmesini sağlamayacaktır (günah keçisi imgesinin aracılığıyla bir öteki kavramına ulaşan, richard kearney'in "strangers, gods and monsters" adlı eseri de bu noktada anılmaya değer). blake, bu sıradışı evlilik eserinde tatminden vazgeçerek, çağlar boyunca tedirginlik konusu olagelen gizli benlik, bastırılmış arzular ve boşalma gibi kavramları içeren, yarı-mistik bir bilinçdışı kavramı kurgular sanki.

bu arada babası çorap imalatçısı olan bir insan eğer şanslıysa, yani babası bu işle zengin olursa bir søren kierkegaard; şanssızsa, yani babası yoksul kalırsa da william blake oluyor galiba. evet, her ikisinin de babası çorapçıymış ve søren'ın da bilinçdışına ilişkin ilginç çağrışımları yok değil.

orgazmdan daha zevkli anlar

ontolojik sancilarimin merhemi
orgazmı kaçınılmaz bir referans olarak almış olan zamanlar.

orgazma veya kelimenin daha geniş anlamıyla cinselliğe karşı aldığımız tavrın sebebi, onu hiçbir zaman yoruma boğamıyor olmamız aslında. o hep bir şekilde bu tip yorgun yorumlara bir avans vererek onların içlerini dolduruyor (başka bir deyişle, anlam da cinsele muhtaç). hem, atmosferde yaşayan hangi canlı doğanın bahşettiği bir tek hazzı geri çevirirdi ki? insan mı? hayır. o bu hazzı geri çevirdiğini düşünse bile, bu vesileyle (yani ısrarla onu -orgazmı veya cinsel olanı- deneyime dökmeyip, her an fantezileştirilmeye müsait tutarak) aslında bu doğal hazdan daha fazlası için atıyor zarlarını. arzu hubrisi yeniden devreye giriyor ve "on adım ötesine" gitmeye zorluyor insanı.


kanımca orgazmdan daha zevkli anılarımız tanımsız; çünkü orgazm bizler için tanımsız. bize de orgazmın ve temsil ettiklerinin daha fazla ileri gitmesini istememek veya bunların bize yapabilecekleri karşısında bunları çekememek kalıyor, o kadar. öyle ya, iş cinsellik hakkında konuşmaya gelince bir aşağılık kompleksini yansıtır şekilde televizyona, halkın gözleri önüne çıkılır ve bir de uzman faktörü eklenir denkleme. o, dehşet verici bilimselliği ve nesnelliğiyle, cinselliğe dair modern bir sirk gösterisi sunar ve kamusal arzu böylelikle tatminin etrafını, irin dolu bir kabarcığın etrafındaki kızarıklık gibi sarar (ancak ona ulaşmaz, onu çürütür ve kokuşturur - kendimizi nelerden mahrum bıraktığımız sorunu biraz çetrefil bir sorundur). sanki cinsellik bilim insanlarına ait bir günahmış gibi... oysa hepimizin rüyaları bu günahtan yapılma.

veda

fiorabella
sözlük anlamı ayrılık olan insanı her hücresine kadar donduran kelime. bir hoşca kal ya da allahaısmarladık gibi değil. daha acı, daha keskin, dönülmez, tarifi yok.
vedaları sevmem ben, bu yüzden gidenlerle hep sessizce vedalaştım. dilsizdi vedalarım. gidenler de dilsiz değil miydi zaten? dünyaya nasıl karanlık, dar bir karından konuşmayı, düşünmeyi, bilmeden geldilerse, aynı şekilde penceresi, kapısı olmayan dar karanlık bir yere gitmediler mi? 28 aralık 2016 tarihine kadar veda denen kelime bu kadar canımı yakmamıştı.

zaman ne kadar hızlı akıyor. annemin beni, bizi bıraktığı koskoca 6 ayı devirmişim. zamanı geri çevirebilsem 6 ay öncesi 28 aralık tarihine gidebilsem ve zamanı orada durdurabilsem. imkansızı bu kadar isteyeceğimi hiç düşünmemiştim. oysa o sabah her şey aynıydı. annem kahvaltı hazırlamış evcek kahvaltı sofrasına oturup son kahvaltımız olduğunu bilmeden son kez güle konuşa kahvaltımızı yapıp işlerimize gitmiştik.

