confessions

khemri

1. nesil Yazar - Adanmış

  1. toplam entry 530
  2. takipçi 27
  3. puan 7525

ii. katerina

khemri
tahta çıktığında 33 yaşındaydı kayda değer bir eğitim ve tecrübe edinmişti. küçük alman prensliği anhalt-zerbst'te prenses olarak doğan geleceğin rusya imparatoriçesi alçak gönüllü ama kültürlü bir ortamda yetişti. anhalt-zerbst'teki saray 18. yüzyıl avrupa sarayları gibi güçlü bir şekilde fransız kültüründen etkilenmişti ve katerina da çocukluğundan itibaren fransızca kitaplar okumaya başlamıştı. 1744'te on beş yaşında holstein-gottorp'lu petro ile evlenmek üzere rusya'ya geldi ve kendisini rus hükümdarın eşi olmak üzere hazırladı.
1744 ile 1762 yılları arası katerina için zor geçti. petro berbat bir kocaydı ve alman prensesin imparatorluk sarayındaki pozisyonu haklı bir şekilde izole hatta kocasının keyfine tabi olarak tarif edilebilirdi. katerina'nın zorluklarına ek olarak annesinin büyük frederick'in ajanı olduğu keşfedilmiş ve rusya'dan ayrılmak zorunda kalmıştı. ancak müstakbel imparatoriçe sarayda sadece hayatta kalmaktan daha fazlasını başardı. petro'yla evlenmek için ortodoks olmaya ek olarak rus dilini ve edebiyatını iyi bir şekilde öğrenmeye ve yeni ülkesiyle ilgili bilgi elde etmeye girişti. aynı zamanda voltaire, montesquieu ve diğer filozofların yazılarına da ilgi gösteriyordu, daha önceki fransız edebiyatı temeli ile buna hazırdı. görüldüğü gibi büyük katerina'nın aydınlanma'ya olan ilgisi saltanatının önemli bir yönünü oluşturacaktı. genç prenses kendini yeni çevresine becerikli bir şekilde adapte etti, arkadaşlar edindi ve saray çevrelerinde bir ölçüye kadar yakınlık ve popülerlik kazandı. masumiyet ve uysallık numarası yaparken entrika ve planlara katılmış ancak izlerini dikkatli bir şekilde kapatmıştı; ta ki 1762 yaz ortasında kocasının devrilmesine ve ardından ölerek kendisini imparatoriçe ıı. katerina yapan başarılı darbeye kadar.

büyük katerina'nın kişiliği ve karakteri daha sonraki yorumcular gibi pek çok çağdaşını etkiledi. imparatoriçe üstün bir zekaya, doğal bir yönetme becerisine, olağanüstü bir gerçekçiliğe, harcayacak enerjiye ve demir bir iradeye sahipti. kararlılığının yanında cesaret ve iyimserlik de vardı. katerina bütün engelleri geçebileceğini inanıyordu ve pek çok kez de haklı çıktı. özdenetim, karar ve propaganda becerisi, erkekleri ve durumları kendi arzularına göre akıllı bir şekilde idare etme becerisi is bu olağanüstü hükümdarın ek değerleriydi. kendisibi besleyen şeyin tutku olduğunu söylemişti. eğer bu tutku sadece tacı ele geçirmek, savaşta zafer elde etmek ya da filozoflardan övgü almak olarak anlaşılmadığı ama her şeyde mükemmel olmak ve her şeyi kontrolü altına almak konusunda ısrarlı bir güdü olarak anlaşıldığı takdirde tarihçi buna katılır. çünkü büyük petro zamanından bu yana ilk defa rusya gece gündüz çalışan, büyük küçük her konuya kişisel dikkat gösteren bir hükümdara sahip olmuştu.

diktatör

khemri
antik roma cumhuriyetinde olağanüstü durumlarda senato tarafından yetkilendirilen kişilere verilen ünvan fakat başta sulla olmak üzere güç ile yanıp tutuşan ihtiraslı komutanlardan tarafından kötüye kullanılmıştır.

hildegard von bingen

khemri
Hildegard von Bingen bir kadın yazardır. Hildegard'ın özelliği sahip olduğu Tanrı vergisi, karizmatik yetenekte yatar. Rheinland bölgesinde asil bir aileden gelen Hildegard, küçük yaştan itibaren bir manastırda yaşar ve düşler görür ama bu düşlerden sadece dadısına söz eder. Yıllar sonra geçirdiği bir hastalık sırasında kendisine verilen rolün bilincine varır. Onun görevi, düşlerini açıklamak, Hristiyanlığı erdeme götüren yola döndürmek ve heretikliklerle mücadele etmektir. Hildegard'ın ünü yayılır ve ilk eseri olan Scivias kilise otoriteleri tarafından okunup onaylanır. Bu olay, Hildegard'ın hayatında önemli bir dönüm noktası teşkil eder; o andan itibaren Hildegard edebi faaliyetlerini yoğunlaştırır, kilise adamlarıyla, İmparator Friedrich Barbarossa'yla Bizans imparatoriçesiyle, papayla mektuplaşır.

