confessions

fiorabella

1. nesil Yazar - verimli

  1. toplam entry 0
  2. takipçi 84
  3. puan 50829

zengin sözlük

quares
Sözlükten gidip "bir daha gelmem buraya" dedikten bir hafta sonra farklı bir nick alarak geri gelmedik hiç değilse xd.

Tanım da girelim de silinmesin entryimiz zaten taraflı bir moderasyon var xd.

T: bir sözlük.





kankacılık

quares
Hitler ile mussolini de kankalardı xd

Ama Kızıl bayrağın berlin meydanında nasıl dalgalandığını tüm dünya gördü.

Bazı saflar iyi insanları barındırmaz. Dünyaya at gözlükleriyle bakan insanlarla aynı safta olmaktansa iyi insanlarla yalnız kalmayı tercih etmek en mantıklısı.

Bu arada giden mi kazanmıştır yoksa kalan mı?

iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler.
demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.

Yaşar kemal

asgari ücret

quares
Bir insanın ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için verilen minimum tutardır.

6300 tl tüik verilerine göre yoksulluk sınırıdır, türkiye'de son açıklanan asgari ücret tutari ise 2020 tl. Ülkenin büyük bir çoğunluğunun asgari ücretle calistigini varsayarsak ki çoğu merdiven altı konfeksiyonda 500 liraya 600 liraya sigortasiz bir şekilde çalışan insanları görmezden gelerek söylüyorum bunu. Ülkenin yarısından fazlası yoksulluk sınırı altındadır. Asgari ücret dedigimiz kavramın en az yoksulluk sınırı kadar olması gerekmektedir.

üstteki yazara cevap verir nitelikte entry girmek

quares
Üstteki yazara cevap verir nitelikte bir entryi girildikten sonra, moderatör olan şahıslar bu tür entryleri 5 saat sonra silerse bir anlam ifade etmez o entryi kaldırması. Önemli olan zamanında kaldırmasıdır.

Ayrıca hakaret içeren bir entry görüpte o entrynin sahibine karşılama başlığı açan bir moderatör varken bu işler çok zor...

