confessions

espwa

2. nesil Yazar - Çiçeği burnunda

  1. toplam entry 39
  2. takipçi 2
  3. puan 520

la pianiste

magic mushroom
sıkıntılı bir eser. sıkıntılı çünkü izlerken kendinizi acı çekerken buluyorsunuz. film boyunca içinizdeki huzursuzluk geçmiyor. bittiğinde ise iki saat boyunca acıdan kıvranmış olan bedeniniz yorgun, ruhunuz sarsılmış olarak devam ediyor yaşamaya.

isabelle huppert yine döktürüyor, haneke ise her zamanki gibi hayran bırakıyor bu en iyilerinden olan eseriyle. özetle, bir haneke başyapıtı.

kynodontas

magic mushroom
Yorgos lanthimos'un otorite ve başkaldırı üzerine muhteşem filmi.

Haneke rahatsızlığı veren bir başyapıttır benim için. Alt metinleri çok sağlam, kurgusu çok sağlam, yönetmenin yeteneklerini bir bir sıraladığı bir kabulleniş, yüzleşme ve idrak öyküsü. İnsan psikolojisine incelikli bir derinlikle eğilen bir eser.

En sevdiklerimden.

insaf et anna

icgqhs
tarık tufan'ın harikulade şiiri ezel roz manaz ile can bulmuş resmen.


Biz her şeye,
esirgeyen ve bağışlayan,
çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan,
hep esirgeyen ve hep bağışlayan rabbin adıyla başlayan adamlarız anna.

büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan.

sanayi devriminde bile, karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir fabrikada hayatta kaldık sırf bu yüzden.

piyasaların hınçla dolu iniş çıkışlarına kalbimiz dayanıyor bir şekilde. kalbimiz derken, ilk gençliğimiz, sakalımız, bir kasetin iki yüzüne de ardarda kaydedip dinlediğimiz şarkımız diyorum aslında.

işte böyle yaşıyoruz ve yaşamak da sana dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor.

insaf et anna!

gidelim buradan.

senin masumiyetini,
bilgelik zamanlarından kalma sırları,
dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim.

hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim.

ölelim diyecektim az kalsın. ölmeyelim. hiç ölmeyelim anna.

sarılalım diyecektim az kalsın. içimden böyle şeyler de geçiyor işte. sarılalım, dudakların...

tamam sustum.

Gitmek istemezsen bir şiir miktarı kadar otursak diyorum.
Şiir kalsın istersen, sadece otursak. oturmasan da olur benimle,
Sadece ellerimi tut. ellerimi tutma dilersen sadece yüzüme bak.
Yüzüme bak ama anna, yüzüme bak. gözlerime bak, gözlerimin içine bak.

gözlerim biraz karanlık. içinde cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, cipralexler, turgutlar, edipler, sezailer, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen başağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var.

gözlerim biraz yorgun. içinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler...

bekleyişler anna. köylü çocukların parasız yatılı sonuçları mesela. nişanlısı askerde kızlar, kızı ölüm orucundaki baba, babası tersanede oğul, oğlu şizofren anne.

hepsini sayamam gerçi, utançlarım da var. ama geçecek hepsi, geçecek. şifalı gözlerin her şeyi iyi edecek.

gözlerimin içine bakmaktan korkma anna.

sen adımını attığın andan itibaren hira dinginliğine dönüşecek ortalık.

tanrı bizimle de konuşur belki.

pedofili

kadin kismisi cok yazmaz
Yazarımız Magic mushroom'un bir önceki entry de etraflıca incelediği psikoseksüel bozukluk.
Yazı içeriğinde belirtilenlerin büyük bir kısmına katılıyorum. Fakat eklemek / eksiltmek istediğim bir kaç nokta var. Bunlarda yazarımızın düşüncelerine karşıtlık değil, olguya yaklaşımla ilgili.

Öncelikle tedavi kısmında pedofil olduğu ilgili hekim muayenesi ile kesinleşmiş kişinin kısırlaştırılmasına yönelik uygulamaların çok işlevsel olmayacağı yönünde, zira cinsel istismar ve bir tık ilerisi kabul edilen cinsel penatrasyon sadece fallusla gerçekleştirilmiyor olabilir, daha açık söylemek gerekirse, penis işlevsizse yerine herhangi bir unsurda kullanılabilir. O nedenle pedofil kişinin psikanalizle tedavisi, pedofili getiren nedenlerin irdelenmesi, ortaya çıkartılması, yüzleşmenin sağlanması ve sağaltım daha faydalı olacaktır.