Hildegard'ın düşleri titizlikle ortaya konulmuştur. Bazen sözlerin de yer aldığı düşleri, yine ilahi kaynaklı olan açıklamalar izler. Dolayısıyla Hildegard sadece bir aracı rolü görür ve alt düzey kültürünü ve Latince alanındaki sınırlı bilgilerini kanıt olarak sunar. Tanrı tarafından seçilmiş olmasaydı, onun gibi zayıf ve kültürsüz bir kadın bu kadar önemli ve derin şeyleri görüp duyabilir miydi? Hildegard'ın eserlerinde işlenen temaların bazıları çok ilginçtir. Liber divinorum operum'daki ilk düş, evrenin birliğini, uyumunu ve akılcılığını göstermeyi amaçlar: "Bender düşteki Tanrı'nın sesi yankılanan bir söz olan rüzgarıyla akılcılığım, yaratılan her şey bu rüzgarla oluşur. Ben her şeyin temeliyim, çünkü yaşayan her şey ateşini benden alır"

Açıkça belirtilmemesine rağmen bu eserin amacı, Katharların önerdiği ikili dünya görüşünü eleştirmek olabilirdi. Hildegard olumlu bir değerle olumsuz bir değer arasındaki mücadeleden dolayı mahvolmuş, uyumsuz bir dünya fikrini reddetmek için, ilahi akılcılıktan sadece akılcı bir evrenin tezahür edeceğini savunur. Hildegard'ın sözünü ettiği akılcılık, evrenin düzeyleri arasındaki paralellikler, içsel çağrılar ve birçok şeyin Teslis'i çağrıştıran üçlü yapısı yoluyla kendini gösterir. Hildegard düşsel eserlerin yanı sıra tıp-fizik alanlarında yazdığı kitaplarda ve Causae et curae hem vücut sıvıları konusunda bir teori geliştirmiş hem de hastalıklara sayısız çare bulmuştur.

devlerin omuzlarındaki cüceler

khemri
Bu vecizenin atfedildiği Bernard de Chartres, antik çağın düşüncelerini tutkuyla savunurken çağdaşlarını, devlerin omuzlarında oturmaları sayesinde kendilerinden öncekilere göre daha uzağı görebilenler olarak tanımlar, Bu vecizenin özellikle orta çağda olmak üzere felsefe tarihinde sık sık kullanılması kaçınılmaz olarak şöyle bir soruyu doğurur: Çağdaşları, eskilerin karşısında tevazu mu gösterir, yoksa tam tersine, kendilerine aktarılan düşünceler karşısında üstünlük mü taslarlar?

bebek starbucks

khemri
güzel manzarası var ama çok kalabalık ki starbucks tarzı kurumsallaşmış yerleri pek sevmediğimden girmemem için bahane oluyor.

biraz aşağıda bulunan susam isimli yerin döneri güzel bilginize.

boxer

khemri
19.yüzyılda çin de ortaya çıkan bir topluluk batılıların kafasını kesmeleri ve üstlerinde bulunan muskalar sayesinde kurşun geçirmeyeceklerini inanırlardı.

sonuç: britanya liderliğindeki koalisyon güçleri tarafından yok edildiler ve çin tamamen batı pazarına açıldı.

bauhaus

khemri
weimar ve dessau merkezli eğitim vermiş olan 30'lu yıllarda zirvesini görmüş mimari başta olmak üzere birçok alanda ürünler çıkarmış ekoldür.

reconquista

khemri
Kurtuba Halifeliği'nin 1031 'de ani bir şekilde sona ermesi, İslamiyet'in İber Yarımadasındaki varlığını sonlandırmak yerine yarattığı ağır siyasal ve askeri gerilemeyle Hıristiyan hasımlarının ilerleme sürecini başlatır. Reinos de Taifa adı verilen bu yeni dönemde 250 yıldır süren Emevilerin güçlü halifeliği kırk kadar küçük krallık, emirlik ve sultanlığa bölünür.
Halifeliğin yıkıntılarından kısa sürede, Malaga'nın Hammudileri ve Granada'nın Zirileri başta olmak üzere Sakalibaların, yani Slavların veya Valencia'nın Amirileri gibi genelde Kafkas asıllı kölelerin ve Arapların Berberi Müslüman krallıkları doğar. Araplar Saragoza'da önce Yemen asıllı Tucibiler, sonra da Hudi Hanedanı altında organize olur; Toledo'da ise 1018-1081 arasında idarede olan Zunnunileri, 1022'den beri Badajoz'u yöneten Aftasidler izler. Sevilla'ya yerleşen Kadı Ebu el-Kasım muhammed med bin Abbad'ın soyundan gelen Abbadiler de 1031 - 1069 arasında Ebu Hazın Cevher bin Muhammed bin Cevher'in soyundan gelenler tarafından yönetilen Kurtuba'yı da kontrolleri altına alır. Bu topluluk bilim ve edebiyat insanlarının cömert himayesi sayesinde meşruiyet kazanmaya ve onların şöhretlerinden yararlanmaya çalışır.