öğleden sonra gelen telefon üzerine hastaneye koştum. "tansiyonu çıkmış" dedi babam." resüsitasyon odasına aldılar" dedi. konduramadım anneme ölümü, o odaya girenlerin çoğu malesef ex olup çıkıyor bunu biliyorum ama konduramadım. üniversite hastanesine sevk edilmesi lazımmış. sonrası ambulans sirenleri. ambulans sirenlerini duyunca hep içim acırdı. bu sefer içim yandı. insanın içinin yanması böyle bir şeymiş.

ve annem getirildiği üniversite hastanesinde hayata veda etti. doktor" başınız sağolsun kalbe stend taktık ama malesef kaybettik" dediğinde dünya başıma yıkıldı. koşmaya başladım. insanlara çarpa çarpa, düşe kalka koştum. kaçıyordum aslında. annemi resüsitasyon odasından çıkarırlarken görmek istemiyordum. "ölmeye hakkın yokkkkkkkkk beni bırakamazsınnnn buna hakkın yok yokkkk" diye koştum, tek isteğim uzaklara, başka boyutlara, başka evrenlere gitmek ve bu acıyı yaşamamaktı.

gerçek ne kadar kaçsanda yüzleşmek zorunda kaldığın bir durum. cenaze işlemleri başladı. morgun kapısında annemi bekledim. çıkartırlarken gene kaçtım. onu öyle görmek istemiyordum. yıkama işlemleri başladı. "gel kızım annene su dök son görevini yap "dedi yıkayan kadın. hayır dedim. seyyar gasilhane arabasının tekerinin yanına bir kedi gibi çöktüm. o içeride yıkanırken yağan karın altında donup ölmek istedim. "tabutu getirin" dedi biri. annemi görmemek için gene kaçtım. kabristana gidildi "cenaze arabasına erkekler binermiş" diye cenaze aracından indirmeye kalktılar beni. inmedim. hoca geldi" kızım günah onun artık bu dünyayla ilgisi yok hadi sen in arabadan ölüye eziyet olmasın " deyince "o benim annem anlıyor musun annem başlatmayın günahınıza" diyerek inmedim araçtan. bir gece önce yatağında yatan annemi o kar yağışının altında toprağa vermek fikri beni boğuyordu. nefes alamıyordum kalbim sanki kulaklarımda atıyor, beynimde şimşekler çakıyordu.

kabristana geldik. araçtan indim. annemi öyle görmeyecektim. mezarlığın başka bir noktasına koştum. annemi en son canlı halinle hatırlamak istedim. veda etmedim anneme. annemin mezarının başında tüm çocuk bencilliğimle "kalk artık kalk karnım acıktı anne kalk saçlarımı tara, çocuk yapıp bu acıyı bırakmaya hakkın yok anne" diye avaz avaz bağırdım.

annemle vedalaşmadım. hangi veda erken değildir ki? onunla birlikte bir yanım da yok oldu. hayatımın önemli dönemeçlerinde yanımda olamayacak. ben evlenip giderken arkamdan ağlayamayacak, anne olduğumu göremeyecek, üzüldüğümde beni teselli edemeyecek. yalnız bıraktı annem beni.

anne sana veda edemiyorum, veda etmek istemiyorum. veda etmeyeceğim asla etmeyeceğim. ne kadar kaçabilirsem o kadar kacacağım seninle vedalaşmaktan.

ontolojik sancilarimin merhemi

pestenkerani
Yazdıklarının üç kısma ayrıldığı yazar.
Birinci kısım tüllü cümlelerdir, sonrasında perdeli olanlara ve en son güneşlik kısma geçiyor. Ruh haline göre tül mü, perde mi, güneşlik mi kendisi buna karar veriyor. bazen felsefik bir umman içinde kalın kalın perdeler kullanıyor, ama dert değil, perdeleri ekseriyetle renkli, tülleri rengarenk, güneşlikleri ise gökkuşağı gibi. Yalnız renklerden mor bana dedi ki; tüm renkler uyuyunca ben onunla kalırım.