Öte yandan pedofiliye karşı aileleri uyarı için egm tarafından hazırlanan halkı bilgilendirme bukletlerinde gözardı edilen konular var. Örneğin çocukların yabancılarla konuşmaması gerektiği kısmı. Pek çok cinsel istismar olayında ortaya çıkan gerçek bunun tam tersini kanıtlıyor. Yani hiç tanımadıkları insanlar tarafından cinsel saldırıya maruz kalanların sayısı, yakınları,tanıdıkları tarafından mağdur edilenlerden çok daha az. O nedenle bu saldırının nereden geleceğinin bilinemeyeceği her zaman akılda tutulmalı.
Diğer ve daha önemli konuda galiba şu; çocukların bedenlerinde bir bölümün " özel bölge" olarak kodlanması. Bunu çok yanlış buluyorum çünkü bir çocuğun, kadının ya da erkeğin bedeni tümüyle özeldir ve kendisine aittir. Bu tarz kodlamaların özellikle çocuklarda benlik bütünlüğünü bozacak, beden algısına zarar getirecek ve kendi bedenine yabancılaşmaya neden olacak kodlamalar olduğunu düşünüyorum. Onun yerine tamda buradan yola çıkarak çocuğa her kim olursa olsun ve bedeninin hangi bölgesi olursa olsun hiç kimsenin onun izmi olmadan dokunmasının doğru olmadığı ve böyle bir durumla karşılaştığında bunu ailesine anlatmasını öğretmek gerekir.

çaylak

icgqhs
Çaresiz kalmayıp diğer yaZarlara mesaj atabilsin, kafasına takılanı sorabilsin diye mesaj atma yetkileri açıktı ama her iyi niyet gibi bu da suistimal edildi. Mecburen mesajları kapatacağız...

konformizm

espwa
Toplumun yargılarına,geleneklerine saygı duyma,onlara karşı çıkamama durumu.
Bana göre insanlar kabulleriyle,evetleriyle,baş eğmeleriyle değil hayırlarıyla,retleriyle ve itaatsizlikleriyle hatırlanır.Tabii muhalif olacağız diye
sapla samanı birbirine karıştırmamamız lazım.

konformizm

magic mushroom
türkçe'ye "uymacılık" olarak çevrilen sözcük. toplumla ve sistemle uyumlu olma, genel kabul gören kalıplara girme, muhalif ve sivri tavırlar sergilemekten çekinme olarak açıklayabiliriz konformizmi.

çoğu insanın yanlış kullanımının aksine "konforuna, rahatına düşkün" demek değildir.

ben oldum olası sevmem konformist insanları ve de korkarım bu tiplerden.
her şeye "tamam" diyen, herkesle iyi geçinen, her ortama uyum sağlayan bukalemun gibi insanlar tehlikelidir. sistem insanıdırlar. çıkarlarına göre bugün burada yarın diğer tarafta olabilirler. genelde güçlünün yanında yer alırlar. makyavelistlerle aynı soydan gelirler. o yüzden tehlikelidirler.

insanın bi çizgisi, bi tarzı, bi duruşu olur yahu, her kalıba girmek de neyin nesi.

okumayacağını bile bile

aydakigunes
Tanım: içini doyasıya döktüğün yazılardır, okumasını ister misin? Orası meçhul işte.


Genç kadın, istasyondaki banka oturmuş, gözlerini ayakkabılarına çevirmişti. Koyu renkli deriden bavulu ayaklarının ucundaydı. Önünden geçen insanların gölgesi yüzüne düşüyor ancak bir kez olsun kafasını kaldırıp çevresine dahi bakınmıyordu.

Yolcuların trene binmesi için son düdük çaldığında acele etmeden ayağa kalktı. Bavulunun içinde birkaç parça eşyası olmasına rağmen katbekat ağırdı.

Bu şehre veda etmek zor olacaktı. Bundan dolayıdır ki arkasına bile bakmadan trene bindi. Hem diğer insanlar gibi vedalaşacağı kimsesi de yoktu. Yüreğindeki sızı gözyaşlarını gün yüzüne çıkarıyordu. Şapkasının tülünü gözlerine indirip başını cama yasladı.


Birkaç gün önce...

Kumral renginde olan dalgalı saçlarını özenle topuz yaptı. Üzerindeki vatkalı kırmızı elbise dönemin vazgeçilmez kıyafetlerindendi. Aynada son kez kendini inceleyip aşağıda kendisini bekleyen faytoncunun yanına indi.

Güzel bir akşam olacaktı, buna tüm kalbiyle inanıyordu. Gözlerini yeni kararan sokağa çevirdi. Her iki yanından geçen faytoncular birbirini selamlıyordu. Gazete satan küçük çocuklar akşam saati olmasına rağmen ellerinde kalan son gazeteleri insanlara satmaya çalışıyordu.

Yarım saat geçti ki araba bir mekanın önünde durdu. Burası lüks bir mekana benziyordu. Kapıdan giren insanların çoğu arkadaşıydı. Faytoncuya teşekkür edip arabadan indi.

İçeri girdiğinde hemen ilk masada tanıdık birilerini görmek ona iyi hissettirdi. Zaten gecenin heyecanı ona yetiyordu. Etrafa bakındı. Aşık olduğu adam belli ki henüz gelmemişti. Kapıya bakan sandalyeye oturup beklemeye başladı.

Gece ilerliyor, genç kadın ise hala onun gelmemiş olmasından yakınıyordu. Buradaki insanlar tek bir amaç için toplanmıştı. Üniversitede kurdukları arkadaşlık bağını, yıllar sonra bir araya gelip yad etmekti. Ancak genç kadının diğer arkadaşları umrunda değildi. O yalnızca onu görmek istiyordu.