Ancak Hıristiyan hasımları da eskiye göre çok daha etkili bir şekilde örgütlenir. Tarihi çok eskilere dayanan Asturya-Leon Krallığına, 1031 yılına kadar Leon'a bağlı olan Kastilya Krallığı, Aragon Krallığı ve Barselona Kontluğu eklenir. Bu arada önce Pamplona, sonra Navarra adını alan krallık, Pirene Dağları'nın en kuzeyinde yer alan Bask bölgelerini yönetmeye devam eder,16. yüzyıl başlarında da zoraki olarak İspanya Krallığıyla birleşir.
Abbadi yönetimindeki Sevilla, Endülüs'ün en önemli şehri haline gelip Kurtuba'yı da ele geçirirken , El Mutemid sayesinde Toledo'nun Leon ve Kastilya kralı VI. Alphonsus tarafından fethinin Hıristiyanlar üzerinde çok büyük psikolojik etkisi olacaktır, çünkü hem fethedilen ilk büyük Müslüman şehridir hem de eski Vizigot başkenti yeniden hristiyanların eline geçer, bu da zorlu, ama umut verici Reconquista'nın ilk adımıdır.

1078'de Sevilla halkı onur kıncı mudejar konumuna düşer, ama Endülüs'ün kaçınılmaz olarak tamamıyla parçalanması, bir süreliğine de olsa Sevilla, Badajoz, Kurtuba ve Granada elçilerinin müdahale etmesi için yalvardığı Berberi Murabıtların Sultanı tarafından engellenir.
Aynı yıl 23 Ekim'de Badajoz yakınlarındaki Zallaka'da Müslümanların kazandığı büyük zafer, İberya'daki İslam varlığının süresini uzatacak gibi görünse de kısa süre içinde Endülüs'teki en iyimser Müslümanlar bile Yusuf bin Taşfin'in yardım etmemesinin pek de özverili bir hareket olmadığını anlar.
Hudiler dışındaki Tavaif-ül-Mülk beyleri oldukça hızlı ve acımasız bir şekilde yerlerinden edilir. 1090'da Granada ve Sevilla, ertesi yıl da Alphonsus'la nafile ve zoraki bir ittifaka girmeyi deneyen Kurtuba geri alınır. Amirilerden geri aldığı Valencia'nın beyi olan El Cid de 1099'da Murabıtlarla savaşırken ölür.
Murabıtların tahttan inmesini sağlayanlar ''muvahhidler'' yine müslüman ve yine Berberidir ve Yusuf bin Taşfin'le Kuzey Afrika'nın aynı bölgesinden gelirler.
Heretik gözüyle baktıkları Murabıtlardan kurtulmak için 1123- 1124 arasında Kuzey Afrika'dan yola çıkan Muvahhidlerin Endülüs'e ulaşması 1145- 1146 yıllarını bulur; onları davet eden Murabıt beyi Muhammed bin Ganiye bölge halkıyla ters düşer. Ancak Muvahhidlerin murabıtlardan daha da hoşgörüsüz olduğunu sadece, acımasız bir şekilde zulüm görüp yeni beylerin yobaz gazabıyla neredeyse yok olan Kuzey afrika'da ki Yahudi ve Hıristiyan toplulukları değil, Endülüs'ün müslümanları da fark eder.
Muvahhidler 18 Temmuz 1195'te Kastilya kralı Alphonsus'a karşı bir zafer kazansa da, Müslümanların Las Navas de Tolosa'da uğradıkları ağır yenilgi İslamiyet'in İber Yarımadasındaki hakimiyetinin sonunun başlangıcına da işaret eder.