Okuyun, iyi şiir çizer.
Şiir, kelimelerden resim yapma sanatıdır.

eski sevgilinin düğününde halay başı olmak

mavera
düşman gözüne denilesi olaylardan...
Zordur da aslında halay başı olmak hem de eski sevgilinin düğününde, tüm eş dost akraba??? yani ex akraba sizi tanıyordur ve göz göze gelirsiniz 'kısmet sana değilmiş' dercesine bakışlar arasından ritimsel olarak sıyrılıp o Mendili ilk havaya kaldırıp sağa sola salladıktan, 3 ileri 2 geri Mehteran takımı edasıyla salonun ortasında gidip gelmeye başladıktan sonra 'anasını satayım böyle ayatın bea' moduna girince hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

ruhların füzyonu

ontolojik sancilarimin merhemi
dünyada dolaşan ruhlar kaybolmuşlardı, yalnızdılar. varoluş sıkıntılarını gömmüşlerdi sessizliğin en derin yerine. çaresizlik, avuçlarında tuttukları umutları zehre çevirmişti. kimi içmişti bu zehri, kimileri de mucize bir aydınlığı beklemekteydi. buna rağmen bir çoğu özgür zannetti kendini. basit hırsların, sahte tutkuların varlığını gerçek sandı. koştular karanlığın pençesine var güçleri ile. aydınlığı bekleyenler vardı ya hani. aydınlığa ve karanlığa hükmeden aşk çıktı onların karşısına. tuttu onları kendi alemine çekti. ve iki yol sundu; ruhların fisyonu ve ruhların füzyonu. parçalanıp bir çok ruha dokunmak isteyenler fisyonu seçti. dağılarak yarım kalan yanlarını daha basit şekilde tamamlayacaklarına inandılar. lakin ortaya çıkan ateş bir yere kadar güçlüydü tutkuluydu. aydınlatamadı her zerreyi. dünyalar inşa etmek isterken kayboldular zamanla boşlukta. diğer yanda füzyon vardı. iki ruhun birleşmesi, aşk kanunlarına meydan okurca onları yeniden yazarcasına bir olması. iki ruhun aşka dair tüm duygu halelerin içinde birbirinde yok olup yeniden doğması. bu güç dünyaları bırak alemleri sarsacak, alemleri donatacak durumdaydı. bir zerre kalmamıştı yarım kalan. bu bir olan ruhlar aşk aleminin içinde birer güneş olarak tüm yalnız ruhları aydınlattılar..

zengin sözlük yazarlarının karalama defteri

ontolojik sancilarimin merhemi
hayalimde bir yara alma sahnesiyle özdeşleşiyor, nispeten daha büyük, çok büyük, astronomik boyutlardaki bir canavarın iyiler tarafından yaralanması.. binlerce kör şafak, bir tek alacakaranlık. yarasını alan canavar, bakışlarını insani bir merhametle yarasına çeviriyor. istemsizce ve hırıltılı bir "ah" çekiyor. nasıl almış olabilir ki bu darbeyi; oysa her şeyi nasıl da mükemmel yapıyordu. sanki deli bir rüzgar çıkagelmiş, saplanmıştı derisine. yok, kesin tanrıların parmağı vardı bu işte; çekememişlerdi onu işte. şair "sen de insan değil misin?" diye sorarken onun bir canavar olduğunu biliyordu. evet, belki tanrı değildi; ancak bir canavardı, tam bir canavara benziyordu. işte, şimdi geriliyor... adımları eski ihtişamını kaybetti. düşüşü gerileme takip ediyor. canavarların mezarı olmaz; bu yüzden onlara inanırız, hala içimizde dolaşıyorlardır. oysa o bir daha yerden kalkamayacakmış gibi sendeliyor -ama yalnızca sendeliyor.


sonsuzdaki bir noktaya kadar sendeleyip duruyor işte, lanet! hareketli bir heykel gibi. "ah!", hatta "aaaahhhh!", "demek böylesi de varmış..." gibi. insan, gerçekleşmesini en çok beklediği kötü senaryoları bilincinin derinliklerine gömer; onun farkında olmadan yaşamak ister. bu noktadan sonra yazabileceği en kötü senaryo, bu gömüden daha iyi olmak zorundadır. ancak gerçekleşecek olan da gömünün kendisi olur çoğu zaman. işte, derisinin altından onun gömüsü akıyor şimdi. göz kapakları huzurla kapanıp açılıyor. utanıyor mudur? onunla en çocuğunuz konuşsun. canavarın sürgün edildiği topraklar, çocuğun emeklediği topraklara benzer.

tebdilimekanda ferahlık vardır

ontolojik sancilarimin merhemi
var mıdır yok mudur tartışılır. zira kesin değildir ferahlık olup olmadığı. bilmediğiniz tanımadığınız bir ortama zamansızca gittiğinizi düşünün.. orada ferahlık olduğunu düşünerek üstelik! Saçma.. bunun adı kendinden kaçıştır. başka da bir şey değildir. aynı denkleme tersten bakmaya ne gerek var ! resim hep aynıdır. ve hayal kırıklığı tablosunda silüetinizi görmeniz an meselesidir..