confessions

indolentexistence

2. nesil Yazar - Geleceği parlak

  1. toplam entry 138
  2. takipçi 5
  3. puan 1114

türkiyeyi terk edenlerin yüzde 63 artması

indolentexistence
Sadece son bir yilda 12000 milyoner varliklarini yurt disina cikarmis, Avrupa ulkelerine yapilan iltica ve is vizesi basvurulari 2ye 3e katlanmis, bir de KHK magdurlarinin pasaportlarini verseler ulkede insan kalmayacak demek.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2018 yılında bir önceki yıla göre yüzde 42 oranında artışla, 253 bin 640 kişi Türkiye'den göç etti.



Neden?

sanat

indolentexistence

Marx'a göre kapitalist ile işçi arasındaki “ekonomik ilişki”, emeğin “sanat vasfını kaybetmesi”yle doğru orantılı biçimde gelişmiştir. Bununla kastı, emeğin kullanıldığı işin veya ürünün mahiyetinin artık bir anlam taşımamasıdır. Marx, çalışmanın sanatsal niteliğini kaybetmesini modern ücretli emeğin belirleyici özelliği olarak görür. Buna karşılık sanatsal yaratım “kişinin kendi gizilgüçlerini hayata geçirip geliştirebildiği emek türü”dür. Emeğin soyutlaştırılması kapitalizmin kurucu özelliğidir ve işçinin yerine makinenin geçirilmesiyle bu süreç son raddesine taşınmıştır. Ama bu özümsenme sanat üretiminde yaşanamaz çünkü sanat eseri ücretli emekle yeniden üretilemez.
(bkz:http://www.mediationsjournal.org/articles/on-art-and-real-subsumption)

bohemian rhapsody

indolentexistence
bugünki son etrymi de burada yazarak sonlandırıyorum.

müslüm müslüm konuşulurken, 'bakın adamlar da aynısını yapmış' diyen angutlar vardı. bense şöyle diyorum. muhteşem bir konu velhasıl altından kalkamamışlar. ezilmişler altında. müslümle arasında dağlar kadar fark var. küçük dağ :) benzerlik olarak, ikisi de dışarda kalanların müziğini yapıyor diye görüyorum.

filmin yapım aşamasındaki sürüncemesi konusunda kaderlerini benzetebildim sadece. mustafa uslu'da hollywood tarzı çekmeye çalışmış olabilir tabii. öncelikle aslında biyografik sinema (biyopik) çekmek zordur. milyonlarca hayranı olan insanlar. herkes farklı bakıyor. herkes başka tarafından tutuyor hikayeyi. elbette çok zor mükemmel bir şey çıkarmak. melodramatik hayatlar ve yeterince de güçlü değil. bir adam şarkı söylemeye başlar ünlü olur, aids olup ölür. bir filmi götürebilecek dramatik bir çatışma yok burada. dolayısıyla müslüm'de de aynı sorundan muzdaribiz. müslüm aids de olmamıştı üstelik. biz hikayeleştirme de biraz sakatız. onların iyi yaptığı şey bu.

kendimizi zeki hissetmekten vazgeçsek. masal dinlemeyi sevmeyiz. bilimkurguya zaten kafa olarak uzağız. kuklagiller vardı bir zamanlar. sinema diye bir bölümünü izlemiştim. aradım taradım bulamadım. nereye gittiyse youtube'da yok. geriye işte ağlatan filmler kalıyor, onu da yaşadığımız acıyla bağdaştırıp bitiyo gidiyo. filmi değerlendiremeden buraya geldim. gidiyorum ben.

lale devri

indolentexistence
aklıma sanat tarihçisi arkadaşın kazıdığı ama nedense hiç ilgilenme ihtiyacı duymadığım sadece ismini sevdiğim için aklımda tuttuğum isim geliyor lale devri denilince : Jean Baptiste Vanmour
hani çocuğum olsa da koysam diyeceğim hoşumtırak bir isim.

lgbt

indolentexistence
''queer liberation not rainbow capitalism!''