11. ve 13. yüzyıllar arasında neredeyse tüm Müslüman krallıkları Kurtuba, Almeria, Badajoz, Murcia, Niebla ve Valencia çeşitli Hıristiyan devletler tarafından ele geçirilir. 1110'daki Murabıt ve 1118'deki Aragon istilasından önce, 1076'da Denia ile Balearları kontrolü altına alan Saragoza'nın emiri Mücahit el-Emiri 1015-1016 arasında Sardinya'yı fethetmeyi denemiş, ancak Pisalılarla Cenevizliler arasındaki sıradışı bir ittifak sonucu geri püskürtülmüştü.
Varlığını daha uzun sürdürmeyi başaran tek Tayfa Krallığı, Granada Sultanlığı'dır, ama bunun da nedeni, 1237- 1492 arasında Kastilya'nın vassalı olma durumuna katlanmasıdır; Granada'dan toplanan altın sikkeler Kastilya'nın İslam karşıtlığını yumuşatır, sultanlık da böylece göstermelik de olsa, siyasal varlığını sürdürmeye devam eder. Las Navas de Tolosa'daki Müslüman yenilgisiyle Ocak 1492 arasında 280 yıl var-
Müslümanların dır. Bu uzun dönem kültürel açıdan olağanüstü derecede verimli geçer; siyasal açıdan Hıristiyan krallıklarını memnun ederken Müslümanlar için büyük hayal kırıklıkları yaratır. Savaşlar ve barış antlaşmaları, ağır vergiler ve entrikalar, ittifaklar ve ihanetlerle dolu geçen neredeyse üç yüzyıllık sürede karşıt safları oluşturanlar daima Müslümanlarla Hıristiyanlar değildir. Merini beyi Ebu Yusuf Yakup Endülüs'ün son şansıdır. 1275'te Cebelitarık Boğazı'nı geçer ve Kuzey Afrika kaynaklı bu üçüncü seferin kendilerine Kastilyalılardan kurtaracağını uman Granadalılar tarafından kendisine sunulan Algesiras'a girer. Ebu Yusuf'un dört yıl sonra tam da Algesiras sularında kazandığı deniz zaferi Nasri Sultanlığı'nın kayıplarını telafi eder gibidir, ama Ebu Yusuf'un halefi Ebu Yakup aynı başarıyı sürdüremez, çünkü kendi ülkesinde de Tlemsenli Abdülvadilerin giderek artan husumetiyle karşı karşıyadır.
Merini beyi Ebu El-Hasan Ali'nin gösterdiği çabalar işe yaramaz. 30 Ekim 1340'ta Rio Salado üzerinde uğranılan ağır yenilgi Endülüs'ün hayatta kalma umutlarını tamamıyla söndürür.
Dağılmakta olan siyasal ve askeri tabloyu toparlayacak bir mucize beklentisi içindeki Nasriler Elhamra'daki muhteşem saraylarında yaşamaya devam eder; son sultan olan ve Boabdil olarak bilinen Ebu Abdullah Muhammed Katolik kralların nihai kuşatmasına ve cömert sayılabilecek şartlarına boyun eğmek zorunda kalır.
Ancak İspanya'daki İslam varlığı o yıl sona ermez. Geriye kalan ve kırsal kesimde göze batmadan tarlalarda mütevazı işlerde titiz bir şekilde çalışarak yaşamaya çalışan Müslümanlar giderek daha çok zulme ve zalim bir ayrımcılığa maruz kalır. Kardinal Ximenes de Cisneros'un uyguladığı zalim baskılar sonucunda birçoğu zorunlu olarak Hıristiyanlığı kabul eder ve onlar için moriscos terimi kullanılmaya başlanır, çünkü durumları, Hıristiyanlığı isteyerek seçen tomadizosa göre farklılık gösterir.Bir yüzyıldan uzun bir süre bu kabus gibi ortamda yaşayan Müslüman Endülüslüler yayınlanan bir emirnameyle nihai olarak ülkeden gönderilir Onların çalışkanlıklarından ve yeteneklerinden yararlananlar Kuzey Afrika ile Osmanlı İmparatorluğudur. Bu arada İspanya da ciddi boyutta bir tarım kriziyle karşı karşıya kalmaya başlasa da bu kriz, Yeni Dünya'yı talan eden Conquistadoresin geri getirdiği Amerikan altınının ardında gizlenir.

i. justinianus

khemri
Justinianus 13 Kasım 565 gecesi öldüğü zaman haklı olarak ününün yüzyıllar boyu süreceğinden emindi. Ancak isminin, Romalıların hukuk bilgilerini toplattığı ve defalarca büyük bir övgüyle söz ettiği üç ciltlik Corpus Iuris Civilis eseriyle beraber hatırlanacağını düşünmemiştir, hatta ummamıştır. En önemlisi Konstantinopolis'teki Hagia Sophia olmak üzere bazı olağanüstü mimari eserler dışında, 38 yıllık saltanatının neredeyse tamamına yayılan ve muazzam miktarda insan gücü, insan hayatı ve mali kaynak pahasına gerçekleştirilmiş olan diğer girişimler pek verimli sonuçlar vermeyecek, hatta çok kısa ömürlü olacaktı.