son başkomutan mustafa kemal atatürk ve ankara

quares
Mondros Mütarekesi'nin imzalanması ile başlayan işgal hareketleri, Türk insanını kendi haklarını korumaya ve Türk vatanını kurtarmaya sevk etmiş, 1918 yılı sonlarından itibaren bu amaca yönelik olan “Milli Cemiyetler'in ku­rulmasına sebep olmuştur. İşgale tepki olarak ortaya çıkan ve kurtuluş çare­leri arayan Milli Cemiyetler başlangıçta zayıf, dağınık ve vatanının bütününü değil, sadece kendi bölgelerini korumayı düşünmüşlerdi. Sivas Kongresi'ne kadar bu cemiyetleri kademe kademe birleştirme çabaları milli hareketin bu dönümde en önemli hedeflerinden birini oluşturacaktır. Mustafa Kemal Paşa'nın 19 Mayıs 1919 tarihinde Anadolu'ya geçişi ile baş­layan direniş hareketi, ilk ciddi adımını Haziran 1919'da Amasya Tamimi ile atmıştır. Amasya'da milletin istiklalinin tehlikede olduğu tespit edilmiş, istik­lâli ancak milletin azim ve kararının kurtarabileceği öngörülmüştür. Âmili Mus­tafa Kemal Paşa olan Amasya Tamimi'nin en önemli özelliği toplayıcı bir ruh taşımasıdır1.Anadolu Hareketi'nin bir diğer dönüm noktasını oluşturan Erzurum Kong­resi (23 Temmuz 1919) ise milli birliğe doğru gidişin ilk tezahürüdür2. Erzu­rum Kongresi'nde “Şarki Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti” tüzüğü kabul edilmiş ayrıca Kuzey-Doğu Karadeniz Bölgesi tek bir cemiyetin idaresi altına girmiştir3. Mustafa Kemal Paşa'nın Kongre Başkanlığı'na seçilmesinden son­ra yaptığı konuşma, Milli Mücadele'nin hedef ve prensiplerini tespit etmiş ol­ması bakımından önemlidir. Bu hususta Mustafa Kemal Paşa'nın düşüncesi şöyledir: “İçine düşülen kanlı ve kara tehlikeleri göremeyecek hiçbir vatanse­verin olamayacağını, galip devletlerin mütarekeyi hiçe saydıklarını, vatanın ve milletin mukadderatını kurtaracak son sözü söyleyecek ve bunun hükmü­nü uygulatacak kuvvetin bütün yurtta yayılan milli ruhun olacağını, mukad­derata hakim bir milli şûra ve milli bir hükümetin teşkili ilk hedeftir”4.Kongre kararları bir beyanname ile ilan edilerek; vatanın bütünlüğü, hiç bir şekilde ayrılığın kabul edilemeyeceği, mukavemet edileceği, geçici bir hü­kümetin kurulacağı, manda ve himayenin kabul edilemeyeceği ve Millet Mec­lisinin derhal toplanması gibi temel prensipler kamuoyuna duyurulmuştur.Erzurum Kongresi, mahalli nitelikli olmakla birlikte, Mustafa Kemal'i mü­dahalesi ile ülke bütünlüğü ile ilgili kararlar alınmıştır. Böylece Mustafa Ke­mal Paşa'nın liderlik yolu açılmış ve ileride Sivas Kongresi'nde benimsenecek olan Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin kabul edeceği bir teş­kilat tüzüğü hazırlanmıştır5. Temsiliye'ye milletin bağımsızlığını gerçekleşti­rebilmek için geniş yetkiler vermiştir.4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi'nde, Erzurum'da seçilen Heyet-i Temsiliye'ye hiç dokunulmayarak aynen muhafaza edilmiş ve heyetteki 9 olan üye sayısı, yurdun diğer bölgelerinden seçilen yeni üyelerle 16'ya çıkarılmak suretiyle Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin Heyet-i Temsiliyesi haline dönüştürülmüştür6.Bu heyet Ankara'da T.B.M.M. açılıncaya kadar Sivas ve Erzurum Kongreleri'nde alınan kararlar doğrultusunda geçici bir hükümet gibi çalışmıştır. Artık Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti, vatanın tümü adına ka­rar veren ve icra etme yetkisine sahip meşru bir milli mukavemet ve mücade­lenin hedef ve sınırları çizilmiştir.Sivas Kongresi'nde alınan kararların halk üzerinde olumlu tesirleri olmuş­tur. Halk artık memleketin emin ellerde olduğuna inanmaya başlamıştır. Bu güven, Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki kurtuluş hareketinin başarıyla tat­bikinde önemli rol oynamıştır.Mustafa Kemal Paşa Sivas'ta Kongre sonunda Heyet-i Temsiliye adına ha­reket ederek İstanbul Hükümeti ile temas kurma yolları aramaya başladı. Ye­ni seçilen Sadr-ı Azam Ali Rıza Paşa ile yapılan telgraf görüşmeleri sonucu Ali Rıza Paşa'nın önerisi ile 20-22 Ekim 1919 tarihinde Amasya Mülakatı ger­çekleşti. Bu mülakat, Heyet-i Temsiliye'nin İstanbul Hükümeti tarafından ta­nınmasına sebep olmuştur8.Mustafa Kemal Paşa, çalışmalarına bir müddet daha Sivas'ta devam etti. Daha sonra, önceden karar verildiği gibi Ankara'ya gitmek üzere 18 Aralık 1919'da Sivas'tan ayrıldı.MİLLİ MÜCADELEDE ANKARA'NIN DURUMUMilli Mücadele'nin başladığı günlerde Ankara, Anadolu'nun ortasında ço­rak, bakımsız ve kerpiç evli, dar sokaklı ve tozlu küçük bir şehir görünümündedir9. Dış dünyaya bir tek demiryolu ile bağlıdır ve evlerin kale­nin etrafında kurulmuş olması, şehre büyük bir güvenlik sağlamaktadır10.Ankara halkının çoğu Müslüman Türklerden meydana gelmiştir. Bunun yanı sıra Hıristiyanlar ve Museviler de vardı. Hıristiyanlar şehirde daha çok ticaretle meşguldüler. Türkler çoğunlukla ya bakkal, ya bekçi veya ambarcı gibi işlerde çalışırlardı11. Keçiören, Etlik, Çankaya ve Dikmen gibi bağevlerinde zengin gayrimüslimler oturmaktaydı12. Şehirde Rum, Ermeni, Ka­tolik ve Yahudi Cemaatleri için 8 okul bulunmaktaydı13.1914 nüfus istatistiğine göre, Ankara şehrinin köyleriyle birlikte nüfusu 84665'tir. Bu nüfusun 69066'sı İslam, 3327'si Rum, 3.341'i Ermeni, 1026'sı Mu­sevi, 699O'ı Ermeni Katolik, 915'i Protestan'dır14. Bu bilgilerden hareketle 1919 yılı için yapılacak bir tahminle gayrimüslim nüfus toplamının, nüfusun yedi­de birinden az olduğu söylenebilir.Farklı dinlere mensup vatandaşlar dinlerini serbestçe yaşayabiliyorlardı. Şehirde 32 cami, 92 mescit, 27 medrese, 11 tekke, 17 türbe ve 12 kilise bulun­maktaydı.Birinci Dünya Savaşı'ndan önce 27000 civarında olan merkez nüfusunun, Heyet-i Temsiliye Ankara'ya geldiğinde 20000 civarında olduğu görülmekte­dir. Savaş, göç ve 1917 yangını nedeniyle nüfusta azalma meydana gelmiştir.Ankara, tarım ve hayvancılık ve bunlara dayalı sanayiden meydana gelen bir ekonomik yapıya sahipti. Nüfusun % 90'ı tarım kesiminde çalışıyordu. 1892 yılında Ankara'ya demiryolunun gelmesi, tarım üretiminin artmasına sebep olmuştur. Üretilen en önemli ticaret malı tiftiktir. Bununla birlikte bölgede kilim, halı, heybe, havlu, kuşak, bez, çorap üretimi de gelişmiştir.Kalenin dışında yer alan alışveriş merkezleri, Ankara ticaretinin can da­marlarını oluşturmuş, ekonomik hayatın daima canlı kalmasında rol oyna­mışlardır.MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN ANKARA'YI TERCİHİNDEKİ SEBEPLER Şehrin Jeopolitik ve Stratejik Konumu:Stratejik sebeplerden dolayı, Payitaht'ın Anadolu'da bir şehre taşınması düşüncesi ilk defa Helmuth Von Moltke tarafından 1850'li yıllarda ortaya atılmıştı15. Daha sonra 1883 yılında Yarbay olarak Türkiye'ye gelen ve 16 yıl gibi uzun bir süre Türk ordusuna hizmet eden Mareşal Von Der Goltz aynı yönde görüş beyan ederek, payitahtın Anadolu'ya aktarılmasının daha fayda­lı olacağını belirtmiştir. Goltz'un Türkçeye tercüme edilen “Millet-i Müsellaha” adlı eseri, Mustafa Kemal Paşa'nın okuduğu kitaplar arasındadır16. Mustafa Kemal Paşa'nın da bir takım benzer fikirlere sahip olduğunu söylemek müm­kündür.Bu fikirlerin temelinde, Ankara'nın merkezî konumu, stratejik yollar üze­rinde bulunması, işgal altında bulunan yerlere olan mesafesi, Karadeniz'de İnebolu, Akdeniz'de Antalya Limanları ile irtibat imkanı, demiryolu ve telg­raf şebekesinden yararlanma kolaylığı yer almaktadır.İstanbul ile demiryolu bağlantısının olması yanısıra, düşmanın ulaştığı Geyve Boğazı, Kütahya ve Afyon gibi önemli mevkilerle de aynı demiryolu bağ­lantısına sahipti17.Ankara'daki telgraf sistemi, normal zamanda, bir vilayet merkezine yete­bilecek ölçüde teknik malzeme ve personele sahipti. Eksik olan hatlar ise el­deki yetersiz imkanlar ölçüsünde tamamlanarak Anadolu'nun hemen her tarafı ile irtibat sağlanmıştı18.Muharebe imkanları için yeterli olan Ankara'da ayrıca Ali Fuat Paşa li­derliğindeki 20. Kolordunun da bulunması, önemli bir sebep olarak gösteri­lebilir.Ankara'nın Merkez Olarak Düşünülmesi ve Hazırlanması:Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktığında, Milli Mücadele için kesin ola­rak tespit edilmiş bir merkezin ismini söylemek oldukça zor olmakla beraber, onun İstanbul'daki faaliyetleri sırasında bu kararın belirtileri mevcuttu. Mus­tafa Kemal Paşa ve Ali Fuat Paşa'da iç bölgelerde, stratejik ve güvenlik bakımından belirli özelliklere sahip ''Ankara” hakkında bazı kaanatlerin meydana geldiğini tespit etmek mümkündür.Mustafa Kemal Paşa İstanbul'da Ali Fuat Paşa'ya “Bu kolordunun (20. Kolordu) başında bulunmalısın, bundan sonra ehemmiyetli şeyler olacaktır. Kolorduna hakim ol. Etrafına emniyet ver. Hele halk ile yakın temas et.”19 şeklindeki sözleri, kanaatini şu şekilde ifade etmektedir:“Mustafa Kemal Paşa'nın ve benim görüşüme göre, Ankara her türlü teş­kilata, birliğe ve hareket başlangıcına müsait stratejik bir mevki idi. İstanbul Hükümeti ve İngilizler'den evvel buranın tarafımızdan tutulması en büyük emelimizdi. Eğer İstanbul'da verdiğimiz karardan haberdar olsalardı, bu nakle (20. Kolordu'nun Ankara'ya nakli) katiyyen yanaşmazlardı (İstanbul Hükü­meti)”20.Sivas Kongresi sonunda bu konu Heyet-i Temsiliye üyeleri ve kumandan­lar arasında da görüşülmüş Ankara, Konya ve Eskişehir üzerinde durulmuş­tur. Konya'nın bu dönemdeki asayişsiz durumunun tamamen ortadan kalkmamış olması engel olarak görülmüş, müzakereye iştirak edenler çoğun­lukla Ankara'yı uygun görmüşlerdir21. Bu fikre katılmayan Kazım Karabekir Paşa ise Sivas'tan daha batıda bir merkeze geçilmesine güvenlik nedeniyle karşı çıkmıştır22.Mustafa Kemal Paşa'nın Ortaya Koyduğu Temel Sebepler:Mustafa Kemal Paşa için Ankara'ya gelmenin daha farklı sebepleri var­dır. Ortaya koyduğu sebepler ise temelsiz değil, geniş ve detaylı bir düşünce­nin mahsulüdür. Zira Mustafa Kemal Paşa Nutkunda “Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmış, ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştır.”23 derken mütareke döneminde devletin içinde bulundu­ğu durumu doğru ve isabetli bir şekilde ortaya koymuştur. Anlaşılacağı üzere kurtuluş çaresini daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşünmüş, Anadolu top­raklarına ayak basar basmaz uygulamaya koyduğu temel hedeflerini Misak-ı Milli sınırları içinde bağımsız ve yeni bir Türk Devleti kurmak şeklinde tespit etmiştir. Milli Mücadele döneminde Mustafa Kemal Paşa, Misak-ı Milli sınırlarının bütünüyle gerçekleşmesini en üst düzeyde savunan kişidir. Hareketi sadece Doğu Anadolu ile sınırlamamış, Güney ve Batı Anadolu'daki işgale son vermeden yeni bir devletin kurulmasını mümkün görmemiştir. O'na göre doğuda büyük bir tehlike yoktur. Çıkacak herhangi bir tehlikeyi ise Erzurum'­daki kolordu rahatlıkla önleyebilecek durumdadır.Doğu illerinde Kuvay-ı Milliye ile desteklenen 15. Kolordu'nun bulunma­sına rağmen, Adana'nın işgaline karşı henüz cephe kurulmamıştı. İzmir cep­helerinde ise değişik ve dağınık yapıda kuvvetler ve bu başı bozukluktan kaynaklanan zararlı faaliyetler mevcut idi. O halde asıl tehlike batıda emper­yalist güçlerin arkasında bulunduğu Yunan Ordusu'dur.' 'Bu bakımdan uygulanacak yol ve yöntem şudur ki genel durumu yönetip yürütme sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedefe ve en yakın tehlike­ye elden geldiği kadar yakın yerde bulunmalıdırlar. Yeter ki bu yakınlık genel durumu gözden kaybettirecek derecede olmasın! Ankara bu şartları kendinde toplayan bir noktaydı… cepheler ve İstanbul'a demiryolu ile bağlı bulunan ve genel durumu yönetme bakımından Sivas'tan hiçbir farkı olmayan Ankara'ya gelinecekti”24.Mustafa Kemal Paşa'nın yukarıdaki sözlerinde yer alan “hedefe ve tehli­keye elden geldiğince yakın olma” düşüncesi, temelsiz değildi. 750 yıl önce Anadolu'nun Fatih'leri olan Selçuklular ve Uç Beylikleri de fetihlerini daha ileriye götürebilmek için kendilerine üs olarak Bizans'a yakın yerleri seç­mişlerdi.Ankara'nın Milli Mücadele'nin merkezi seçilmesinde Mustafa Kemal Pa­şa'nın tarihi temellere dayanan bu ana fikrinin yanısıra İstanbul'a yakın olma ve kontrol altında tutma siyasetini takip ettiğini de görüyoruz. İstanbul ile demiryolu bağlantısı olan Ankara'dan Mebuslar Meclisinin çalışmaları daha sıkı takip edilebilecek ve gerekli tedbirler alınabilecekti25. Ayrıca Ali Fuat Pa­şa'nın kolordu kumandanı olarak Ankara'da bulunması, emniyet ve kolaylık bakımından değerlendirilecek bir husus sayılmıştır26.Ankaralılar'ın Kuvay-ı Milliye Taraftarlığı:Mütareke'den kısa bir süre sonra, 1919 yılı başlarında iki bölük kadar İn­giliz askeri istasyonda karargah kurarak istasyonu ve şehri işgal etmişlerdi. Daha sonra bir Fransız askeri birliği de gelmiş ve Ulus'ta yapımı henüz bitme­miş olan ilk Büyük Millet Meclisi binasına yerleşmişlerdi27. Yabancı askerin gün geçtikçe Türk ve Müslüman halka saldırı olayları artmaktaydı.Bu olayların meydana geldiği sırada Ankara Valiliği'nin kadrosu şu şekil­deydi; Vali: Muhittin Paşa, Mektupçu: Halet Efendi, Defterdar: Yahya Galip (Kargı), Polis Müdürü: Mithat Bey, Müftü: Rıfat Hoca (Börekçi) ve Jandar­ma Komutanı: Abdurrahman Bey28.Bu kadro içerisinde sadece, Vali Muhittin Paşa, Damat Ferit taraftarıdır ve bu tavrında ısrar etmesi yüzünden Ankaralıların tepkisine sebep olmuş, Ali Fuat Paşa tarafından tutuklanarak Sivas'a gönderilmiş ve Heyet-i Temsiliye'nin huzuruna çıkarılmıştır29. Ankaralılar, Muhittin Paşa'nın yerine Kuvay-ı Milliye taraftan olan Defterdar Yahya Galip Bey'i Vali Vekilliği'ne getirmiş­ler, İstanbul Hükümeti'nin gönderdiği Ziya Paşa'yı ise kabul etmemişlerdir.Yabancı askerlerin Ankara'yı bir müstemleke şehri olarak telakki edip, 93 kişinin tutuklanması ve bunun yanısıra İngiliz Muhipleri Cemiyeti'nin geliş­tirilme çabaları yine yabancılarla işbirliği içerisinde olan azınlıkların bir ta­kım menfi faaliyetleri Ankaralıları harekete geçirmiştir30. Müftü Rıfat Efendi başkanlığında şehrin aydınları halk arasında “milli mukavemet” fikrini müsamereler ve gazeteler vasıtasıyla yaymaya çalışmışlardı, Yarbay Mahmut, Avni Refik (Berkmen), Öğretmen Ayaşlı Ali Rıza, Mahir (İz), Yakup, Ekrem ve Fevzi Beyler “Azmi Milli Cemiyeti” adında bir milli teşkilat kurarak halk arasında mahalli anlamda bir birlik meydana getirmeye çalışmışlardır31. Diğer taraf­tan “Mefkure” ve “Selamet” gazeteleri ile daha önce yayın hayatına başlayan haftalık “Ankara” Gazetesi aynı amaçlar doğrultusunda yayınlar yapmaktaydı.Heyet-i Temsiliye'de yer alan eski Ankara Mebusu Ömer Mümtaz Bey, Si­vas dönüşü aldığı direktifler doğrultusunda, yine Müftü Rıfat Bey başkanlı­ğında Belediye Başkanı Kütükçüzade Ali Bey'in içinde bulunduğu A-RMHC'nin Ankara Hey'eti Merkeziyesi'nin kurulmasını sağlamıştı.Mütareke sonrasında İzmir'in işgali olayına ilk tepkiyi gösteren Ankara­lılar, 16 Mayıs 1919 tarihinde İstanbul'a protesto telgrafları çekmişler, ayrıca 26 Mayıs 1919'da Ankara'da büyük bir protesto mitingi düzenlemişlerdir32. Ay­rıca Ankara'nın bu ve buna benzer tepkilerinde ve bu faaliyetlerin organize­sinde Ali Fuat Paşa'nın telkin ve yönlendirmelerini belirtmemiz gerekir. Ali Fuat Paşa, Ankara'nın ileri gelenlerini Milli Mücadele ve Mustafa Kemal Pa­şa'nın şahsiyeti hususunda sürekli olarak aydınlatmış, Ankara'yı adeta yeni devletin merkezi olabilmesi için hazırlamıştır.Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Milli Mücadele süresince, millet ve memleket menfaatine uygun maddi ve manevi yardımlarda bulunmuş, Kuvay-ı Milliye Birlikleri teşkil ederek cepheye göndermiştir. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Ankara'ya geldiği 27 Aralık 1919'dan 23 Nisan 1920'ye kadar 4 aylık sürede hemen her türlü masrafları, Ankaralılar'ın finanse ettiği Mütafaa-i Hukuk Cemiyeti karşılamıştır33. Yine Ankara'nın savaş boyunca en fazla subay ve er şehit veren bir vilayet olması, halkının fedakarlığı ve kahra­manlığı hususunda güzel bir örnektir. Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa daha Ankara'ya gelmeden Ankara'yı, Ankara halkı ise Mustafa Kemal Paşa'yı benimsemiştir. Ankara halkının Mustafa Kemal Paşa'yı lider olarak kabul etmesi ve onunla bütünleşmesi, karşılama sırasında bariz bir şekilde görül­mektedir. Mustafa Kemal Paşa Ankaralılar'ın İstiklal Mücadelesinde göster­diği korkusuz ve pervasız tavrını daha sonra şu şekilde dile getirmektedir;' 'İstiklal Mücadelesi tarihinde Ankara namı en aziz bir mevkii muhafaza edecektir. Bazılarımız iktihamı (göğüs germeyi) hemen gayrimümkün zannedi­len bu müşkilat karşısında sizler bir dakika tereddüt etmediniz. Üç sene mu­kaddem (önce) Sivas'tan Ankara'ya ayak bastığım zaman bir misalini geçen gün dahi göstermiş olduğunuz samimi ve kalbi tezahürat ile beni kollarınız ara­sına aldınız. O zaman gösterdiğiniz bu vatani cesaret sayesinde ecnebi müda­halesiyle İstanbul'da kapatılmış olan Meclis-i Mebusan'ın daha vasi (geniş) bir salahiyet ve şanı milliyet layık bir istiklal ile Ankara'da açmak mümkün oldu. Büyük Millet Meclisi sizin muhiti hamasetinizde biperva (korkusuzca) istiklal mücadelesine devam edebilmiştir. Binaenaleyh, Ankara, hemşehrilerimizin bu istiklali vatan mücadelesinde ayrı bir hissei şerefi vardır.”34MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN ANKARA'YA GELİŞİSivas'ta Heyet-i Temsiliye ve komutanların yaptığı toplantı sonucunda Meclis-i Mebusan'ın İstanbul'da toplanması ve Heyet-i Temsiliye'nin Ankara'ya geçmesi kolaylaştırılmıştır. Bu toplantıya katılan Ali Fuat Paşa, Ankara'ya dönerken Heyet-i Temsiliye'nin geçeceği yol üzerinde konaklama yerleri ve gö­rüşülecek kişilerle ilgili hazırlıklar yapmış, Ankara'daki çalışma yerini tespit ederek heyetin harekatı için gerekli raporu vermişti.35Heyet-i Temsiliye, 18.12.1919 günü Sivas'tan yola çıktı. Kayseri-Mucur-Hacı-Bektaş-Mucur-Kırşehir-Karaman-Beynam Köyü üzerinden, 27 Aralık 1919 Cumartesi öğleden sonra Ankara Dikmen sırtlarına gelindi. Dokuz gün­lük yolculuk boyunca inceleme ve görüşmeler için Kayseri ve Mucur'da birer gün kalınmış, yedi gün yolda geçmiştir36. Üç otomobille Ankara'ya gelen he­yette şu isimler yeralmaktaydı; Birinci otomobilde M. Kemal Paşa, Rauf (Orbay) Bey, Heyet-i Temsiliye istişari üyesi Ahmet Rüstem ve Yaver Yüzbaşı Cevat Abbas (Gürer); ikinci otomobilde Heyet-i Temsiliye üyesi Mazhar Müfit (Kansu) ve Hakkı Behiç Beyler'le Sivas Kongresi Delegeleri İbrahim Süreyya (Yiğit) Bey ve Sekreterler; Üçüncü otomobilde Dr. Binbaşı Refik (Saydam) Bey, Hüsrev (Gerede) Bey ve hizmetliler37.Kafile ilk olarak, kendilerini Gölbaşı ile Şehir arasında bekleyen Vali Ve­kili Yahya Galip (Kargı) Bey ile, 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa'nın ya­nında durdu. Mustafa Kemal Paşa otomobilden inerek karşılayıcılarla görüştü daha sonra onları otomobiline alarak şehre doğru yollarına devam ettiler.Mustafa Kemal Paşa'nın Ankara'ya girişi38 ve heyete tahsis edilen Ziraat Mektebi'ne kadar durumunu bizzat Paşa'nın yanında bulunan Mazhar Müfit, şu şekilde tasvir etmiştir;O sabah ajanslar ile Mustafa Kemal Paşa'nın geldiği haberi herkesi bildi­rildiği gibi, bir taraftan da sabahtan itibaren davullar ve zurnalarla bütün An­kara halkı karşılamaya hazırlanmıştı. Çankaya ve Dikmen tepelerinden güzel sesli hafızlar ezan ve salat okuyorlardı. Ve köylerden birçok atlı ve kağnı arabalarıyla binlerce halk Ankara'ya gelmiş; öğleye doğru “geliyor” diye tellallar bağırmış, seçilen atlı alayı Ulucanlar'dan Hacıbayram Camii'nin önünde toplanarak dini tören yapılmış; yedi yüz piyade, üç bin atlıdan teşekkül eden bir seymen alayını Ankara'da bulunan dervişler takip ediyor.Bunların arkasında bütün esnaf ve ondan sonra da okul öğrencileri yürü­yorlar. Okul öğrencileri İstasyon Caddesi'ne, seymen alayının bir kısmı Dik­men bağlarına, bir kısmı Çankaya bağlarına, Kızılyokuş eteklerine ve diğer bir kısmı da istasyon yoluna dizilmişti. Jandarma ve yirmi kadar polis de bu­rada idi.Halkın bir kısmı Namazgah tepesine ve diğer kısmı Yenişehir'in bulundu­ğu yerlere ve İstasyon yoluna sıralanmışlardı.Ankara Şehri namına karşılama heyetinde Müdafaai Hukuk Cemiyeti aza­sından Müftü Hoca Rıfat Efendi, Binbaşı Fuat Bey, Kınacızade Şakir Bey, Aktarbaşızade Rasim Bey, Toygarzade Ahmet, Ademzade Ahmet, Hatip Ahmet, Kütüpçüzade Ali, Hanifzade Mehmet, Bulgurzade Tevfik Beyler vardı.Dikmen bağlarının eteğinde bir çeşmenin önünde Eskişehir Mebusu Emin (Sazak) ve Ankara eşrafından Naşit Efendi ve arkadaşları bekliyordu.Yirminci Kolordu Kumandam Ali Fuat Paşa ve Vali Vekili Yahya Galip Bey, Emir Gölü'ne yani Gölbaşı'na kadar gelmişlerdi.Biz tam, üçü on geçe Kızılyokuştan iniyorduk. Yolda Paşa'ya yetiştiğimizde Paşa, Rauf Bey'le beni otomobiline almıştı. Oradan başlayan karşılamada “yaşa” sesleri, alkışları arasında ilerlemekte idik.Çankaya ve Dikmen tepelerinden güzel sesli hafızlar ezan ve salat oku­yorlardı. Kızılyokuş'ta iki kurban kesildi, o zaman tamamen boş bir yer olan Yenişehir'de reji memurlarından Salamon Efendi isminde bir zatın ahşap, kü­çük bir evi vardı. Oraya gelince seymenler tarafından bir dana kurban edildi.Karşılama heyeti ve memurlar burada idiler. Paşa otomobilden inerek hep­sinin hatırını sordu ve ellerini sıktı. Daha ileride yedi yüz kadar zeybek kıya­fetinde, ellerinde palalarla dizilmiş gençleri gördük. Paşa bunlara “Merhaba” diye selam verdi, cümlesi “sağol” diye karşılık verdiler ve şöyle bir konuşma geçti:Mustafa Kemal Paşa-Arkadaşlar, buraya niçin geldiniz? Gençler-Millet yolunda kanımızı akıtmaya geldik. Gençler-And olsun! Mustafa Kemal Paşa-Var olunuz.Bu sırada binlerce halk da “yaşa” sesleriyle, alkışlarıyla ortalığı çınlatı­yordu. Nihayet İstasyon yoluna sapıldı. İstasyon meydanında jandarma ve polisler de dizilmişlerdi. Bunlar da selamlandı. Biraz sonra da kız ve erkek mektep talebeleri arasından geçerek Halk Partisi binasının önüne geldik (Şimdi B.M. Meclisi Müzesi).O zaman bu bina Fransız karargahı idi. Fransız bayrağı çekilmişti. Fran­sız Yüzbaşısı Doburazo pencere önündeki boşlukta bize bakarak gülüyordu. Binanın karşısındaki bahçede çadırlar kurulmuştu; Fransız askerleri vardı. Onlar da hayretle bize bakıyorlardı. Çok sürmedi; bu bina, Meclis binası oldu ve Türk bayrağı çekildi ve cumhuriyet hükümetinin kurulduğu bir yer oldu.Alkışlar ve türlü türlü tezahürat ve dualar arasında hükümet meydanına geldik.Yahya Galip Bey bir nutuk ile “hoş geldiniz” dedi ve hariciye memurla­rından Fahrettin Bey heyecanlı bir nutuk söylemeye başladı.Hava güneşli idi, fakat kuru bir soğuk şiddetle ortalığı donduruyordu. Mus­tafa Kemal Paşa, orada dizilmiş olan kız talebelerin üşüdüklerini düşünerek, çocukların gitmelerini Vali Yahya Galip Bey'e söyledi. Yahya Galip Bey, “Yal­nız çocuklar değil, biz de donduk diyerek hatibe “Bey birader, biraz kısa kes, titriyoruz” dedi. Hatip bey de heyecandan zaten nutkun ilerisini getiremeyerek kesmeğe mecbur oldu. İlerisini getiremeyerek değil, o sırada kendisine bir öksürük arız olduğundan nutka devama imkan kalmamıştı. Sonra hükümet konağına girdik. Vali odasında bir müddet istirahatle çaylar içildi. Isındık. Kolordu ziyaret edildi. Otomobillere binerek, bize tahsis edilen, şehrin dışın­daki Ziraat Mektebine gittik. Bir tepe üzerinde olan bu bina bize hayli müd­det karargahtık vazifesini yaptı. Ali Fuat Paşa hepimize birer oda tahsis etmiş, isimlerimiz odaların kapısına yazılmış ve hastabakıcılarla hizmetçiler konul­muş, istirahatımız temin edilmişti. Bu binanın üst katına çıkınca sağdaki bi­rinci oda bana, koridorun sol tarafı nihayetinde büyücek bir oda da Mustafa Kemal Paşa'ya ve benim odamın, sağ tarafındaki odalar da Rauf Bey'le diğer arkadaşlara tahsis edilmişti.Odamda bir küçük demir kasa vardı. Diğer odalar da hemen bu şekilde olup yalnız kasa benim odada olup diğerlerinde yoktu. Çünkü heyetin parası ve hesabı bende idi. Akşam oluyordu. Hizmetçi kadın, Mustafa Kemal Paşa tarafından yazılmış bir kağıt getirdi. Bu bir müsvedde olup imzalanacaktı. Bu müsvedde Ankara'ya varışımızı bütün teşkilata bildiren bir telgraftı39. Şöyle yazılmıştı:“Sivas'tan Kayseri yoluyla Ankara'ya hareket eden Heyet-i Temsiliye gü­zergahta ve Ankara'da, büyük milletimizin sıcak ve samimi tezahüratı vatanseverlik içinde bugün şehre geldi. Milletimizin gösterdiği bu birlik ve kararlılık örneği, memleketimizin geleceğine güven konusundaki inançları sarsılamaz bir şekilde güçlendirici niteliktedir. Şimdilik Heyet-i Temsiliye'nin merkezi An­kara'dadır.Saygılar sunarız Efendim! Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal.”40Bu telgrafta “Şimdilik Heyet-i Temsiliye merkezi Ankara'dır” diyorduk; halbuki biz çok evvel, yani Sivas'ta Ankara'ya gitmeği ve Ankara'nın daimi merkez olmasını kararlaştırmıştık. Fakat bu keyfiyeti, yani merkezi hükümet olmasını gizli tutuyorduk, çünkü ilan zamanı henüz gelmemişti. Malûm, Mus­tafâ Kemal Paşa, zamanı gelmeden hiçbir şeyin kuvveden fiile gelmesini iste­mezdi. Her kararın bir zamanı olduğuna inanıyordu ve bu prensip idi ki, bizce de bu prensibe tamamen riayet edilmiştir41.MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN ANKARA'DAKİ FAALİYETLERİMustafa Kemal Paşa, kendisini ve Heyet-i Temsiliye'yi çok samimi, par­lak ve güven verici duygularla karşılamış olan Ankara halkı ile daha yakın­dan tanışmayı ve fikir alışverişinde bulunmayı gerekli görmüştür. İstanbul'a gidecek mebusların, Heyet-i Temsiliye ile görüşmek üzere Ankara'ya gelmele­rinin beklendiği bir sırada Ankaralılar'a verilecek bir konferans yararlı olacaktır42. Bu sebeple 28 Aralık 1919 günü şehrin ileri gelenleri Ziraat Mektebi'ne davet edildi. Ankara halkıyla yaptığı konuşmada43 ülkenin siyasi, as­keri durumunu anlattı. İstanbul Hükümeti'nin ısrarıyla düşman işgali altındaki bu şehirlerde toplanacak meclise katılmak üzere giderken Ankara'ya uğrayan milletvekillerinden, Mecliste bir “Müdafaai Hukuk Grubu” kurulmasını iste­di ve A-RMHC programını “Misak-ı Milli” halinde özetledi. Ankara'da ha­zırlanan bu müsvedde program, sonradan Meclis-i Mebusan'da “Misak-ı Milli” adıyla kabul ve ilan edilmiştir.Mustafa Kemal Paşa Ankara'da, Milli Mukavemet'in Millet Meclisi'nin var olduğu bir düzen içinde yürütülmesini davanın haklılığını ve meşru bir zemin üzerine oturtulduğu fikrinin içte ve dışta benimsenmesini sağlamıştır. Ana­dolu'da başlayan Milli Mücadele'nin Padişah'a ve İstanbul Hükümeti'ne karşı bir isyan hareketi değil, yok edilmeye çalışılan bir milletin meşru savunucusu olduğunu isbat için böyle bir çalışma gerekli görülmekteydi44.3 Ocak 1920'den itibaren Ankara'ya gruplar halinde gelen mebuslar, Mus­tafa Kemal Paşa ile görüştükten sonra İstanbul'a gitmeye başladılar. Ankara'­ya gelen mebusların çoğu, İzmir ve Balıkesir hariç olmak üzere Batı Anadolu Mebusları idi. Sivas'ta, Heyet-i Temsiliye üyeleri ile komutanların birlikte al­dıkları karara göre, Mustafa Kemal Paşa'nın Erzurum'dan Meclis-i Mebusan azası olarak seçilmesine rağmen, İstanbul'a gitmemesi ve Ankara'da Heyet-i Temsiliye'nin başında kalması; Sivas'tan seçilen H. Rauf Bey'in İstanbul'a gi­derek toplantıya katılması kararlaştırılmıştı45. Bu kararların isabetliliği, Meclis-i Mebusan'ın dağıtılması ile daha açık bir şekilde ortaya çıkmış oluyordu.Mustafa Kemal Paşa Milli Mücadele hareketinin başarıya ulaşmasını doğ­rudan doğruya “milletle temas” etmekle mümkün olacağına inanmıştır.Kendi ifadesi ile söylemek gerekirse o; “Anadolu varlığına derhal karış­mayı ve onlarla birlikte hareket etmeyi”46 faydalı ve lüzumlu görmüştür. Sa­vaş boyunca milli birliğin oluşmasını sağlayacak vasıtalardan birisinin de basın olduğunu çok iyi bilen Mustafa Kemal Paşa, bu konudaki hassasiyetini dai­ma muhafaza etmiştir. İrade-i Milliye ve Hakimiyet-i Milliye gazetelerinin çı­karılmasını sağlayarak halk oyunun aydınlatılmasına çalışmıştır. Özellikle Ankara'da Hakimiyet-i Milliye'nin yayınlanması ile Türk halk oyunun yanlış yollara sürüklenmesi önlenmeye çalışılmış, milli birliği tehlikeye düşürecek iç ve dış yayınlara karşı milletin uyarılması düşünülmüştür. Ayrıca bu sayede, Milli Mücadele hareketini başarıya götürecek kararlar kısa zamanda halka ulaş­tırılacak ve Heyet-i Temsiliye ile halk arasındaki münasebetlerin gelişmesi sağ­lanmış olacaktı.Bu amaçlar doğrultusunda Mustafa Kemal Paşa, Ankara'ya gelişinin ikinci gününde Hakimiyet-i Milliye'nin çıkarılmasını istemiş, gazetenin ismini de ken­disi koymuştur47. Gazeteyi çıkarmak için vilayetin bazı imkanlarından istifa­de edilmiş ve 10 Ocak 1920 tarihinden itibaren Recep Zühtü (Soyak) Bey'in yönetiminde yayın hayatına başlamıştır48. Hakimiyet-i Milliye kısıtlı maddi imkanlarına rağmen kısa zamanda en önemli haber kaynağı durumuna gel­miş, Anadolu gazeteleri tarafından sürekli kaynak olarak gösterilmiştir49.Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye'nin Ankara'ya geldikleri 27 Aralık 1919'dan, Meclisi Mebusan'ın açıldığı 12 Ocak 1920 tarihine kadar geçen bu 17 günlük sürede Ziraat Mektebi'ndeki karargahta Kuvay-ı Milliye, İstanbul Hükümeti ve dış ülkelerle temas kurulmuş ilk B.M.M.'nin açılması için ge­rekli şartların oluşmasına zemin hazırlamıştır.SONUÇAnkara'nın Milli Mücadele'nin merkezi olarak seçilmesi tesadüfi değildir. Mustafa Kemal Paşa daha İstanbul'dan ayrılmadan önce arkadaşı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ile bu meseleyi konuşmuştur. Anadolu'ya geçtikten sonra, ya­pacağı bütün işlerde olduğu gibi bu konuyu da bir “Milli Sır” olarak gizle­miştir. 8u düşüncesini ancak Sivas Kongresi'nden sonra açığa vurmuştur. Onun bu düşüncesine, sadece Kazım Karabekir Paşa karşı çıkmıştır.Ankara'nın Milli Mücadele'nin merkezi olarak seçilmesi doğru ve isabetli bir karardır. Çünkü Ankara, Anadolu'nun merkezi konumundadır. Anadolu şehirlerini birbirine bağlayan yollar kavşağında yer almaktadır. Diğer taraf­tan işgal altındaki Batı Anadolu'yu ve İstanbul'u kontrol altında tutabilecek stratejik bir mevkidedir. Ayrıca Ali Fuat Paşa'nın kumandasındaki 20. Kolordu'nun Ankara'da bulunması, bölgenin güvenliğini sağlamış olması açısından önemli bir unsurdur. Bunun yanısıra Ankara halkının Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye'ye maddi ve manevi bakımdan destek vermeye hazır ol­ması Ankara'nın Milli Mücadele'nin merkezi olarak seçilmesinde önemli bir paya sahiptir.Sonuç olarak 27 Aralık 1919'dan sonra meydana gelen gelişmeler Anka­ra'nın Milli Mücadele'nin merkezi seçilmesindeki isabeti ortaya koymuştur. Artık Ankara, Atatürk'ün Sine-i Millete dönüş düşüncesinin gerçekleştiği ve doruğa ulaştığı mekandır. Dolayısıyla Ankara, bir harekatın bedeni ve büyük bir fikrin sembolüdür. * Bu makale; Atatürk'ün Ankara'ya gelişinin yıldönümü münasebetiyle hazırlanan televiz­yon belgeselinde (TRT-1) konuşma metni olarak sunulmuştur.1 Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, İstanbul, 1953, s. 76.2 Mahmut Goloğlu, Erzurum Kongresi, Ankara, 1968, s. 7.3 Mahmut Goloğlu, a.g.e., s. 101.4 Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, C.I. (Hazırlayan: Zeynep Korkmaz), Ankara, 1984, s. 45.; C. III, Belge: 38.5 Mahmut Goloğlu, a.g.e., s. 101.6 Bekir Sıtkı Baykal, Heyet-i Temsiliye Kararları, Ankara, 1989, s. IX.7 Bekir Sıtkı Baykal, a.g.e., s. XII.8 Nutuk, C.I., s. 167.9 Samet Ağaoğlu, Kuvay-ı Milliye Ruhu, İstanbul, 1964, s. 39.10 Arnold Toynbee, Türkiye, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, İstanbul, 1971, s. 103.11 Vehbi Koç, Hayat Hikayem, İstanbul, 1973, s. 11.; Bilal N. Şimşir, Ankara… Ankara Bir Başkentin Doğuşu, Ankara, 1988, s. 43.12 Vehbi Koç, a.g.e., s. 15.13 Yurt Ansiklopedisi, İstanbul, 1981, s. 548.14 Kamil Erdeha, Milli Mücadelede Vilayetler ve Valiler, İstanbul, 1975, s. 231.15 Bayram Sakallı, Milli Mücadele'de Ankara (PANEL), T.B.M.M. Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu, No: 19, 28 Nisan 1986, Ankara, s. 43.16 Nusret Baycan, “Ankara'nın Başkent Oluşu”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. VII. s. 19, Kasım 1990, s. 121.17 Nusret Baycan, a.g.e., s. 120.18 Asaf Tanrıkut, Türkiye Posta ve Telgraf ve Telefon Tarihi Teşkilat ve Mevzuatı, Ankara, 1986, C. II, s. 678.19 Falih Rıfkı Atay, 19 Mayıs, Ankara, 1944, s. 10 vd.; Çankaya, İstanbul, 1984, s. 158.20 Ali Fuat Cebesoy, a.g.e., s. 48.: Ankara'nın öneminin İngilizler tarafında da kavranması, 20. Kolordu'nun nakli meselesinde M. Kemal veAli Fuat Paşalar ile İngilizler arasında bir sürtüşmenin meydana gelmesine sebep olmuştur. İngilizler, ordunun nakli meselesini 2 ay kadar geciktirmeyi başarmışlardır. (B. Şimşir, a.g.e., s. 97-98).21 Nutuk, C.I., s. 228; Ali Fuat Cebesoy, a.g.e., s. 259.22 Kazım Karabekir'in konuyla ilgili telgrafı için bkz.; Nutuk, C.I., s. 229.23 Nutuk, C.I., s. 9.24 Nutuk, C.I., s. 230.25 Nurettin Tursan, Ankara'nın Başkent Oluşu, Harp Akademileri Komutanlığı Yayını, İstanbul, 1981, s. 31.; Gotthard Jascke, “Ankara Wird Hauptstant Der Neuen Türkei”, Die Welt Des Islams, Vol. III, Nr. 3-4, Leiden, 1954, s. 263.26 Selahattin Tansel, Mondros'tan Mudanya'ya Kadar, C.II, İstanbul, 1991, s. 168.27 Azmi Süslü, Milli Mücadele'de Ankara (PANEL), T.B.M.M. Kültür Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları, No: 19, Ankara, 28 Nisan 1986, s. 18.28 Kamil Erdeha, a.g.e., s. 238.29 Mazhar Müfit Kansu, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber, C.II, Ankara, 1988, s. 488.30 Azmi Süslü, a.g.e., s. 19; Mahmut Goloğlu, Üçüncü Meşrutiyet (1920), Ankara 1970, s. 7; Bilal N. Şimşir, a.g.e., s. 103.31 Bayram Sakallı, a.g.e., s. 46; Mahmut Goloğlu, a.g.e., s. 7.32 Bayram Sakallı, a.g.e., s. 49; Bilal N. Şimşir, a.g.e., s. 107.33 Bayram Sakallı, a.g.e., s. 49; Geniş bilgi için bkz. Bilal N. Şimşir, a.g.e., s. 171-184.34 Bayram Sakallı, a.g.e., s. 50.35 Ali Fuat Cebesoy, a.g.e., s. 259.36 Enver Behnan Şapolyo, Kemal Atatürk ve Milli Mücâdele Tarihi, İstanbul, 1958, s. 357.37 Mahmut Goloğlu, a.g.e., s. 9.38 Atatürk'ün Ankara'da karşılanışı ile ilgili canlı tasvirler için bkz.; Enver Behnan Şapolyo, Kemal Atatürk ve Mücadele Tarihi, İstanbul, 1958; Enver Behnan Şapolyo, “Atatürk Ankara'­da”, Ülkü, s. 23, s. 371-373; Naşit Hakkı Uluğ, “Ankara'nın Gazi Bayramı Ülkü s. 1, s. 9-10; Naşit Hakkı Uluğ, Hemşehrimiz Atatürk, İstanbul, 1973; Yunus Nâdi, Ankara'nın İlk Günleri, İstanbul 1955; M. Müfit Kansu, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'te Beraber, C. II., Ankara, 1988; Behçet Kemal Çağlar, Atatürk 19 Yıl Önce Bugün Ankara'ya Gelmişlerdi, Ankara Halkevi Yayınevi, Ulus Basımevi, Ankara, 1938; Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, İstanbul, 1953; Ali Fuat Cebesoy “Büyük Önderi Karşılarken”, Ulus, 28.12.1937.19.39 Mashar Müfit Kansu, a.g.e., s. 497-500.40 Nutuk, C.I., s. 228.41 Mashar Müfit Kansu, a.g.e., s. 500.42 Cemil Özgül, Heyet-i Temsiliye'nin Ankara'daki Çalışmaları, Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 1989, s. 62.43 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, C.II, TİTE Yayını, Ankara, 1981, s. 4.44 Cemil Özgül, a.g.e., s. 66-67.45 Cemil Özgül, a.g.e., s. 66.46 Kılıç Ali, Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor, İstanbul, 1955, s. 12.47 Yücel Özkaya, Milli Mücadele'de Atatürk ve Basın (1919-1921), Ankara, 1989, s. 61; İzzet Öztoprak, Kurtuluş Savaşı'nda Türk Basını, Ankara, 1981, s. 11.48 Mahmut Goloğlu, a.g.e., s. 14; Erdeba, s. 254.49 Yücel Özkaya, a.g.e., s. 68.