Gökkuşakları her yere yayılsın, eşitlik bütün dillerde olsun elbette! Temennim o ki, bunu biricik sembollerini çıkarlarına alet ederek yapanların tuzağına düşmesinler.

instagram

indolentexistence
ilk çıktığında arkadaşım demişti ki, facebook'a benzer bir şey çıktı ama sadece fotograf koyabiliyorsun. dedim ki zaten facebook'a konuluyor. bir işe yaramaz. şimdi ne kadar yanıldığımı bugün anlıyorum.instagram filtre getirdi. herkese olduğundan daha güzel görünebilme kapasitesi taşıdı. ''ben çok mutluyum''

ilişki

indolentexistence
cendric beni dürtmüşken hatırladım devam edeyim. sartre göre bir sorun var o da şu: iki insan bir araya geldiğinde ne olur?

iki kişi bütün nesneleri etrafı siyaseti ekonomiyi ev düzenini her şeyi kendisine göre tekrar isimlendirip anlamlandırıyor. Tekken her şeye hakim olan kişi, ikinci bir kişinin ortaya çıkmasıyla beraber hem nesneler üzerindeki hakimiyetini kaybediyor hem de kendi üzerindekini. Artık şöyle hissetmeye başlıyor. Ben onun gözünde hangi imajdayım o da aynı şekilde bir imaj bürüntüsünde. o kendi açısından şu şu açılımlara sahip fakat benim gözümde o açılımlara sahip değil. yakınlaşıldığı an ben kendi üzerime düşündüğüm an pek çok dolayımdan zorunlu olarak sıyrılmış olurum. Belki de kendimi çok iyi pazarlamış olabilirim. belki de yanında olduğumdan daha büyük tasarlamışımdır. göstergem yoğundur. belki de daha da rahat edebilirim. yani imajınızı başkasının yanında nasıl oluşturduğunuzla alakalıdır. Yani Sartre sonuç olarak bunun olumsuz olduğunu düşünür. bu yüzden de neo-exit adlı tiyatro oyununun sonu şöyle biter: ''cehennem başkalarıdır'' kısaca kendimizdeki kötülükler en çok başkalarının gözünde oluşanlardır gibi. hiçbiir zaman kendi hükmüzü dünyaya geçiremezsiniz.!

ilişkiniz de böyledir. nokta.

ayinesi iştir kişinin lafına bakılmaz

indolentexistence
ahali bu safsatadır. şimdi mesela ben bir üniversiteye gidiyorum. okuldan hocalardan memnun değilim. daha iyi gidebileceğim kentte bir üniversite de yok. ikileme sürüklemiyim şimdi. toparlayım. bu üniversiteye o zaman niye gidiyorsun sorusuyla karşılaşıyorum. ben üniversiteye gitmek zorunda olmam, onu eleştirmeyeceğim anlamına gelmeez. senin yaptıklarınla söylediklerin birbirini tutmuyor demeye getiriliyor yani.

söylem her zaman idealize edilmiş ütopik bir tümcedir. realite ideal ortamdan sıyrılmış ve çeşitli çatışmalarla, engellerle bezenmiş bir jungle. dolayısıyla ideal olanı tasarlayabilirim. dilsel olarak ifade edebilirim. dil de hayatın tamamını kavrayabilecek yüksek kapasiteli bir sistem olmadığından hem ütopik kalır hem de kavramla varlık arasındaki gerginlik yüzünden tam temsil edemez.bu yüzden yaşadığım ve söylediğim her zaman birbirinden farklı gerçekleşir. O zaman şuna mı geliyoruz? Wittgeinstein a mı geldik. Dil felsefesiyle bir bağlantı oluşuyor. Ne diyor hazretleri 'aslında hiçbir şey söyleyemeyiz' konuşulamayan hakkında susmalı. ben burda gezinmeyip sevgili dostum sartre'ye geçeyim.

Sartre varlık ve hiçlik de varlığı üçe ayırır. şimdi ben ilk ikisiyle ilgileneyim. kendinde varlık (olmayan fransızcamla ansuva) kendi için varlık (pursuva) (fr.'dan özürdilerim) bir de başkaları için varlık var işte üçüncüsü.

kendinde varlık: varlığını dıştan gelebilecek herhangi bir etki olmadığı sürece sonsuza dek koruyan ve tamamlanmış bir projedir. ne'lik korunur. burada öz'ü es geçiyorum. sartrecığımın felsefesi özü dışlıyor. var oluş özü önceler diye bir tanımlaması var. (existentialism) yani sen kendini yapıyorsun. doğdun var oldun sonra kendini oluşturuyosun. özetle, insan kendini yapar! diyor.