Petrus Sabbatius'un 1 Nisan 481 gecesi, Dacia Mediterranea eyaletinde, Naissos ile Scopia arasında yer alan Bederiana Kalesi yakınlarındaki Tauresium adlı köyde doğduğu sanılmaktadır. Bu bölgede 451 yılında kalkedon yoluyla kabul edilen Hıristiyan inancı geçerlidir ve Latince konuşulur. Justinianus doğduğu topraklara büyük bir bağlılık duyar, Bederiana'yı güçlendirir, Tauresium'u dört kuleli bir kaleye çevirir ve yakınlarında Iustiniana Prima adı altında yeni bir şehir inşa eder. Nis'in 45 km kadar güneyinde, Grad'daki Cari yakınlarında kalıntıları bulunan bu şehir VI. yüzyılın sonlarında çöküşe geçmiş ve muhtemelen 6. yüzyılın sonlarında çöküşe geçmiş ve muhtemelen 614-615'te Slavların saldırısı sonucunda tamamıyla terk edilmiştir. Babasının adının Sabbatius olduğu biliniyor, dolayısıyla Thracia asıllı olabilir.
Justinianus'un kesin olarak bilinmeyen, ama kız kardeşininki gibi adının Vigilantia olduğu sanılan annesinin 450-452 civarında fakir bir çiftçi ailesinin oğlu olarak Bederiana'da doğmuş olan ağabeyi Justinus, I. Leon zamanında Konstantinopolis'e gitmiş, özellikle I. Anastasius'un döneminde parlak bir askeri kariyeri olmuştu. İmparator 8 Temmuz 518 gecesi öldüğü zaman Justinus comes excubitorum idi. Yoğun müzakereler sonucu diğer adaylara göre üstünlük kazanır ve 10 Temmuz günü kendisine Hipodrom'da imparatorluk sancakları teslim edilir. Justinus'un, daha sonra Euphemia adını alacak olan karısı Lupicina'yla çocukları olmadığı için Konstantinopolis'e getirttiği yeğenleri arasında 490 yılında geldiği tahmin edilen Petrus Sabbatius da vardır. Justinus, Sabbatius'un çok iyi bir eğitim almasını ve iyi bir kariyer yapmasını sağlar. Sabbatius 518'de candidatus olur, ertesi sene ise comes unvanını alır. Ardından merkezi ordunun en yüksek rütbesi olan magister equitum et peditum praesentalis unvanını alarak 521'de ilk defa consul olur ve Flavius Petrus Sabbatius Justinianus adını alır. Bundan kısa süre sonra da onursal patricius unvanını alacaktır.
Adına ve başka bazı ipuçlarına rağmen Justinianus'un amcası tarafından evlat edinilmiş olduğu kesin değildir. Aslında 1 Nisan 527'de, imparator ağır derecede hastayken, senatörler tarafından yeğenini istemeden imparatorluk makamına ortak etmek zorunda bırakıldığı sanılır. Böylece Justinianus 4 Nisan günü, devletin ileri gelenleri, senatörler ve subayların huzurunda Konstantinopolis Patriği tarafından taçlandırılır. 1 Ağustos 527'de Justinus ölür ve Justinianus tek başına imparator olur.

Bundan kısa bir süre önce, 525 yılı civarında Theodora'yla evlenmiştir. Theodora şaibeli geçmişe sahip eski bir tiyatro oyuncusu olduğundan Justinianus amcasının senatörlerin böyle kadınlarla evlenmesini yasaklayan eski imparatorluk kuralını feshetmesini istemişti. İmparatoriçenin 28 Haziran 548'deki ölümüne kadar süren evlilikleri boyunca çocukları olmamışsa da hep çok yakın yaşamışlardır. Bir tür iki başlılıktan söz etmek doğru değilse de, Justinianus'un Theodora'ya büyük saygı gösterdiği ve onu yönetim işlerinden uzak tutmadığı kesindir; imparatoriçe kadınların durumunu iyileştirecek kuralları teşvik eder, krallarla ve papalarla temaslar kurar, bazı yüksek düzey yetkililerin kaderleri üzerinde etkili olur ve kesin monofizit görüşe sahip olduğundan kocasının Kalkedon öğretisi eğilimini dengeler ve kendi inancına sahip olanlara destek olarak, bazılarının yıllar boyu sarayında sığınmasına izin verir. Nika İsyanı'ndaki rolünün Prokopius tarafından abartıldığı sanılır; buna göre Theodora kocasının kaçmasını engellemiş, Narses'in zaman kazanmasını ve Belisarius ile Mundus'un hipodroma saldırarak isyanı kanlı bir şekilde bastırmasını sağlamıştır. Ancak bu isyanın Justinianus'un kendisi tarafından hem rakiplerini ortaya çıkarıp yok etmek, hem de hipodromdaki yarışların taraftarlarından doğan iki siyasi-askeri organizasyon olan ve genelde birbirine rakip olup bu isyanda bir araya gelmiş Yeşiller ile Mavilerin kibrini zayıflatmak amacıyla kışkırtılmış olması muhtemeldir.
Orta boylu, sağlıklı bir insan olan Justinianus içki içmezdi, az yerdi ve az uyurdu. Konstantinopolis'ten pek uzaklaşmazdı ve bitmez tükenmez bir enerjiyle kendini yönetim işlerine ve dini meselelere adardı. Onu eş imparator olarak tarif etmek abartılı bir tanım olacaksa da, 518 yılından itibaren amcasının çalışmalarına destek olduğu bilinir; Anastasius'a isyan eden ve Justinus tarafından saraya geri çağrılıp 520 yılında consul unvanı verilen General Vitalianos gibi potansiyel rakiplerinin ortadan kaldırılması fikrine büyük ihtimalle sıcak bakmıştır. Ayrıca Zenon'un ve Anastasius'un monofizitizm yanlısı politikalarını aşıp yeniden Roma'ya yaklaşılmasına katkıda bulunur.