kenan sofuoğlu'nun emirerleri

quares
Tarihte bilinen ilk imparatorluk akadlardır. MÖ 2334 ile MÖ 2150 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir ve bilinen herhangi bir kaynağa göre akadlarda kölelik sistemine yönelik bir bulgu bulunamamıştır. Hiçbir hükümdar böyle uzanıpta "emirerlerim" diyerek halkını aşağılamamıştır.

M.ö 2334 ve günümüz...



zengin sözlük yazarlarının karalama defteri

quares
hannibal cevdet

hayatımın , yazı yazmak , karikatür çizmek ve ygs sınavına çalışmak mottosuyla sürekli kendini devir daim ettiği bir zaman dilimindeydim . ygs sınavına çalışmak bi süre sonra sıkınca kendimi düzensiz bir şekilde yazdığım absürt ve saçma yazıların içinde bulmuştum , aslında bu yazılarım ailemi ve yakın çevremdeki insanları güldüren cinstendi . ama artık değişik bir şeyler yazmak ve ciddi manada ses getirmek istiyordum , mesela bir kitap yazıp izzet altınmeşeye ithaf edip ünlü olmak da planlarım arasındaydı ama ben daha farklı olmayı seçtim . delirdim , yok yok cidden delirmedim ama delirmiş kadar oldum , en son kendimi marmariste turist kızlara mustafa keserin türk sanatı için önemini anlatırken buldum , bi sarsıldım kendimi toparlamaya çalıştım , ulan napıyordum sahi ben , ne işim vardı burada diye düşündüm , kızlarda şaşkın şaşkın bana bakıyor , ortamda makaram sarı bağlar çalıyor diğer turistler halay çekiyor , allahım istanbuldan hangi kafayla marmarise kadar gelip böyle bir ortama düştüm lan ben diyorum kendi kendime , 1 gün sonra gerisin geri istanbula geliyorum ve her şey öyle başlıyor , benim bakırköy sinir hastalıklarında tedavi görmemi istiyor ailem , ilk başta kabul etmiyorum , hayır deli değilim ben keserist bir insanım sadece (keserist=mustafa keser sevdalası) diyorum , tabi keserizim felsefesini anlamadıklarından dolayı beni hastaneye yatırma fikrinden vazgeçiremiyorum onları , ve bir gün beni hastaneye bırakıp çekip gidiyorlar , biz seni sık sık ziyarete gelicez burada belli bir süre kalıcaksın zaten temelli burada yaşamayacaksın diyerek de motive etmeyi ihmal etmiyorlar . ama ben hayatımın en güzel günlerini bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde geçiriyorum , hannibal cevdet abiylede ordan tanışıyorum , cevdet abi tarihe çok ilgi duyan bi insan , cidden sorsalar hani üniversitede ki hocaları cebinden çıkarır , öyle bilgili bir insan . ilk kaldığım haftalarda şöyle bir olaya şahit oluyorum , gece yatağımda müzik dinlerken paldır küldür 4 5 kişi giriyor , en öndeki adamın elinde bir sopa , biz buna deliler birliği olarak kılıç deriz , kalk ulan kalk ülke elden gitti sen hala yatıyorsun diye bağırıyor , kalkıyorum , odadan çıkıyoruz beraber 5 kişi başımızda da komutanımız hannibal cevdet abi koşuyoruz amansız bir şekilde , karanlık koridorda koşuyoruz , cevdet abi kahrolsun roma yaşasın tam bağımsız kartaca ülkesi diye bağırıyor falan , ulan bi bakıyorum karşı koridordanda ellerinde kılıç yani sopa , 5 deli bize doğru koşuyor yaşasın roma diye bağırıyor , hafif esmer olanlarına afrikalı scipio deyip gaz vermişler , adamın gözü dönmüş , lime lime edicek bizi , yarın yokmuş gibi koşuyor , tam birbirimize yaklaştık dalıcaz , bizim komutan iki tarafa da durun diye bağırıyor , saatine bakıyor , ezan vakti savaş olunmaz diyor , biraz bekliyoruz , biraz dediğim bi 1 saat ezanın bitmesini bekliyoruz , ulan ses gelmiyorki zaten hiç bir yerden , neyse ayağa kalkıyor bizim komutan tam saldırıcaz , hop duruyoruz tekrar , melihcim bu savaşı kim kazandı yahu diye soruyor cevdet abi karşı takımın komutanına , adam yanında getirdiği kitabı açıyor 3. pön savaşına bakıyor ciddi bir araştırma halindeyiz ,biz kazanıyoruz cevdet bey diyor , tamam o zaman biz gidelim diyerek götün götün geri dönüyoruz , cevdet abinin yanına gidiyorum , yahu kartacalı hannibal savaş meydanını terk eder mi hiç diyorum , ne kartacası ne hannibalı yavrum delirdin mi sen diyerek beni tersliyor , lan unuttunuz mu hepimiz deliyiz lan , lan daha demin koridorda savaş yaptık ya romalılarla diyorum , sen onu bunu geçte real maçı üst olur mu bi kupon dolduralım da yolumuza bulalım diyor koskoca kartacalı hannibal , olur abi tabi diyorum oturuyoruz bi kupon yapıyoruz , ortada gazate ve maç yok he , o kafasından bi takım uyduruyor yandaki deli kafasından bi takım uyduruyor , ben tahminde bulunuyorum , bunlar bilek güreşi yapıyor kazananın takımı yeniyor , ortada dönen bir parada yok zaten , yani kaybedeni olmayan bir oyun oynuyoruz , böyle haftalar , aylar geçiyor , kendini balık zandedeni mi dersin , fottbol manager oyununa kendini kaptırıpta kendini morinho zandedeni mi dersin cins cins deli dolu etraf, bizim örgüt iyiydi ama kartacalı cevdet abi , kendini yazar zandeden deli olarak nitelendirdikleri kişi ben , fosil ahmet , tilki gökhan ve hiç konuşmayan bir deli . bahçede toprak üstünde çizilen planlar ve ortak düşman roma , ve hızlıca düşman üstüne koşmak , cevdet abinin ezan numarası , bu taktikle sürekli savaş kazanmamız . yine bir gün plan yapıyoruz , hastahaneden kaçıcaz ekipmanları topluyoruz , mandal ve sopalarımız hazır , mandalın niye hazır olduğunu ve nasıl ne şekilde nerden tedarik ettiğimizi ve ne için kulanacağımızı bende bilmiyorum ama ceplerimi görseniz boydan boya renk renk mandal dolu , planımızı yapıyoruz , bahçe izninde diğer delilerden biri fenalaşma numarası yapıyor , biz inceden yavaş yavaş uzuyoruz , bi taksi çeviriyoruz , atlıyoruz taksiye , tabi öne komutan cevdet abi biniyor , yanımda ki tilki gökhan taksiciye şurdan 3 öğrenci diyerek mandal uzatıyor , cevdet komutan bağırıyor, burada komutanınız varken siz mi ödeyeceksiniz lan , bu sefer de cevdet abi mandallarını çıkartıyor , taksici de dumur olmuş bir şekilde bizi izliyor tabi o sıra , bende mandaları niye yanımızda aldığımızı anlıyorum , meğer mandalllar bizim para birimimizmiş , doların türk lirasına karşı kurundan hallice bence iyi bir para birimiydi aslında mandal , taksiden inip yoldan geçen bi dolmuşa atlıyoruz , cevdet komutan yine rahat durmuyor , şuradan 3 roma diyor , söför efendim abi diyerek saf saf bize bakıyor ve bende müdehale etme gereği hissediyorum artık , cebimde sakladığım on lirayı veriyorum , biz kafamız nerde eserse orda inicez diyorum , yahu düşünsenize deli olmak ne kadar güzel bi şey , istediğimiz karakter olabiliyoruz , istediğimiz yerde minibüsten inebiliyoruz , bi yere bağlı değiliz , sorumluluklarımız yok , bizden bir şey bekleyen insanlar yok , neyse biz beğendiğimiz güzel bi yerde inme hayali kurarken minibüsün polis karakolunun önünde durduğunu fark ediyorum , ve gerisin geri bakırköy sinir hastalıklarına geri dönüyoruz , olan da benim on lirama oluyor ve böyle günler geçiyor , artık hastahanenin güvenliğini falanda artırmışlar , kaçmak imkansız , bi ara kendini vasco de gama zandeden nejdet abi vardı , adam açın kapıları bi yeri keşf etmem lazım dedi , ona bile açmadılar kapıyı yahu , ayıp değil mi koskoca vasco de gama nejdet abiye kapı açmamak , neyse günler geçiyor ve biz yine saldırı ve ezan taktiğimizle toprak feth etmeye devam ediyoruz , yine bir gruba saldırıyoruz , annemle babam da uzaktan beni izliyormuş bizim saldırdığımız o sıra , tabi cevdet komutanın bana verdği gazla arkamda hiç kimse olmamasına rağmen arkamı dönüp benimle misiniz irlandalılar diye bağırıyorum falan ,uzaktan göz göze geldik annemle , hayatımın en anlamsız bakışını orda annemden gördüm , sen ne yapıyorsun der gibi bakıyordu , sahi napıyordum ben , keserist bi insana yakışırmıydı bu yaptıklarım , annem ve babam beni çıkartmak için uğraştı o hastahaneden çıkardılar da 1 haftaya kalmadan , ordumdan kopardılar beni , halbu ki ben kartaca ordusunun birer sıra neferiydim . neyse 1 2 hafta sonra zorda olsa normal yaşantıma döndüm , sadece mandal görünce taksi anımız aklıma gelir gülümserdim bazen , aradan 2 yıl geçtikten sonra ziyaretlerine gidiyim dedim , elim boş gitmiyim bi hediye de alıyım dedim , oyunçak kılıç aldım 3 tane , hediye paketi yaptırdım hastahanenin yolunu tuttum , içeri almadılar ilk başta , sonradan aldılar , ve malesef ki cevdet komutanın öldüğü haberiyle sarsıldım , evet cevdet komutanın yaşamı boyunca örnek aldığı kişi kartacalı hannibal nasıl gebzede intihar etttiyse , bizim cevdet komutanda onu örnek alarak intihar etmişti , gözüm yaşardı , deli işte ne beklersin ki diye teskin etmeye çalışıyordum kendimi ama olmuyordu , ağladım o zamana kadar 1 yada 2 kere ağlayan ben hıçkıra hıçkıra ağladım ve hastahaneden çıktım , elimde ki kılıçlara baktım , yerde bi mandala takıldı gözüm , yahu delilik ne kadar zordu be cevdet komutan , atladım bi taksiye , zamanında paramızın olmadığından binemediğimiz taksiye binip gözlerim yaşlı bir şekilde evin yolunu tuttum ...