kendi için varlık: zorunlu olarak bilinçleberaber ortaya çıkabilir. çünkü dostuma göre varlık vardır. yokluk yoktur. bir şey varsa vardır. hussel'i de analım. yani biz onu fenomenolojik olarak biliriz. bilinç işin içine girince , bilinç transparan bir şeydir. yani normalde yok gibidir. bir şeyin dolayımında ortaya çıkar. dil gibi. husserl der ki, bilinç her zaman bir şeyin bilincidir. dostum da buradan yola çıkıyor. bu, şu demek: diyelim ki , kitaba bakıyorum. bilincim kitaba yöneliyo işte o transparan şey içine kitabı dıştan alıyor ve dostum şöyle der: 'her zaman bilinçte bir yokluk vardır' kitabı hiçler sonra benim onun üzerine yazacağım yazılımı ortaya koymamı sağlar. böylece kendi için varlık, dışarıyı bilinci aracılığıyla yok eder sonra onun üzerine bir yazılım yapar. yok etmek için her zaman o nesneye yönelmesi gerekir. (sanırım burada da siz okuyucuları kaybettim :)))) şimdi düzeliyo, arkadaşlar lütfen bırakmayın!!:) bu varlık tamamlanmamıştır, bu yüzden yeni olasılıklara gebedir. şimdi geldim:) ben dilsel olarak bir şey ifade ettiğimde onu tamamlanmış bir proje olarak dışarı atarım ama kendim tamamlanmamış bir projeyim. Yani ayinesi iştir kişinin lafına bakılmaz cümlesi geleceğime şerh koyamaaz.

(bkz:bilinç) (bkz:isyan) (bkz:indolentexistence) (bkz:de evolution)





a star is born

indolentexistence
müzik sektörü yerine oyunculuk dünyasını konu alıyor.Klasik ve klişelere müsait bu konu, müzikal parçaların kullanılmasıyla çok riskli bir yola girmiş. Yapaylık tehlikesine rağmen Cooper bıçak sırtı dengeyi çok iyi kurmuş. En başlardaki komik an ve durumlarla Ally'nin de dalga geçmesiyle inandırıcılık sorunu kotarılmış. Özellikle başta izleyiciyi bir hayli güldüren filmin başarısı bu samimiyette gizli. Aynı samimiyet nedeniyle film biterken salonun önemli bir kısmı burnunu çekerek ağlıyordu. Yanımda oturan çift ise, filmin ikinci yarısını ağlayarak izlemişti.

“Çünkü her şey değişiyor. Ve gerçek şu ki, herkes bizim değiştiğimizi düşünüyor. Oysa değişen biz değiliz. Değişen etrafımızdaki herkes.”

ad hominem

indolentexistence
yazalım. hazır açılmış içi boş iken.
rasyonel bütünlüğü bırakıp, savı söyleyen kişiye yönelik itibarsızlaştırma safsatası. Seeennnn!diye başlayan! aslında öyle başlamıyo mu seeennn! daha az entelektüel belirtisi gösterir. mesela burada başıma geldi sanırım. ''çekil başımdan ayten, emineciğim gibi! :))) şaka şaka

sinemada mesela vardır bu, çatışmalar kurulurken entelektüel anlamda olabilecek en düşük çatışma türü. kişiyle toplum kişiyle gelenekler arası gibi ruhsal çatışmalar.

çeşitlerine girem mi bilemedim.

ulysses

indolentexistence
James joyce kitabı. zor bir kitap. dublinle alakalı olmasından mütevellit dikkatimi çekmiştir. çünkü dandik testlerde dünyada benim yaşayabileceğim en uygun yer irlanda çıkıyor:)
zorluğu da kitaba yüklenen binlerce felsefi, tarihi, edebi gönderme, Dublin'le ilgili yerel ayrıntı da bu işin zorluğunu katmerli bir hale getiriyor elbette. oğuz atay'ın da bu romandan etkilenerek türkiye ruhunda tutunamayanları yazdığı söylenir. Ben, Ulysses'in üslup parodilerini, noktasız-virgülsüz bölümü, halüsinatif tiyatroyu, Hamlet ve Kitab-ı Mukaddes göndermelerini ilk Tutunamayanlar'da okudum ve sevdim. Yıllar sonra Joyce'a da “Norgunk” diyerek buradan selam ederim.

ilişki

indolentexistence
foucault der ki , her ilişkide bir iktidar tesis edilmesi söz konusuysa o zaman her ilişkide de direnme olmalı. bu direnişler illa silahla topla tüfekle değil. hijyen politikası dayatılıyorsa direnişinizi el yıkamamakla yapmanız gibi. ya mesela ben git elini yıka dedim. postmodernizm diyor ki bana sen bana bunu diyemezsin, sen bunu diyerek karşındakine otorite kuruyorsun. bir yere varacaktım burdan, düşünüp yazarım.