Justinianus, amcasının yerine geçtiğinde imparatorluk, özellikle Kafkasya'deki Hıristiyan krallık, Sasani kralı Kavad'ın halefiyle ilgili sorunlar nedeniyle Sasanilerle savaş halindedir. Kavad'ın ölümünden sonra, Romalılar 532 yılının başlarında kralın oğlu Hüsrev'le “ebedi barış” imzalar; buna göre yüklü bir tazminat ödeseler de bu sayede Pontus Polemoniacus'un doğusundaki iç bölgede yaşayan Tzaniler ile günümüz Türkiyesi ile Gürcistan arasında Kolkide'de bulunan Lazika Krallığı üzerinde kontrol sahibi olarak, Sasani topraklarına girmeden Asya pazarlarına ve Çin ipeğine erişimi garantiler.
Justinianus Doğu sınırını bu şekilde güvence altına aldıktan sonra Vandalların yönetimindeki Afrika'ya yönelir; Konstantinopolis'le anlaşmalar imzalamış olan ve Katolik yanlısı sayılan yaşlı Kral llderik tahttan indirilmiştir ve yerine Gelimer geçmiştir. Orduya komuta eden magister utriusgue militiae per Orientem Belisarius 534'te Gelimer'i yenilgiye uğratarak Sardinya, Korsika ve Balear adalarını da fethetmeyi başarır. Katolik Kilisesi, elinden alınan mülklere yeniden kavuşur, yenilgiye uğrayanların sapkınlıkları ve Aryanlık yeniden mahkûm edilir. Sonraki yıllarda Vandallardan hoşnut olmayan Mağribilerin ve paralarını alamayan askerlerin başlattığı çeşitli isyanlar Johannes Troglita tarafından zorlukla bastırılır ve bu bölge ancak 548'de durulur. 563'te baş gösteren yeni bir isyan da bastırılır. Belisarius ise 535'te Konstantinopolis'e döndüğünde muzaffer bir şekilde karşılanır ve consul unvanını kazanır.

Vandallara karşı kazanılan zaferle rahatlayan Justinianus, Roma İmparatorluğu'nun birliğini yeniden sağlama projesi çerçevesinde Ostrogotların Aryan krallığına yönelir. Theodoric'in 526 yılındaki ölümünden sonra yerine on yaşındaki yeğeni Alaric geçer, ama yönetim annesi Amalasunta'nın elindedir. Gotların ileri gelenleriyle ihtilafa düşen Amalasunta krallığını önce Justinianus'a sunsa da ardından vazgeçer ve oğlunun 534'deki ölümünden sonra kuzeni Theodorico'nun tahta çıkmasını sağlar, ama Theodorico onu tutuklattırıp öldürür. Bu fırsatı kaçırmayan imparator magister militum per Illyricum Mundo'ya Dalmaçya'yı Gotlardan geri almakla görevlendirir. Sicilya'ya gönderilen magister militum per Orientem Belisarius ise Sicilya'yı neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadan fetheder ve 31 Aralık 535'te Syracusae'ya girer. Afrika'ya kısa bir sefer düzenledikten sonra İtalya Yarımadası'ndan yukarıya uzanır, Napoli'yi fetheder ve 9 Aralık 536'da Roma'ya girer. Tahttan indirilip Aralık 536'da öldürülmüş olan Theodorico'nun yerine Got kralı seçilmiş olan Vitiges Roma'yı kuşatır, ama Mart 538'de geri çekilir. Yaz ortalarında Narses'in kumandasındaki yedek kuvvetler Belisarius'a katılır, ama bu iki komutan arasındaki ihtilaf Milano'nun düşmesine neden olur. Narses'in geri çağrılmasını sağlayan Belisarius Orta-Kuzey İtalya'nın büyük kısmını işgal eder ve Gotların ona yaptığı Batı imparatoru olma teklifini kabul eder gibi yaparak savaşmadan Ravenna'ya girer. Verona dışında Veneto bölgesindeki diğer askeri merkezler barışçıl bir şekilde ona boyun eğer; Gotların hayatları ve malları bağışlanır ve Belisarius çok büyük bir zafer kazanmamış olmasına rağmen Konstantinopolis'te törenle karşılanır.