topkapılı mehmet cambaz

quares
mm( milli müdafaa) örgütünün kurucusu . kurtuluş savaş'ı kahramanı .
gazi mustafa kemal atatürk'ü istanbul da koruma görevide kendisine verilmiştir , mustafa kemal paşa bandırma gemisine binene kadar kendisine eşlik etmiştir .ve ayrıca
topkapılı mehmet cambaz İstanbul'u işgal etmiş olan İngiliz Kuvvetlerinin Komutanı General Harrington'un makam otomobilini de çalmış. Aksehir'e kadar sürmüş ve orada Mareşal Fevzi Çakmak'a teslim etmişdir. Bu otomobil, Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa'ya verilir.

pir sultan abdal

quares
pir sultan abdal'ın yaşamı üzerine, yazılı kaynaklarda pek bilgi yoktur. doğum ölüm yılları bile bilinmiyor. yaşamı üzerine bilgiler, genellikle, kendi şiirlerinden, halk söylentilerinden, kuşaktan kuşağa anlatıla gelen menkıbelerden, bir de yakınlarının ya da başka ozanların onu anlatan şiirlerinden çıkarılır.
1510/14 -1589/90 yillar arasinda yasadigi tahmin ediliyor.

Yürü bre Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün devrilir
Nemrut gibi Anka n'oldu
Bir sinek havale oldu
Davamız mahşere kaldı
Yarın bu senden sorulur
Şah'ı sevmek suç mu bana
Kem bildirdin beni Han'a
Can için yalvarmam sana
Şehinşah bana darılır
Hafid-i Pelgamber'im has
Gel Yezid Hüseyn'imi kes
Mansur'um beni dara as
Ben ölünce il durulur
Ben Musa'yım sen Firavun
İkrarsız Şeytan-ı lain
Üçüncü ölmem bu hain
Pir Sultan ölür, dirilir

pir sultan abdal

yunus emre

quares
13. yüzyılın ortalarında, anadolu sakarya ırmagı cevresinde bir köyde doğduğu ve 14. yüzyılın ilk yarılarında yine o civarda öldügü bilinen, türk milletinin islama ve hayata bakışını şiirlerinde çok güzel anlatmış olan halk ozanı,şair. yaklaşık 700 yıldır türk milleti tarafından dilden dile aktarılmış, türkü ve ilahilere söz olmuş, yer yer atasözü misali dilden dile dolaşmış mısralarıyla yunus emre, türk kültür ve medeniyetinin oluşumuna büyük katkılar sağlamış bir gönül adamıdır.tasavvuf ilminin anadoluya yayılmaya başladığı zamanlarda yaşamış olan yunus emre, dervişliği olgunlukla yoğurmuştur. tasavvufun amacı olan kamil insan olma yolunda allah sevgisini rehber edinmiştir. kavgaya, hırsa, şekilciliğe, dini istismar edenlere karşı çıkmış ve halkı şiirleri ile uyarmıştır. yunus'un şiirleri öyle sevilmiştir ki günümüzde atasözleri kadar bilinir ve kullanılır olmuştur. hümanistliği ve insan sevgisi şiirlerinde o kadar yoğundur ki, "yaradılanı hoş gör yaradan'dan ötürü " mısrası bu özelliğinin allah sevgisi ile nasıl bağdaştığını çok iyi anlatmaktadır. şiirlerinde büyük ölçüde türkçe ve hece vezni kullanması, şiirlerinin rahatça benimsenmesini ve günümüze kadar bozulmadan gelmesini sağlamıştır.

divanından bir kaç örnek:

ben yürürm yana yana
aşk boyadı beni kana
ne akîlem ne divâne
gel gör beni aşk neyledi

yunus sen bu dünyaya niye geldin
gece gündüz hakkı zikretsin dilin
enbiyaya uğramaz ise yolun
göçtü kervan kaldık dağlar başında

ilim ilim bilmektir
ilim kendin bilmektir
sen kendini bilmezsin
ya nice okumaktır.

neşet ertaş

quares
not: başlığını açtığım için onur duyduğum insan .

Kırşehir'de 1938'de doğan Neşet Ertaş, Çiçekdağı'ndan Türkiye'ye açılan bir halk ozanıdır. Babası kendisi gibi bir saz üstadı olan Muharrem Ertaş, annesi Döne Ertaş'tır.

Çocukluğu köyde geçen Neşet Ertaş, ilkokulda keman ve bağlama çalmaya başlamıştır. Babasının ondaki yeteneği görmesi sonucu düğünlerde saz çalarak müzik hayatına 1950'lerin başında başlamıştır.

İlk plak çalışmasını İstanbul'a geldikten sonra 1957'de Şen Çalar Plak'tan çıkartan Neşet Ertaş, bir anda şöhret olmuş ve tüm Anadolu'da dinlenen bir halk ozanı olarak geniş kitlelere ulaşmıştır. Takip eden yıllarda kariyerini Ankara'da sürdüren Neşet Ertaş, burada eşi olacak olan Leyla Hanım'la tanışıp evlenmiş ve üç çocuk sahibi olmuştur.

1978'de ellerinde oluşan bir rahatsızlık sonucu, enstrüman çalamaz hale gelen Neşet Ertaş, müzisyenlik dışında başka bir meslek sahibi olmadığı için işsiz kalmıştır. Neşet Ertaş bu dönemde tedavi için Almanya'ya ailesiyle birlikte taşınmıştır. Almanya'da tedavi olduktan sonra Türklerin uğrak yeri haline gelen mekanlarda çalarak yeniden müziğe dönen Ertaş, yıllar sonra Türkiye'de yeniden Türk Halk Müziği'nin popülerleşmesiyle yurda dönüş yapmıştır.

Süleyman Demirel tarafından kendisine teklif edilen Devlet Sanatçılığı'nı , halkın sanatçısı olmayı daha çok önemsediği için reddeden Neşet Ertaş, abdallık kültürünün son büyük efsanesi olarak bilinir. Unesco, hayatta olduğu dönemde Neşet Ertaş'ı "Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi" ne bağlı olarak, Türkiye envanterinde "Ulusal yaşayan insan hazinesi" olarak kabul etmiştir. 2011 yılında İTÜ Devlet Konservatuarı, Ertaş'a Fahri Doktora ödülünü takdim etmiştir. Eserleri ders olarak okutulmuştur.

Neşet Ertaş, 2012'de İzmir'de tedavi görmekte olduğu hastanede prostat kanseri sebebiyle hayata gözlerini yummuştur.

Neşet Ertaş albümleri:

1957 - Neden garip garip ötersin bülbül
1960 – Gitme Leylam
1979 – Türküler Yolcu
1985 - Sazlı Oyun Havaları
1987 - Türkülerle Yaşayan Efsane Deyişler Bozlaklar Türküler
1988 – Gönül Ne Gezersin Seyran Yerinde
1988 – Kendim Ettim Kendim Buldum
1988 – Kibar Kız
1989 – Hapishanelere Güneş Doğmuyor
1989 – Sazlı Sözlü Oyun Havaları
1990 – Gel Gayri Gel
1992 - Şirin Kırşehir
1993 – Kova Kova İndirdiler Yazıya
1995 – Seçmeler 2
1995 – Seçmeler 3
1995 – Seher Vakti
1995 – Altın Ezgiler 3
1995 – Benim Yurdum
1997 - Nostalji 1
1998 - Ölmeyen Türküler 2
1999 - Ölmeyen Türküler 3
1998 – Gönül Yarası

ali kuşçu

quares
Onbeşinci yüzyılda yaşamış olan önemli bir astronomi ve matematik bilginidir. Babası Timur'un (1369-1405) torunu olan Uluğ Bey'in doğancıbaşısı idi. "Kuşçu" lâkabı buradan gelmektedir.

Ali Kuşçu, Semerkand'da doğmuş ve burada yetişmiştir. Burada bulunduğu sıralarda, Uluğ Bey de dahil olmak üzere, Kadızâde-i Rûmî (1337-1420) ve Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşî (?-1429) gibi dönemin önemli bilim adamlarından matematik ve astronomi dersleri almıştır. Ali Kuşçu bir aralık, öğrenimini tamamlamak amacı ile, Uluğ Bey'den habersiz Kirman'a gitmiş ve orada yazdığı Hall el-Eşkâl el-Kamer adlı risalesi ile geri dönmüştür. Dönüşünde risaleyi Uluğ Bey'e armağan etmiş ve Ali Kuşçu'nun kendisinden izin almadan Kirman'a gitmesine kızan Uluğ Bey, risaleyi okuduktan sonra onu takdir etmiştir.

Ali Kuşçu, Semerkand'a dönüşünden sonra, Semerkand Gözlemevi'nin müdürü olan Kadızâde-i Rûmî'nin ölümü üzerine gözlemevinin başına geçmiş ve Uluğ Bey Zîci'nin tamamlanmasına yardımcı olmuştur. Ancak, Uluğ Bey'in ölümü üzerine Ali Kuşçu Semerkand'dan ayrılmış ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yanına gitmiştir. Daha sonra Uzun Hasan tarafından, Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında barışı sağlamak amacı ile Fatih'e elçi olarak gönderilmiştir.

Bir kültür merkezi oluşturmanın şartlarından birinin de bilim adamlarını biraraya toplamak olduğunu bilen Fatih, Ali Kuşçu'ya İstanbul'da kalmasını ve medresede ders vermesini teklif eder. Ali Kuşçu, bunun üzerine, Tebriz'e dönerek elçilik görevini tamamlar ve tekrar İstanbul'a geri döner. İstanbul'a dönüşünde Ali Kuşçu, Fatih tarafından görevlendirilen bir heyet tarafından sınırda karşılanır. Kendisi için ayrıca karşılama töreni yapılır. Ali Kuşçu'yu karşılayanlar arasında, zamanın ulemâsı İstanbul kadısı Hocazâde Müslihü'd-Din Mustafa ve diğer bilim adamları da vardır. İstanbul'a gelen Ali Kuşçu'ya 200 altın maaş bağlanır ve Ayasofya'ya müderris olarak atanır. Ali Kuşçu, burada Fatih Külliyesi'nin programlarını hazırlamış, astronomi ve matematik dersleri vermiştir. Ayrıca İstanbul'un enlem ve boylamını ölçmüş ve çeşitli Güneş saatleri de yapmıştır. Ali Kuşçu'nun medreselerde matematik derslerinin okutulmasında önemli rolü olmuştur. Verdiği dersler olağanüstü rağbet görmüş ve önemli bilim adamları tarafında da izlenmiştir. Ayrıca dönemin matematikçilerinden Sinan Paşa da öğrencilerinden Molla Lütfi aracılığı ile Ali Kuşçu'nun derslerini takip etmiştir. Nitekim etkisi onaltıncı yüzyılda ürünlerini verecektir.

Ali Kuşçu'nun astronomi ve matematik alanında yazmış olduğu iki önemli eseri vardır. Bunlardan birisi, Otlukbeli Savaşı sırasında bitirilip zaferden sonra Fatih'e sunulduğu için Fethiye adı verilen astronomi kitabıdır. Eser üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde gezegenlerin küreleri ele alınmakta ve gezegenlerin hareketlerinden bahsedilmektedir. İkinci bölüm Yer'in şekli ve yedi iklim üzerinedir. Son bölümde ise Ali Kuşçu, Yer'e ilişkin ölçüleri ve gezegenlerin uzaklıklarını vermektedir. Döneminde hayli etkin olmuş olan bu astronomi eseri küçük bir elkitabı niteliğindedir ve yeni bulgular ortaya koymaktan çok, medreselerde astronomi öğretimi için yazılmıştır. Ali Kuşçu'nun diğer önemli eseri ise, Fatih'in adına atfen Muhammediye adını verdiği matematik kitabıdır.

özdemir asaf

quares
Asıl adı Halit Özdemir Arun'dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi'nde yaptı. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi'nde, önce Hukuk Fakültesi'ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü'ne devam ettiyse de 1947'de yüksek öğrenimini yarıda bıraktı. Bir süre sigorta prodüktörlüğü yaptı. 'Zaman' ve 'Tanin' gazetelerinde çevirmen olarak çalıştı.