panoptikon

indolentexistence
binanın adıdır. kocaman bir kule. kulenin içinden dışarısı görülebilirken dışarıdan içerisi görülemiyor. bu yüzden panoptikon binadan sizi göremeyen koskoca bir kitleyi her an görülebilirliğine inandırdığınız için onlar üzerinde bir iktidar tesis edebiliyorsunuz. içerden bakmasanız bile, her an izlendiklerini düşündürüyorsunuz. bu gözetleme gözetlenenlerin iradesi dışındadır. televizyonda bu değişir. sinoptikon denir. kendi irademizle çoğunluk azınlığı izler. bir sonraki aşım omnioptikon yanii herkesin herkesi izlediği internet aşaması.

atam izindeyiz

indolentexistence
atam izindeyiz!
atam izindeyiz!

bırakın şu iznide çalışın artık! hominim oyun yaptım :)) gönderme yaptığım şey ise, siz aslında hiçbir şey yapmıyorsunuz!

edit: anlamadınız mı ya, aşk olsun. hominim yani eşsesli sözcük oyunu. ufff çok sıkıcısınız!

fitch notumuzu düşürdü neden fiçliğinden

indolentexistence
biz ne biliyoruz; ekonomide işler kötü gidiyorsa makroekonomik göstergeler bozulmaya başlıyor. makroekonomik göstergelerin bozulmaya başlaması piyasanın çeşitli alanlarında sıkışmışlığına delalet. bunlar ölçülebilir şeyler.ölçümlerin sonunda da kredi notlamayla bazı notlamalar gerçekleştiriliyor. Türkiye çeşitli dönemlerde bu tarz sıkıntılar yaşadığı için notlarda da zaman zaman ilerleme ve gerileme yaşıyor. Türkiye'nin son 15 yılda notunun kırıldığı iki örnek var. dönemimn ekonomi bakanı tarafından kullanılmış olan cümledir başlık.:) bypass etti geçti cağnıım. fiçlik yaptılar biz niye düştü not öğrenemedik.


atom parçalamak

indolentexistence
diyelim ki atomu parçaladık, atomu parçaladıktan sonra n'apacağız sorusu atomu parçalayanın yapacağından başka bir işin sorusu. ben parçalarım gerisine karışmam.:) bilim birikimle ilerleyen bir sistem. bu birikim evrimseldir. anında bir seferde bir şey olmaz. mesela bir seferde iphone x bulunamıyoor. belkide nihilistlerin söylediği gibidir. önce her şeyi temizleyelim ondan sonra yeniden nasıl inşaa edileceğine bakarız gibi.

komplo teorisi

indolentexistence
yetersiz akıl yürütme şeklidir. birbirine bağladığı şeyler mantıklı gelir. sadece yaşamı taklit edemez. gerçekliğin üzerine simulasyon inşaa eder. nasıl yapıyor? dil aracılığı ile. dil felsefesinde sassuer'den sonra neyi biliyoruz? düşünme biçimimiz dilin olanaklarıyla sınırlı ve kullanabildiğimiz kelime sayısı, sahip olduğumuz kavram sayısı bizim yaşama bakış açımızı ve düşüncemizi akıl yürütmemizi değiştiriyor. yani 200 kelime ile konuştuğunuz bir ortamda üretebileceğiniz fikir sayısı onun kombinasyonlarıyla sınırlı.

simulakra

indolentexistence
yaniii ! gerçeğin yerine geçmek isteyen görünümlere diyoruz. baudrillardcığım der ki, ilk aşamada rönesanstan sonra gerçeğin taklidi ikinci aşama taklidin taklidi mesela csi dizilerinden sonra amerika'da herkes özellikle jüriler (hakim) sorunların sanki csi dizisindeki gibi çözülebileceğine inanmışlar. sanki bir gün içinde bütün dna testleri, kan testleri bir anda giriyorsunuz veri tabanında bütün suratları tanıma. böyle bir şey yok! bu dizi ayol, kurmaca. bu olmayanın taklidi. bununla savcılar, hakimler, avukatlar başetmeye çalışıyolar. burda göreceğimiz şey şu olmayan bir şeyin var olan bir şeyi yaratması! demin ki internet gazeteciliği de böyle bir işte.
(bkz:internet gazeteceliği)
2 /