Başını umutsuzlukla önüne çevirdi. Geleceğine dair ümidi kalmamıştı artık. Salon gramofondan çalan o güzel şarkıyla dolduğunda etraftaki insanlar dans etmek için bir bir ayağa kalkıyordu.

Bir el uzandı önüne. Gözlerini elin sahibine çevirdi. Ah bu oydu, bu sevdiği adamdı. Önce ninni gibi gelen sonrasında hüzünlü bir şarkıdan kuple olacak o sözleri söyledi:

"bu dansı bana lütfeder misiniz, küçük hanım?"

Genç kadın gülümseyerek narin elini adamın eline bıraktı. Çalan şarkı, dönemin yeni şarkılarından olsa da genç kadının gönlünde büyük yer edinmişti.

Etrafta dans eden onlarca çift olmasına rağmen genç kadın için yalnızca ikisi vardı. Aralarında bir konuşma geçmiyordu. Evet, görüşmeyeli yıllar olmuştu fakat konuşacak bir şey bulamıyorlardı.

Dansın son kısmına doğru genç kadın sıkıntıyla nefesini verdi. Büyüye kapılmıştı, az sonra olacaklardan asla kendisini sorumlu tutmayacaktı.

Belki diye geçirdi içinden, belki tam şu an söyleme vakti.

Adam ise genç kadının bu halini farketmiş olacak ki meraklı gözlerle onu izliyordu.

Önce hafifçe öksürdü. Kelimelerini özenle seçer gibi bir hali vardı.

"Ben... ben size aşığım bayım."
Sesi oldukça kısık çıkmıştı.

Şarkı bitmiş, etraftaki çiftler yerlerine geçmişti. İkisi hala ayaktaydı. Adam gözlerini genç kadının ela gözlerine dikmiş, kadın ise ellerine bakıyordu.

Aradan bir iki dakika geçti. İkisi de hala konuşmuyordu. Genç kadın bu durumdan sıkıldı ve masaya geri döndü. Yanakları şu an elbisesinin renginden farksızdı. Adam ise kendine anca gelebilmişti, onu çağıran diğer arkadaşlarının yanına gitti.

Gecenin sonunda hatıra olsun diye fotoğraf çekimi vardı. Genç kadın kimseye görünmeden gitmek istiyordu. Bu güzel geceyi çoktan mahvetmişti. Kapının önüne geldiğinde hava soğumuştu. Kollarını kendine sarıp boş bir faytoncunun geçmesini bekledi.

Hayır, ağlamıyordu. Ta ki o, kolundan tutup konuşana dek.

"Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz küçük hanım." Dedi önce adam.
Sonra ekledi:
"Aramızdaki yaş farkını görmez misiniz siz? Bu sevdanızın bir mümkünatı var mıdır sizce?"

Genç kadın sesini çıkaramıyordu. ancak bu sözleri de yediremedi kendisine. Adamın yeşil gözlerinin içine baktı son kez, şu an hangi cümleyi kursa yüreğindeki yangını hissettirmeyecekti, bundan emindi.

Şanslıydı ki boş bir araba durdu önüne. Arabaya binip adamı arkasında bıraktı. Artık hiçbir şeyin önemi kalmamıştı onun için.

Ertesi sabah genç kadın uyandığında aklına bir fikir geldi. Bu şehri terkedecekti. Burada kalması için bir sebebi yoktu artık. Eşyalarını toplayıp bavuluna yerleştirdi. Ayakkabılarını giyip istasyona yürümeye başladı. Böylesi onun için daha iyi olacaktı

Adam içkisinden bir yudum daha alırken sabahın çoktan olmuş olduğunu farkediyordu. Dün geceden beri yalnızca genç kadını düşlüyordu. Onu ne kadar kırdığının farkındaydı. Aklına gelen fikirle kendine geldi. Genç kadının nerede oturduğunu biliyordu. Onun yanına gitmeliydi, ondan özür dilemeliydi.

Bir buket kırmızı gülü taşırken elleri terliyordu. Taş sokaktaki sarı renkli evin önünde durduğunda derin bir nefes verdi. Zili çaldı. Önce açan olmadı, tekrar tekrar çaldı. Belki uyuduğunu düşündü.

Ancak karşı evden bir hanımefendi çıkıp adama seslendi:
"Boşuna çalma evlat. Küçük hanım gideli bir iki saat oluyor."

Adam sesin geldiği yere doğru başını çevirdi:
"Ne zaman gelir küçük hanım?"

Kadın tebessüm ederek ekledi:
"gelmemek üzere gitti beyefendi. Küçük hanım uzaklara gitti."

Adam önce şaşkınlığını atamadı, elindeki gül buketi düştü. Nereye gidecekti, ne yapacaktı şimdi? Güzel bir kalp kırmıştı, kendini nasıl affedecekti?

Genç kadın trenden indiğinde batmakta olan güneşin ışığıyla gözlerini bir iki kez kırptı. Yüreğindeki boşluğu hiç bilmediği bir şehirde tamamlayacaktı.
Adamın ise yüreğindeki sızı günden güne artacaktı.