İtalya'da elde edilen başarıya rağmen imparatorluk zorluk içindedir. 539-540 yıllarında Kuturgur Hunları Thracia, Illyria ve Yunanistan'a iki kez saldırarak başkenti tehdit eder. Mısır'da 541'de baş gösteren hıyarcıklı veba salgını aynı yılın sonunda Konstantinopolis'e ulaşır ve 542 yılının tamamı boyunca her tarafa yayılarak kıtlıklara yol açar. İyileşmesinin ardından bile Justinianus'un hastalığı, kendisinin ve halkının imparatorluğun olumlu kaderine olan inancını sarsmaya devam eder. Üstelik ağustos ayında şiddetli bir deprem yaşanır. Ayrıca 540 yılının başlarında kuzeybatıya doğru ilerlemeye başlayan Hüsrev önüne çıkan sayısız şehri yağmalar, Antakya'yı yıkar ve halkını köleleştirir. İmparator saygınlığını büyük ölçüde kaybeder ve Sasanilerin geçici olarak da olsa geri çekilmesini sağlayabilmek amacıyla tazminat ödemek zorunda kalır. Sasaniler 541 yılında, Roma'nın egemenliğine dayanamayan Kral Gubaze'nin davetini kabul ederek Lazika'yı işgal ederler. Belisarius'un gelişi ve veba korkusu Hüsrev'in ertesi yıl geri çekilmesine neden olur. Bu arada haksız suçlamalara uğramış olan Belisarius 542 yılının sonlarında görevden alınır. Yerine getirilen Martinus ertesi yıl Ermenistan'da ağır bir yenilgiye uğrar; Hüsrev 544 yılında Mezopotamya seferine yeniden başlasa da engellenir ve 545'te ağır bir tazminat karşılığında beş yıllık bir ateşkes antlaşması imzalamayı kabul eder. 557'de imzalanan bir başka antlaşmayla, çarpışmaların devam ettiği Lazika neredeyse tamamıyla Roma kontrolüne girer. 561 yılının sonunda ise elli yıllık bir barış antlaşması imzalanır, ancak imparatorluk bir yıllık çok yüksek tazminat ödemek zorunda kalır ve Sasanilere haraç öder hale gelir.

Bu arada Ostrogotlar İtalya'nın kuzeyinde yeniden örgütlenirler. 541 yılının sonlarında kral ilan edilen Totila Romalıları defalarca yenilgiye uğratır, Güney İtalya'nın büyük kısmını işgal eder ve 543 yılının ilkbaharında Napoli'ye girer. Comes sacri stabuli unvanı verilmiş olan Belisarius'a, az sayıda birlik ve sınırlı mali kaynakla da olsa 544'te İtalya'nın komutanlığı verilir. Totila 17 Aralık 546'da Roma'yı işgal eder, ama kısa süre sonra geri çekilerek şehrin Belisarius tarafından istila edilmesine karşı koyamaz. Yedek kuvvet çağrısına cevap alamayınca, general Konstantinopolis'e geri çağrılır. 549 yılının başlarında ulaştığı şehirde, general Konstantinopolis'e geri çağrılır. 549 yılının başlarında ulaştığı şehirde, Justinianus'a karşı komplo hazırlamakla suçlanır, Temmuz 563'te temize çıkartılsa da Mart 565'te hayata veda eder. Belisarius'un yerine İtalya'ya atanan, imparatorun kuzeni Germanus'un 550 yılında Serdica'da hastalanarak ölmesinin ardından Totila 16 Ocak 550'de Roma'yı geri alır. Bu durumda Germanus'un yerine, monofizit inancına sahip olup Theodora'nın gözdesi olan ve praepositus sacri cubiculi olan Ermeni asıllı, hadım edilmiş general Narses atanır. Bol miktarda mali kaynak ile güçlü ve yüksek düzeyde silahlandırılmış bir orduya sahip olan Narses 6 Haziran 552'de Ravenna'ya ulaşır ve Roma'nın yukarısına hareket eden Totila'yla karşı karşıya gelir. Savaş büyük olasılıkla Haziran ayı sonunda, Busta Gallorum adlı bir platoda gerçekleşir. Gotlar yenilgiye uğrar ve yara alan Totila kaçarken ölür. Onun yerine geçen Kral Teias, bu arada Roma'yı işgal etmiş olan Narses tarafından Campania'da yakalanır ve Lattari Dağlan'nın eteklerinde ağır bir yenilgiye uğrayarak ölür. 553'te Franklar ile Alamanlardan oluşan güçlü bir ordu İtalya'ya inerek özellikle güney bölgelerini yakıp yıkar; iki liderden Leutharis hastalanır ve memleketine dönmeye çalışırken Vittorio Veneto yakınlarında ölür, kardeşi Butilinus ise Capua yakınlarında yenilgiye uğrar ve neredeyse bütün adamlarıyla beraber öldürülür. Roma'ya dönen Narses zorlukla da olsa Gotların son direnişini kırar ve Kasım 562'de Verona ve Brescia'yı fethederek, Frankları yerleştikleri Veneto bölgesinden kaçırarak İtalya'yı yeniden Romalıların eline geçirmiş olur. Büyük şan ve şöhret kazananNarses muhtemelen 574'te, neredeyse doksan beş yaşındayken Roma'da ölür.
Ağustos 554'te Justinianus, Papa Vigilius'un teşvikiyle bir emirname yayınlayarak İtalya'yı yasa düzenlemelerinin ve gelecekteki yasaların yetki alanına dahil eder. İtalya'da kalan Gotların büyük kısmı mülklerini muhafaza ederken Aryan kiliselerinin mülkleri Katolik Kilisesi'ne devredilir. Ordunun komutası Narses'e, sivil idare ise praefectus praetorio Italiae'ya verilir. Sicilya, Konstantinopolis tarafından atanan bir praetor tarafından yönetilir. Sardinya ile Korsika ise Afrika eyaletine dahildir. Ancak yıllarca süren savaşların yol açtığı büyük yıkım 556'da Papa Pelagius tarafından bile kınanır. Longobard kralı Alboin'in 568 veya 569'da başlattığı işgal birkaç düzine yıl içinde imparatorluğun İtalya'daki topraklarını az sayıda, ama önemli yerleşim bölgesine ve adalara indirger.
Bu arada Justinianus, Vizigot kralı Agila'ya karşı başkaldırmış olan Athanagild'in çağrısına uyarak 552'de neredeyse doksan yaşında olan Liberius'un komutasındaki bir orduyu İspanya'ya gönderir. İmparatorluk ordusu Iber Yarımadasının güneydoğu bölgesini fethetmeyi başararak orayı magister militum Spaniae komutasındaki bir eyalet haline getirir, ancak 555 yılında kral olan Athanagild'in başlattığı İspanya seferi 625'e kadar tamamlanır.
Afrika'nın imparatorluk tarafından geri alınmasında atılan daha istikrarlı adımlar Arap fethi karşısında sona erecektir. Yine de, Johannes Troglita'nın hayranları Prokopius ve Corippus'un da tanıklık ettiği gibi, gerçekleşen savaşlar ve isyanlar sonucunda nüfus azalır ve yoksul düşer. Justinianus'un Batının tamamının veya büyük bir bölümünün siyasi birliğini Konstantinopolis yönetiminde yeniden tesis etme hayali de hızla suya düşecektir.