İlk yazısı 1939'da 'Servetifünun-Uyanış' dergisinde çıktı. 1951'de Sanat Basımevi'ni kurarak matbaacılık yaşamına girdi. Kendi şiir kitaplarını bastı. 1955'te Yuvarlak Masa Yayınları'nı kurdu.

İkilikler ve dörtlüklerden oluşan ilk şiirlerinde yoğun bir söyleyiş özelliği göze çarpar. İnsan toplum ilişkilerine yönelik temaları konu edinerek düşündürücü bir şiir evreni kurmuştur. Duygu ve düşünce yoğunluğuyla birlikte, alay ve taşlama şiirine egemen olan öğelerdir. İnsan ilişkilerinin toplumsal ve bireysel yanlarını sen ben ikileminde vermiştir. Çok kullandığı sevgi, ayrılık, ölüm temaları, son dönem şiirlerinde giderek yerini kaçış ve umutsuzluğun tedirginliğine bırakmıştır.

Şiirin bir görüşü yansıtması, bir iletisinin olması düşüncesinden yola çıkmıştır. Yuvarlağın Köşeleri kitabında şiirin ve yazarın işlevi konusundaki görüşlerini dile getirmiştir. Batı şiiri ve geleneksel Türk şiirinden yararlanarak verdiği bileşim sanatını zenginleştirip geliştirmiştir.

can yücel

quares
1926 yılında İstanbul`da doğdu. Türkiye'nin ilk Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in oğlu olan Can Yücel, orta öğrenimini Ankara Erkek Lisesi'nde tamamladıktan sonra, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü'nde okudu. İngiltere'de Cambridge Üniversitesi`nde eğitimini sürdüren Yücel, bir süre Londra'da BBC Radyosu'nda çalıştı. Türkiye'ye dönüşünde Bodrum'da turist rehberliği yapan Yücel, daha sonra İstanbul'a yerleşti ve bağımsız çevirici olarak yaşamını sürdürdü.

Can Yücel, 1945-1965 yılları arasında "Yenilikler", "Beraber", "Seçilmiş Hikayeler", "Dost", "Sosyal Adalet", "Şiir Sanatı", "Dönem", "Yöne", "Ant", "İmece", "Papirus" adlı dergilerde yazdı. "Yeni Dergi", Birikim", "Sanat Emeği", "Yazko Edebiyat" ve "Yeni Düşün" dergilerinde yayımladığı şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965"ten sonra siyasal konularda da ürün verdi. İlk şiirlerini 1950 yılında "Yazma" adlı kitapta toplayan Can Yücel, "toplumsal sorunların yarattığı izlenimlerin ağırlığından kurtulmak istermiş gibi" kimi taşlama, kimi bıçak ile işleyen duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çekti.

Ünlü dünya şairlerinden çevirdiği şiirleri biraraya getirdiği "Her Boydan" adlı kitabı 1959 yılında yayımlanan Yücel, yapıtlarını "Yazma" (1950), "Sevgi Duvarı" (1973), "Bir Siyasinin Şiirleri" (1974), "Ölüm ve Oğlum" (1976), "Şiir Alayı" (1981), "Rengarenk" (1982), "Gökyokuş" (1984), "Canfeda" (1987), "Çok bi Çocuk" (1988), "Kısadevre" (1990) ve "Kuzgunun Yavrusu" (1990) adlı kitaplarda topladı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e hakaretten yargılanan Yücel, 18 Nisan seçimlerinde ÖDP`nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı oldu. Yücel, 12 Ağustos 1999'da öldü.

pardon

quares
en iyi türk komedi filmlerinden biri .

ibrahim karakterini oynayan ferhan şensoy'un başyapıtı denilebilir .

filmden bir replik : Bi numara yaptığım yok, o kerizlik bende doğuştan beri var. Hiçbir örgütle bi ilgim yok. Beni adamdan sayıp alacak örgüte zaten ben girmem. O örgüt İbrahim'e kaldıysa örgüt bile sayılmaz."

namık kemal

quares
21 Aralık 1840'ta Tekirdağ'da doğdu, Asıl adı Mehmed Kemal'dir, Namık adını ona şair Eşref Paşa vermiştir. Babası, II.Abdülhamid döneminde müneccimbaşılık yapmış olan Mustafa Asım Bey'dir. Annesini küçük yaşta yitirince çocukluğunu dedesi Abdüllatif Paşa'nın yanında, Rumeli ve Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçirdi, Arapça ve Farsça öğrendi.

18 yaşlarında İstanbul'a babasının yanına dönen Namık Kemal, 1863 yılında Babıali Tercüme Odası'na katip olarak girdi. Bu görevi sırasında dönemin önemli düşünür ve sanatçılarıyla tanışma olanağı buldu. Namık Kemal ilk şiirlerini çocuk denecek yaşlarda yazmaya başlamıştır. Eski ve yeni kuşaktan şairlerin bir araya gelerek kurdukları Encümen Şuara'ya ve kimi Divan şairlerine nazireler yazmıştır. Diri bir sesle konuşması ve yapıtlarına kattığı yeni kavramlarla Türk Şiirini Divan Şiirinin edilgen edasından kurtarmıştır. Bütün bu nitelikler onun Vatan Şairi olarak anılmasına yol açmıştır.

Tiyatro türüne önem veren Namık Kemal, altı oyun yazmıştır. Bir yurtseverlik ve kahramanlık oyunu olan "Vatan Yahut Silistire" yalnız ülke için değil, Avrupada'da ilgi uyandırmış ve beş dile çevrilmiştir. İlk romanı olan "İntibah" 1876 yılında yayımlanmıştır. Romanı ve tiyatroyu toplumsal yaşama soktuğu gibi, edebiyat eleştrisini de Türkiye'ye ilk getiren kişilerden biri olmuştur.

Gazeteci olarak da Türk kültürü içinde önemli bir yer alır. Dönemin hemen hemen bütün yenilik yanlısı ve ilerici gazetelerinde yazmıştır. Siyasal ve toplumsal sorunlardan edebiyat, sanat, dil ve kültür konularına dek çok çeşitli alanlarda yazdığı makalelerin sayısı 500 kadardır.

"Vatan Yahut Silistire" oyunu 1873'te Gedik Paşa Tiyatrosu'nda sahnelendiğinde halkı coşturup olaylara neden olması ve bu haberi gazetede yazması üzerine tutuklanan Namık Kemal, Magosa'ya sürgüne gönderildi. 1876 yılında I.Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a döndü, Şura-yı Devlet(Danıştay) üyesi oldu. II. Abdülhamid'in Meclis-i Mebusan'ı kapatması üzerine tutuklandı. Beş ay tutuklu kaldıktan sonra Midilli Adası'na sürüldü. 1879 yılında Midilli mutasarrıfı oldu, aynı görevle 1884'te Rodos, 1887'de Sakız Adası'na gönderildi.

Namık Kemal, 2 Aralık 1888'de Sakız Adası'nda hayata veda etti ve Gelibolu Bolayır'da defnedildi.

Eserleri

Oyun:
Vatan Yahut Silistire
Zavallı Çocuk
Akif Bey
Celaleddin Harzemşah
Kara Bela

Roman:
İntibah
Cezmi

Eleştiri:
Tahrib-i Harabat
Takip
Renan Müdafaanamesi
İrfan Paşa'ya Mektup
Mukaddeme-i Celal

Tarihsel Yapıt:
Devr-i İstila
Barika-i Zafer
Evrak-ı Perişan
Kanije
Silistire Muhasarası
Osmanlı Tarihi
Büyük İslam Tarihi

Çeşitli:
Rüya
Namık Kemal'in Mektupları

edip akbayram

quares
29 Aralık 1950'de Gaziantep'te doğdu. 1968 yılında İstanbul'a gelip profesyonel müzik çalışmalarına başlayan sanatçı, 1972 yılında çıkardığı, ilk bestesi olan "Kükredi Çimenler" adlı 45'liğiyle "Altın Mikrofon Ödülü"nü kazandı. "Aldırma Gönül" ve "Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz" adlı parçalarıyla satış rekorları kıran ve altın plak kazanan sanatçının çeşitli kuruluşlar tarafından veilen 250 kadar ödülü mevcut...

1979 yılında Ayten Akbayram ile evlenen sanatçının bu evliliğinden Ozan ve Türkü adlarında bir oğlu, bir kızı var... 30 yıllık sanat yaşamının 28. albümünü Prestij Müzik'ten, 1998'in Mart ayı başında çıkaran sanatçı, yılların birikimini yansıtan bu çalışmasında, geçmişte hit olmuş parçalarını topladı. "Dün ve Bugün" adlı albümünde yer alan parçaya klip çeken Akbayram'ın hedefi, müzikteki yozlaşmaya karşı verdiği mücadeleyi sonuna kadar sürdürmek...

yaşar kemal

quares
Asıl adı Kemal Sadık Göğceli olan Yaşar Kemal, 1923 yılında Adana'nın Osmaniye İlçesi'ne bağlı Hemite Köyü'nde doğdu. Henüz ortaokul sıralarındayken halk yazınına duyduğu ilgi, onu folklor derlemeleri yapmaya yöneltti. O dönemde şiirleri, Adana Halkevi'nin yayını olan "Görüşler Dergisi" nde yayımlandı. Ortaokulun son sınıfındayken okulu bırakmak zorunda kalarak; ırgatlık, amelebaşılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, arzuhalcilik, öğretmenlik, kütüphane memurluğu gibi işlerde çalıştı. Bu arada Ülke, Kovan, Millet, Beşpınar Dergilerinde, şiirleri görüldü. 1951 yılında İstanbul'a yerleşerek, Cumhuriyet Gazetesi'nde fıkra ile röportaj yazarlığı yapmaya başladı. "Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün" başlıklı röportajıyla, Gazeteciler Cemiyeti Özel Başarı Armağanı'nı kazandı.

O yıllarda öyküleriyle de ilgi çeken sanatçının, 1952 yılında "Sarı Sıcak" adlı öykü kitabı yayımlandı. İlk romanı "İnce Memed" 1955 yılında çıktı. 1955-1984 yılları arasında öykü, roman, röportaj ile makalelerinden oluşan 33 kitabı yayımlandı. Yaşar Kemal, ilk romanı "İnce Memed" ile 1955 yılında Varlık Roman Armağanı'nı kazandı. 1974 yılında "Demirciler Çarşısı Cinayeti" adlı yapıtı, Madaralı Roman Ödülü'nü aldı. "Yer Demir Gök Bakır" Fransa'da 1977 yılında, Edebiyat Eleştirmenleri Sendikası tarafından yılın en iyi yabancı romanı seçildi. "Binboğalar Efsanesi", 1979 yaz dönemi için Büyük Edebiyat Jürisi tarafından seçilen kitaplar arasında yer aldı.

1982 yılında uluslararası Del Duca Ödülü'ne layık görülen Yaşar Kemal, 1984 yılında Fransa' nın Légion D'Honneur Nişanı'nı aldı. Yapıtlarında; Torosları, Çukurova'yı, Çukurova insanının acı yaşamını, ezilişini, sömürülüşünü, kan davasını, ağalık ile toprak sorununu,çarpıcı bir biçimde ortaya koyan yazarın eşsiz betimlemeleri, eserlerinin en önemli özelliğidir. 29 dilde yayımlanmış olan kitaplarıyla, dünya yazınında çok önemli bir yeri vardır.

nilgün marmara

quares
1958 yılında İstanbul'da doğdu. Ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji'nde okudu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde lisans öğrenimi tamamladı ve Sylvia Plath üzerine incelemeler yaptı. Plath'ın yaşamı, düşünceleri, özellikle bireyin yalnızlığına ve varoluş sorununa bakışından etkiledi. Sylvia Plath sevgisi, Marmara'yı ölümde de sevdiği şairin yazgısıyla birleştirdi. 13 Ekim 1987 tarihinde, 29 yaşındayken 'bekleme salonu' olarak gördüğü yeryüzünü terk etmeye karar verdi ve evinin balkonundan atlayarak kendi isteği ile yaşamını sonlandırdı.

Düşle gerçek arasında gidip gelen, kırılgan bir izlekle yazdığı şiirleri çeşitli dergilerde yayımlandı. Şiirleriyle sadece kendi kuşağının şairlerini değil, Ece Ayhan gibi eski ve güçlü şairleri de etkiledi. 77-87 Yılları arasında yazdığı şiirler 'Daktiloya Çekilmiş Şiirler' adıyla yayımlandı; Günlükleri ve sağa sola yazdığı notlar Gülseli İnal tarafından bir araya getirilerek 'Kırmızı Kahverengi Defter' adıyla bir kitapta toplandı. Mezuniyet tezi Dost Körpe tarafından dilimize çevrildi ve 'Sylvia Plath'ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi' adıyla Everest Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.



Çeşitli dergilerde şiirleri yayımlandı. Küçük İskender, Lale Müldür, Orhan Alkaya, Cezmi Ersöz, Ece Ayhan, Gülseli İnal, Onur Göknil ve Serdar Aydın gibi şairleri derinden etkiledi.

Sylvia Plath sevgisi, Marmara'yı ölümde de sevdiği şairin yazgısıyla birleştirdi. 13 Ekim 1987'de henüz 29 yaşındayken “yaşama karşı ölüm” dedi ve intihar etti. Kırmızı Kahverengi Defter adıyla yayınlanan günlüğünde “hayatın neresinden dönülse kârdır” ifadesi yer almaktadır.