Ordunun Batıda ve özellikle de Sasanilere karşı kullanılmasıyla zayıf düşen Balkan-Tuna bölgesi 539-540'tan itibaren defalarca Barbarların saldırısına uğrar. Özellikle Kuturgurlar 559'da Konstantinopolis'in kapılarına dayanarak büyük şaşkınlık yaratır: Belisarius, Kuturgurları çıkarmayı başarsa da Justinianus'un istilacılara silahla karşı koyma konusundaki acizliği nedeniyle onları ancak para ödeyerek uzaklaştırmayı başarır. Ancak 480'li yıllardan itibaren önce Slavların sonra da Bulgarların yerleşmeye başladığı Balkanlar sonraki yüzyılda imparatorluğun elinden tamamıyla çıkacaktır. 557-558 yılları arasında bir dizi deprem Hagia Sophia Kilisesi'nin bile kısmen çökmesine neden olur ve 558'de veba salgını yeniden baş gösterir. Biri 548 sonları ile 549 başları arasında, diğeri de 562'de olmak üzere imparatora karşı planlanan iki komploya devletin ileri gelenleri dahil olur ve tespit edilmiş olmalarına rağmen cezalandırılmazlar; tam tersine, birinci komplonun ardındaki isimlerden biri olan Ermeni General Artabanus 550'de magister militum per Thracias olarak atanır. İmparator tepkisiyle bazen acımasız olabiliyorsa da genel anlamda tükenmiş gibidir ve ilahi güçler artık ona destek olmamaktadır.
Başkentte giderek artan huzursuzluk ve karışıklık durumu, daha çok son yıllarda Mavilerin ve özellikle Yeşillerin kışkırtmaları sonucunda halk isyanlarına dönüşür. İmparatorun kendisi de acizliğinin farkında gibidir; biri 542 ile 550-551 arasında diğeri 559'da olmak üzere çıkardığı iki yasayla kıtlıkların, depremlerin ve veba salgınlarının eşcinsellerin ve dine küfredenlerin günahkâr davranışlarından kaynaklandığını ilan eder. Kutsal Kitap'ta geçen Sodom'a yapılan gönderme, imparatorun halkın öfkesini dindirmek için Tanrı'ya karşı işlenen kusurların, dolayısıyla da felaketlerin sözde sorumlularını tespit etme amacı güder.
0 /