Eserleri

Şiir : Daktiloya Çekilmiş Şiirler (1988) / Metinler(1990)

Günlük : Kırmızı Kahverengi Defter (Gülseli İnal tarafından hazırlandı, 1993)

İnceleme : Sylvia Plath'ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi (1985, Dost Körpe tarafından 20 yıl sonra Türkçe'ye çevrildi)

franz kafka

quares
20. yüzyılın ve modern Alman edebiyatının önde gelen yazarlarındandır. Yaşamı boyunca pek tanınmayan Kafka, yakın arkadaşı Max Brod'a verdiği vasiyetinde tüm yazdıklarının imha edilmesini rica etmişti. Fakat Max Brod, Kafka'nın Viyana'da ölümünün ardından aksi yönde hareket ederek elindeki eserleri yayımlamaya başladı. Kafka, ölümünden sonra da olsa, dünyaca ünlü bir yazar haline geldi.
Eserlerinden özellikle dilimize Değişim ya da Dönüşüm adıyla çevrilen romanında işlediği konuyla 20. yüzyılın sanayi sonrası Batı toplumunun açmazını ve içine düştüğü yalnızlık ve yabancılaşma sürecini çok iyi gözlemlemiş ve işlemiştir.
Franz Kafka 3 Temmuz 1883'te orta sınıf bir Yahudi ailesinin ilk çocuğu olarak Prag'da dünyaya geldi. O zamanki milletler mozaiği olan Avusturya İmparatorluğuna bağlı Bohemya Krallığında yaşadı. Anadil olarak ilk etapta Almanca konuşan Kafka ailesi, Çekçeyi de konuşabiliyordu. Ailenin en büyük çocuğu olan Kafka'nın iki erkek kardeşi (Georg ve Heinrich) küçük yaşta hayatlarını kaybettiler. Kızkardeşleri Elli, Valli ve Ottla ise Nazi Almanyasının organize ettiği Yahudi soykırımında hayatlarını kaybettiler.
Kafka 1889'da Fleischmark'ta Deutsche Knabenschule'ye gitti. Çocukluğunda rol oynamış başlıca kişiler Fransız mürebbiye Bailly, kâhya kadın Marie Werner'dir. O sıralarda Prag'da genel olarak konuşulan dil Çekçe'ydi. Ufak yaşlarda da Bauer ile tanıştı. 1920'lerin başında tanıştığı Milena Jesenska, 20 yıl sonra 1944'de Alman toplama kampında hayatını kaybedecekti, onun üzerinde güçlü bir etki yarattı. 1923'te ailesinin etkisinden kaçmak ve yazmaya konsantre olmak için Berlin'e taşındı, orada da Dora Dymant adında bir sevgilisi oldu. Dora, Milena'dan şanslıydı Nazi Almanyasına direndi ve 1952'de Londra'da öldü.
1917'de Kafka verem olduğunu öğrendi. 1919 yılında geçirdiği ağır gripten dolayı hastaneye kaldırıldı. 1922'de emekli oldu, maddi durumu kötüydü ve sağlığı gittikçe bozuluyordu. Ömrünün son 6 haftasını sanatoryumda geçirdi. 3 Haziran 1924'te 41 yaşında yaşama veda etti.
Franz Kafka, hayatı baştan kaybedilmiş bir savaş olarak görse de bıraktığı eserler, onu hayatı yenilgiye uğratan ender insanlardan birisi yapmıştır.
Kafka eserlerinde insanın gizli kalmış korkularını, burjuva yaşamının sahte aile ilişkilerini, bürokrasinin çıldırtan işleyişini gözler önüne serer. Karamsar mizacı eserlerindeki karakterleri çaresizlikle donatmıştır. Nitekim Dava'nın kahramanı Josef K. neyle suçlandığını bir türlü öğrenemeyerek yavaş yavaş karanlığa gömülür. Aynı durum Şato'da kadastro memuru Bay K'da da görülür.
Kayıp'sa diğer eserlerinden ayrılarak iyimser bir tutumla kaleme alınmıştır.
Yine de Kafka, eserlerinde çaresizliği de işlese nikbinliği de, Albert Camus'un deyişiyle Korku Çağı yok olana dek güncelliğini koruyacaktır.
Franz Kafka'nın Eserleri
Roman
Dava, (1925)
Şato, (1926)
Kayıp, (Amerika) (1927)
Hikâye
Değişim, (1915)
Bir Savaşın Tasviri
Taşrada Düğün Hazırlıkları
Şarkıcı Josefine ya da Fare Ulusu
Ceza Sömürgesi (1919)
Çin Seddi
Bir Akademiye Rapor
Mektuplar
Milena'ya Mektuplar
Babaya Mektup
Günlükler
Günlük 1-2
Aforizmalar
Tüm Eserleri
Kafka'nın yaşadığı dönemde yayımlanan eserleri:
1909 - Ein Damenbrevier
1909 - Gespräch mit dem Beter (Dua Eden Adamla Sohbet)
1909 - Gespräch mit dem Betrunkenen (Sarhoşlarla Sohbet)
1909 - Die Aeroplane in Brescia (Brescia'daki Uçaklar)
1912 - Großer Lärm (Büyük Gürültü)
1913 - Betrachtung (Gözlem)
1913 - Das Urteil (Yargı)
1913 - Der Heizer (Ateşçi) Amerika olarak bilinen romanın ilk bölümü
1915 - Die Verwandlung (Dönüşüm)
1915 - Vor dem Gesetz (Yasanın Önünde) Dava adlı romanın bir bölümü
1918 - Der Mord (Cinayet); Kardeş Katili öyküsünün ilk hali (1919)
1918 - Ein Landarzt (Bir Köy Hekimi) 13 öyküden oluşan bir kitap; aralarında On Bir Oğul ve Bir Akademiye Rapor öyküleri de bulunmaktadır
1919 - In der Strafkolonie (Ceza Sömürgesi)
1921 - Der Kübelreiter
1924 - Ein Hungerkünstler (Açlık Sanatçısı)
Kafka'nın ölümünden sonra yayımlanan eserleri:
1904-1905 - Beschreibung eines Kampfes (Bir Savaşın Tasfiri)
1907-1908 - Hochzeitsvorbereitungen auf dem Lande (Taşrada Düğün Hazırlıkları)
1914 - Erinnerungen an die Kaldabahn (Kaldabahn Hatıraları)
1914-1915 - Der Dorfschullehrer (Köy Öğretmeni)
1915 - Blumfeld, ein älterer Junggeselle
1916-1917 - Der Gruftwächter
1916-1917 - Die Brücke (Köprü) Brod'un Başlığı
1917 - Eine Kreuzung
1917 - Der Schlag ans Hoftor (Çiftlik Kapısına Vuruş) Brod'un Başlığı
1917 - Der Jäger Gracchus (Avcı Gracchus) Brod'un Başlığı
1917 - Beim Bau der Chinesischen Mauer (Çin Seddi'nin İnşaasında)
1917 - Eine alltägliche Verwirrung Brod'un Başlığı
1917 - Der Nachbar (Komşu) Brod'un Başlığı
1919 - Brief an den Vater (Babaya Mektup)
1920 - Heimkehr Brod'un Başlığı
1920 - Die Abweisung (Geri Çevrilme)
1920 - Zur Frage der Gesetze (Yasalar Sorunu Üzerine)
1920 - Das Stadtwappen (Kent Arması) Brod'un Başlığı
1920 - Kleine Fabel (Küçük Fabl) Brod'un Başlığı
1920 - Die Truppenaushebung
1922 - Forschungen eines Hundes (Bir Köpeğin Araştırmaları) Brod'un Başlığı
1922 - Das Ehepaar
1922 - Der Aufbruch (Gezinti)
1922 - Gibs auf Brod'un Başlığı
1923-1924 - Der Bau Brod'un Başlığı
1925 - Der Prozess (Dava)
1926 - Das Schloss (Şato)
1927 - Der Verschollene (Amerika) İlk olarak 1912 yılında Kayıp olarak tasarlandı, fakat Brod tarafından Amerika olarak yayımlandı.

queen

quares
quares diye okudum hızlıca tası tarağı topladım başlığa geldim , meğerse yanlış okumuşum . kör oluyorum galiba yavaş yavaş .

t:müzik grubu .

sevebilme ihtimali

quares
t: bir yılmaz erdoğan şiiri .

Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan
Ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam...
Ben seninle bir gün Veyselkarani'de haşlama yeme ihtimalini sevdim.
İlkokulun silgi kokan, tebeşir lekeli yıllarında
Ankara'da karbonmonoksit sonbaharlar yaşanırdı o zaman
özlemeye başladım herkesi...
Ve bu hasret öyle uzun sürdü ki, adam gibi hasretleri özlemeye başladım sonra..
Bizim Kemalettin Tuğcu'larımız vardı...
Bir de camların buğusuna yazı yazma imkanı...
Yumurta kokan arkadaşlarla paylaşılan kahverengi sıralarda,
solculuk oynamaya başladık..
Ben doktor oluyordum sen hemşire, geri kalanlar kontrgerilla...
Kırmızı boyalarla umut ikliminde harfler yazılıyordu pütürlü duvarlara ve
Türk Dil Kurumu'na inat bir Türkçeyle...
Ağbilerimizden öğrendik, S harfinden orak çekiç figürleri türetmeyi..
Ankara'ya usul usul karbonmonoksit yağıyordu.
Ve kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu haber bültenleri.
Oysa Ankara'da hiç sevişmedim ben.
Disiplin kurulunda tartışılan aşkım olmadı benim..
Sınıfça gidilen pikniklerde kıçımıza batan platonik dikenleri saymazsak..
Ankara'ya usul usul kurşun yağıyordu..
Ve belli bir saatten sonra sokağa çıkmamayı öneriyordu haber bültenleri.
Oysa hiç kurşun yaram olmadı benim
Ve hiç bir mahkeme tutanağında geçmedi adım
Çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk yüzüydüm sadece
Sana şiirler biriktiriyordum fen bilgisi defterimde, ama sen yoktun
Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum, suni teneffüs saatlerinde
Okul servisi seni hep zamansız, amansızca bir lojman griliğine götürüyordu
Ben, senin benimle Tunalı Hilmi Caddesi'ne gelebilme ihtimalini seviyordum.

Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum.

Yaz sıcağı toprağa çekiyor da tenimin çatlamaya hazır gevrekliğini
Sonra otobüs oluyordum, kırık yarık yolların çare bilmez sürgünü
Ne yana baksam dağ ve deniz sanıyordum
Muş ovasının yalancı maviliğini
Otobüs oluyordum bir süre
Yanımızdan geçen kara trenlerle yarışıyordum, yanağım otobüs camının garantisinde
Otobüs oluyordum
Bir ülkeden bir iç ülkeye
Çocukluğuma yaklaştıkça büyüyordum.
Zap suyunun sesini başına koyuyordum şarkılarımın listesinin
Korkuyordum
Sonra iniyordum otobüsten
Çarşıdan bizim eve giden, ömrümün en uzun,
ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk,
ömrümün en ihtiyar yolunu koşuyordum.
Çünkü sonunda annem oluyordum, babam kokuyordum sonunda..
Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan
Ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam
Ben seninle bir gün Van'daki bir kahvaltı salonunda
Ben seninle sadece bilmek zorunda kalanların bildiği
bir yol üstü lokantasında
Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan
Doğubeyazıt'ın herhangi bir toprak damında
Ben seninle herhangi bir insan elinin
terli coğrafyasında olma ihtimalini sevdim

Ben senin, beni sevebilme ihtimalini sevdim!

ben sana mecburum

quares
t:attila ilhan'ın bir şiiri .

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.

geri dönen mektup

quares
t: hüseyin nihal atsız'ın bir şiiri .

ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
pervane olan kendini gizler mi alevden;
sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu...

gün senden ışık alsa da bir renge bürünse;
ay secde edip çehrene yerlerde sürünse;
her sey silinip kayboluyorken nazarımdan
yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse...

ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla,
ey sen ki gönüller tutusur her bakışınla!
hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince
çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince

gönlümdeki azgın devi rüzgarlara attım;
gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.
gözler ki birer parçasıdır sende ilahın,
gözler ki senin en katı zulmün ve silahın,

vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin;
sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
bir başka füsun fışkırıyor sanki yüzünden,
bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden...

hasret sana ey yirmi yılın taze baharı,
vaslınla da dinmez yine bağrımdaki ağrı.
dinmez! gönlün, tapmanın, aşkın sesidir bu!
dinmez! ebedi özleyişin bestesidir bu!

hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı,
görmek seni ukbadan eğer mümkün olsaydı.
dünyayı boğup mahşere döndürse denizler,
tek bendeki volkanları söndürse denizler...

hala yaşıyor gizlenerek ruhuma "kaabil";
imkanı bulunsaıdı, bütün ömre mukabil
sırretmeye elden seni bir perde olurdum.
toprak gibi her çiğnediğin yerde olurdum.

mehtaplı yüzün tanrı'yı kıskandırıyordur.
en hisli siirden de örülmez bu güzellik.
yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur,
kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik

han duvarları

quares
t:faruk nafız çamlıbel'in bir şiiri .

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...

Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben"
Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
"Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben"
Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
"Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:
"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.

Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

aysel git başımdan

quares
t: bir attila ilhan şiiri.

Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum.
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Aysel git başımdan istemiyorum. Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
Dağıtır gecelerim sarışınlığını
Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Benim icin kirletme aydınlığını,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim Islığımı denesen hemen düşürürsün,
gözlerim hızlandırır tenhalığını
Yanlış şehirlere götürür trenlerim.
Ya ölmek ustalığını kazanırsın,
ya korku biriktirmek yetisini.
Acılarım iyice bol gelir sana,
sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim. Sevindiğim anda sen üzülürsün.
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
uzak yalnızlık limanlarına.
Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
Sakın başka bir şey getirme aklına.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.
Aysel git başımdan seni seviyorum...

hasretinden prangalar eskittim

quares
t: bir ahmed arif şiiri .

Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara,
Seni, anlatabilmek seni,
Namussuza, haldan bilmez,
Kahpe yalana.Ard-arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül-gürül akan bir dünya...
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana,
Bir bu yana...Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza.
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamdan,
Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene,
Seni, anlatabilsem seni...
Yokluğun, cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...

biliyorum sana giden yollar kapalı

quares
t: bir cemal süreya şiiri .

Biliyorum sana giden yollar kapalı
Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni

Ne kadar yakından ve arada uçurum;
İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi

Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
Yalnız seni, yalnız senin gözlerini

Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
Ben artık adam olmam bu derde düşeli

Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki

Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği

Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki

Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini

Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri

Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
Bu böyle pek de kolay değil gerçi...

Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki

Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki

İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:

Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri

trabzonspor

quares
geçmişteki inanılmaz başarıları bugünkü çocuklara masal gibi gelen.bir zamanların istanbulun büyük takımlarının belalısı,korkulu rüyası olan takım.

not: en son 2010-2011 sezonunda şampiyon olmuşlardır .

balıkesir

quares
balıkesir, marmara ve ege denizine kıyı veren türkiye'nin en çok adasını bünyesinde barındıran tarihi, kültürel ve doğal güzellikleriyle gerçek bir turizm cennetidir.

temiz deniz suyunun kumlu plajlara kavuştuğu, parlak yeşil renkli zeytinliklerle sarılmış koyları, irili ufaklı adaları, dünyada oksijenin en çok bulunduğu homeros'un destanındaki ida dağı, insanlara binlerce yıldır şifa dağıtan termal kaynakları ile balıkesir, ülkede turizmin ilk başladığı yerlerdendir.

ilçeler:

balıkesir (merkez), ayvalık, balya, bandırma, bigadiç, burhaniye, dursunbey, edremit, erdek, gömeç, gönen, havran, ivrindi, kepsut, manyas, marmara, savaştepe, sındırgı, susurluk.

sabahattin ali

quares
“Namuslu olmak, ne zor şeymiş meğer? Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika`ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakeş milletimizdir.

Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.

Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: “Görüyor musun şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…”

Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?”

Sabahattin Ali

bir gece ansızın gelebilirim

quares
kıbrıs barış harekatından önce adada gerginlik hakimken; rum radyosunun kışkırtma amaçlı çaldığı "bekledim de gelmedin, hiç mi beni sevmedin...." şeklinde sözleri olan şarkıya karşı; bayrak radyosunun çaldığı cevap niteliğindeki şarkı.
şarkı: "bu kadar yürekten çağırma beni, bir gece ansizin gelebilirim"
şeklinde sözlere sahiptir. gitmişlerdir bir gece ansızın...

ece ayhan

quares
tam adı ece ayhan çağlar'dır. 1931 datça doğumludur. ankara siyasal mezunudur. ikinci yeninin dikkat çeken şairlerinden biridir. 12 temmuz 2002'de aramızdan ayrılmıştır.
şiir kitapları:

kınar hanım'ın denizleri (1959),
bakışsız bir kedi kara (1965),
ortodokslular (1968),
devlet ve tabiat (1973),
yort savul (toplu şiirler, 1977),
zambaklı padişah (1981),
cok eski adıyladir (1982),
sivil şiirler (1993),
son şiirler (1993).

cemal süreya

quares
asıl adı cemalettin seber'dir.1931'de erzincan'da doğmuş,1954'te a.ü.sbf. maliye bölümünü bitirmiştir.maliye bakanlığında müfettişlik yapmış,1982'ye kadar(6 yıl kadar ara verse de) bu görevi sürdürmüştür.1960 yılında yalnız 4 sayı olarak çıkardığı papirüs dergisini,haziran 66-mayıs 70 arasında 47 sayı,80-81 yıllarında da 2 sayı olmak üzere yayımlamıştır.

"ikinci yeni hareketi"nin önde gelen şair ve kuramcılarından olan süreya'nın ilk şiiri "şarkısı-beyaz" ,"mülkiye dergisi"nde yayınlanmıştır.9 ocak 1990'da vefat eden şairin;

üvercinka(yeditepe şiir armağanı,1958),göçebe(1965-1966 tdk şiir ödülü),beni öp sonra doğur beni(1973),sevda sözleri(1984),sıcak nal ve güz bitiği(behçet necatigil şiir ödülü 1988)...adlı şiir eserleri bulunmaktadır.
ayrıca;şapkam dolu çiçekle,günübirlik,onüç günün mektupları,99 yüz,999.gün/üstü kalsın,folklor şiire düşman,aydınlık yazıları/paçal...gibi düzyazıları da bulunur

cahit zarifoğlu

quares
kendi dilinden yaşam öyküsü

"1940'ta ankara'da doğdum.rahmetli babam hakimdi.bu vesile ile çocukluğum güneydoğu'da geçti.
ilkokula siverek'te başladım.maraş ve ankara'da bitirdim.
ortaokula ise kızılcahamam'da başladım,liseyi maraş'ta tamamladım.
aslen maraşlıyım.ceddimiz 300 yıl kadar önce kafkasya'dan maraş'a gelip yerleşmişler.
bunlar üç kardeşmiş ve içlerinden birinin adı zarif'miş.işte bizim aile bu kafkasyalı zarif'ten geliyor.
daha çok bu sebeple olacak kafkasya'yı çok seviyorum.
edebiyata lise yıllarında şiir ve kompozisyonlar yazarak başladım.
usta hikayeci rasim özdenören,şair erdem beyazıt,şair alaaddin özdenören ile aynı sıralarda okuduk.
liseden sonra istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi alman dili ve edebiyatını bitirdim.
öğrenciliğim sırasında çalışmak zorundaydım.muhtelif gazetelerde sayfa sekreteri olarak çalıştım.
bu yüzden tahsilim biraz ağır aksak ilerledi.
bütün bunlar zarfında vazgeçmediğim,değişmeyen,istikrarlı bir yönüm vardı,o da şairliğim ve yazarlığımdı.
bir yerde çok titiz bir insanım,bir bakıma da hiç titiz değilim.
görünüşte bir düzensizlik içindiyim,ama her şey zihnimde benim de şaştığm bir disiplin ve düzen içindedir.
şu masanın halini görüyorsun.çekmecelerde öyle.ama söyleyin bir şey onu gözüm kapalı çıkarayım.
hayatımda öyle.bir telaş içinde parçalanmış gibiyim.ama saati saatine proğramlanmışımdır.
şiiri de ne zaman yazacağımı bilmiyorum.memur gibi.durum öyle gerektiriyor.
sezai karakoç ağabeyin yayınladığı diriliş dergisinde şiirlerim yayınlandı.
ağabeyin sohbetlerinden ve yazdıklarından çok şeyler öğrendik.her anlamda bizim hocamızdı.
yetişmemizde çok büyük faydası oldu.sonra nuri pakdil ve arkadaşlarının yayınladığı
edebiyat dergisinde yazdım.
1976'dan itibaren ise ben,erdem beyazıt,rasim özdenören,akif inan
ve nazif gürdoğan'nın kurucuları olduğu mavera dergisinde şiirlerim,bir-iki hikayem,
senaryo çalışmalarım,günlüklerim ve "okuyucularla" ismini verdiğimiz sohbetlerim yayınlandı.bir kaç yıldan beri ise roman çalışıyorum.bunlardan ilki savaş ritimleri 1985'te yayınlandı.ayrıca çocuk edebiyatı dalında kitaplar yazdım."*

değişik dönemlerde ilkokul öğretmen vekilliği ve almanca öğretmenliği yapan cahit zarifoğlu,1976'dan itibaren trt genel müdürlüğü'nde mütercim sekreter olarak görev aldı.farklı gazete ve dergilerde yazıları yayımlandı.mavera dergisi'ni arkadaşlarıyla birlikte yayımladı.zaman gazetesi ve mavera dergisi'nde 'okuyucularla' başlığıyla hayli ilgi toplayan ve bir 'mektep' özelliği taşıyan sohbet köşelerini düzenledi.1983'te trt istanbul radyosu'nda görev aldı.radyo oyunları yazdı.1984'te türkiye yazarlar birliği çocuk edebiyatı ödülü'nü alan zarifoğlu,07 haziran 1987'de yâr'ine kavuştu.'yâr ile bayram iderler şimdi."

eserleri:
şiir:işaret çocukları
yedi güzel adam
menziller
korku ve yakarış
hikaye:ins
çocuk hikayeleri:serçekuş
katıraslan
ağaçkakanlar
yürekdede ile padişah
küçük şehzade
motorlu kuş
kuşların dili
çocuk şiirleri:gülücük
ağaçokul (çocuklara afganistan şiirleri)
roman:savaş ritimleri,ana
günlük:yaşamak
deneme:bir değirmendir bu dünya
zengin hayaller peşinde
tiyatro:sütçü imam

attila ilhan

quares
Yaşayan mısraların kalem tutan adamı 1925 yılının Haziran ayında Menemen'de dünyaya geldi. İzmir'in okul sıralarından babasının memuriyeti sebebiyle gezip dolaştığı şehirlerdeki sıralarda ilk ve orta eğitimini tamamladı. İlhan'ın şiirle tanışması da çocukluğuna rastlar. '' Benim şiirle ilgilenmem de romanla ilgilenmem de ailemin aydın insanlar olmasına bağlıydı. Çünkü evde babam mütemadiyen şiir okurdu, annem birçok şiiri ezbere bilirdi.'' ( Nâm-ı diğer kaptan - söyleşi Selim İleri s.11 ) diyerek ailesinin onun şiir serüvenine başlamasında etkin rol oynadığını dile getirir. Adı ''ilkbahar'' olan ilk şiirini de ilkokul üçüncü sınıftayken yazmıştır. Babasına ''ben şiir yazdım'' diyerek şiirini gösteren Attila İlhan, babasından '' çok güzel '' iltifatını almasına rağmen babasının, annesine dönüp '' hiçbir şeye benzemiyor '' dediğine de kulak misafiri olur.. Bu zamanlar küçük İlhan'ın içinde futbol merakı uyanıyor ama henüz hangi takımın taraftarı olması gerektiğini bile bilmiyordu. Galatasaray'ın Fenerbahçe'ye 6-1 yenilmesinin ardından Galatasaray taraftarı olduğunu söyler. Mağlup tarafta olmaya o yıllarda başlar Attila ilhan ve bütün hayatı boyunca bu tutumunu sürdürür. Yine öğrencilik yıllarında kendisini etkileyen şiirleri şöyle sıralar: Faruk Nafız Çamlıbel'in '' han duvarları '', Necip Fazıl Kısakürek'in '' otel odaları '' ve son olarak Mehmet Akif Ersoy''un bir şiiri... (Nâm-ı diğer kaptan - söyleşi Selim İleri s.33)


Nazım Hikmet Ran'ın bir şiiri sebebiyle İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıf öğrencisiyken 1941 yılında tutuklandı çocuk Attila İlhan. Sevdiği kıza gönderdiği mektubun arasında yıllar sonra kurtarmak için memleketini terk edeceği şairin şiiri bulunmuştu çünkü ve bu şiir okuldan uzaklaştırılmasına neden olmuş üç hafta gözaltı, iki ay hapis hayatını tattırmıştı 16 yaşındaki Attila İlhan'a. Tutuklanma sürecini şöyle anlatır Attila İlhan:
'' Öğleye doğruydu ve matematik dersiydi. Kırık notu düzeltmek için matematiğe çalışıyorum. Sınıfa matematik hocamız girdi, arkasından da müdür muavini girdi. Müdür muavini hocaya bir şeyler söyledi, konuştular. Hoca bana döndü, '' 146 Attila '' dedi. Ayağa kalktım. Müdür muavini '' seni biri görmek istiyor '' dedi ama adamın yüzünden düşen bin parça. Gittik, odasında bir adam oturuyor. '' Seninle gideceğiz '' dedi. '' Nereye gideceğiz ?'' dedim ben. '' Gidince görürsün '' dedi. Döndüm müdür muavinine, '' gideyim mi ? '' diye sordum. '' tabii tabii gitmen lazım '' dedi. Okuldan çıktık. Hiçbir şey söylemiyor adam. Adam sivil, polis olduğunu vapura binerken bilet almadı, o zaman anladım. Benim paso vardı. Kafamdan kuruyorum, ne hata yaptım diye düşünüyorum...Beni Karşıyaka komiserliğine götürdü. Orada beni sorguya çektiler, bazı şeyler sordular. Sordukları şeyler öyle vahim görünmedi bana. '' ( Nâm-ı diğer kaptan - söyleşi Selim İleri s.42-43 )

Tutuklanmasına sebep olan şiiri mektup içinde yolladığı kızın adı '' Vacide ''ydi. O gün, o polislerle birlikte Vacide'yi ilk defa adam akıllı görüyordu ve ona şemsiyesini vererek kodesin yolunu tutuyorlardı beraber. İlhan'ın edebi hayatında sürekli yer işgal edecek '' sevgili - hapis - polis '' üçgenin temelleri de o yağmurlu günde İzmir'de atılmış oluyordu böylece. Eğitim hayatı devlet tarafından yasaklı hale getirilmişti. Hapisten çıktıktan bir kaç yıl sonra yine devlet tarafından mahkeme kararıyla aldığı eğitim hakkını İstanbul Işık Lisesi'nde kullandı. İşte o lise yılları Attila İlhan'ın şiirlerine de konu olan dönemin meşhur Sansaryan Hanı'yla tanışma vaktine denk düşüyordu. '' Yeniden. O gün ,cumartesi günü, sinemaya gidecektim, cebimde sinema bileti. Sinema yerine tramvaya bindik, Sirkeci'de indik. Ve ilk defa Sansaryan Hanı'yla tanışmış oldum. Götürdüler, bir hücreye koydular. Gözlüklerimi aldılar.'' ( Nâm-ı diğer kaptan - söyleşi Selim İleri s.72)

Şiirler yazıp çiziyor ama bunları pek ciddiye almıyordu İlhan, nihayet lise talebeliğinin son yılında amcasının kendisinden habersiz olarak '' Cebbaroğlu Mehemmed '' şiirini bir yarışmaya göndermesiyle Attila İlhan o yılların en prestijli yarışmalarından birinde ikincilik ödülünün sahibi olmuş bir şair haline gelmişti. Babası ve amcasının kendi deyimiyle ''kumpas'' kurarak haberi olmadan şiirini gönderdikleri bu yarışmanın sonucunu Behçet Kemal Bey'in mektubundan öğrenen Attila İlhan büyük şaşkınlık yaşar ve önce reddetmeyi düşündüğü bu ödülü, amcasının, babasının ve yakın arkadaşı Faruk'un ısrarı sonucu kabul eder. O yıl kendisini ''şair'' yapan bu yarışmanın birincisi Cahit Sıtkı Tarancı, üçüncüsü Fazıl Hüsnü Dağlarca ve ikincisi ise henüz lise talebesi olan Attila İlhan'dır. Jüriyi de önemli isimler oluşturuyordur: Tanpınar, Behçet Kemal Çağlar, Ahmet Kutsi Tecer, Nurullah Ataç.. Ne gariptir ki onu Nazım şiirinden 16 yaşında hapse atan CHP yönetimi yine aynı Attila İlhan'a yazdığı şiir dolayısıyla bu ödülü vermiştir. 1946 yılında sonuçlanan bu yarışma sebebiyle tanınırlığı artmıştı Attila İlhan'ın. Oysa A. İ. Beteroğlu takma adıyla ''Gün'' dergisinde şiirleri yayımlanıyordu bu genç şairin ama çevresi solculardan ibaretti sadece.