confessions

kozmos

1. nesil Yazar - kararlı

  1. toplam entry 2638
  2. takipçi 56
  3. puan 39432

somebody that i used to know

kozmos
parçanın sözleri tek başına da anlamlı, ama klibi ile birlikte dinlenince daha vurucu etkiye sahip. bir hikaye var klipte. ufak çaplı bir anlatı. gotye nakarat kısmına girene kadar sakin, durgun bir tonda, sanki kamera önünde değil de kendi kendine konuşuyor sanki. mırıldanır gibi.

ama nakaratla birlikte yüzü, tüm bedeni renklere bölünüyor. anılar ve acılar yüzeyde beliriyor. nakarattan sonra kimbra içini döküyor sanki, aynı anda kimbra gotye'nin kulaklarına doğru durmadan bağırıyor. rahatlıyor sanki bağırdıkça. sonlara doğru kimbra renklerden sıyrılıyor, ikisi de göz göze bakarak nakaratı okuyorlar, biri renklerin içinde kalıyor.
klipte sanki, genel olarak erkeğin acıya karşı kadına kıyasla daha naif, daha zul durumda tasvir edildiği ve gerçekten de öyle olabileceği ihtimali görenlere aşikar. keza bu duyguları, bu denli kontrolsüz ve sere serpe, çaresizce hissedip o duygularla ne yapacağını, nasıl yapacağını bilememek tüm görülen ve olan. kimbra'nın renklerden sıyrılıp gotye'nin orada kalması, her ne kadar now you're just somebody that i used to know dese de, acıyı hala hissettiğini ve uzun bir süre hissetmeye devam edeceğini düşündürüyor.

zengin sözlük yazarlarının denemeleri

kozmos
\satılık..\
''uzay'' der, ''büyüktür. gerçekten büyüktür. ne kadar engin, ne kadar uçsuz bucaksız ve ne kadar akıllara durgunluk verecek büyüklükte olduğuna inanamazsınız.''
''...temeli oluşturan mecazın gerçeküstücülüğü ...''
bunu bir an değerlendirdi sonra zalimce bir gülümsemeyle defterini kapattı.
''ölüm onlar için fazla iyi bir son,'' dedi.
bir süre sonra üslup biraz oturur ve en büyük asal sayı bir köşede sessizce tek bir vücut haline gelir, kendini sonsuza dek gizler. ışıkla bile beş yüz bin yıl boyunca katedilecek bir yolu, soluk bir kelimenin içinde yaşamaya çalışmak mı? kurtulmanın olasılığı iki üzeri iki yüz yetmiş altı bin yedi yüz dokuzda bir üstelik!
''bugünden itibaren''in üzerinden geçmiş zaman, şimdiki zamanın mahiyetinde mi anlam, tanıdığın herkesi terk edip kimseyi bir daha hiç görmemek üzere buralardan gitmek. tüm saniyeleri onlara kalsın, mirası da bölüşsünler aç köpekler. parçaların tek tek mezun olsun. bir vogon gemisinin restoranında çalışmayı yeğlerim. kızlar? deri? maçoluk?
madem ki görülen, görülmesi istenen, ne tür bir ahmak azraili suçlayabilir?
''eee...'' dedi şövalye, ''eee ... eeee.. bilmiyorum. galiba... yalnızca ... yalnızca yapıyorum...''

yeraltından notlar

kozmos
öncelikle:
''dünyadaki en korkunç şey, her şeyin berrak olduğu bir an olabilir.''
**
''ben hasta bir insanım. içi öfkeyle dolu, çekilmez bir insanım ben. öyle sanıyorum karaciğerimden yana da bir derdim var...''

kitaptan anlayış, kavrayış kavramlarına ithafen bi' kuple bırakmak istiyorum, güzel bir noktayı işaret eder;
''sevgili okuyucularım, ant içerim ki her şeyi tam anlamıyla anlamak, bir hastalıktır. insana günlük yaşam için çok daha yalın bir anlama gücü, şu kadersiz on dokuzuncu yüzyıl aydınının payına düşen anlayış gücünün yarısı, hatta dörtte biri bile yeterlidir.
böyle olmakla birlikte, anlama gücünün yalnızca çok olmasından değil; kendisinin bile bir hastalık olduğu konusunda benim çok güçlü bir inancım var.''
*
ayrıca:
(bkz:bilinçaltı)
''bazı şeylerin bilinçaltında olmasının bir sebebi var, çünkü eğer her şey apaçık, gün gibi ortada olursa insan yaşayamaz yada nefes alamaz hatta bir adım bile atamaz. tamamen bilinçli bir insan bir felçli bir sakat gibidir.''

bilinçaltının varlığıyla deva mı cefa mı olduğunu düşündüğüm vakit bu cümleyi anımsarım, know thyself'e atıf mahiyetinde olan goethe'den şu cümle yerindedir:
''know thyself? if i knew myself i would run away.''

bunların ışığında ve beraberinde bilinçaltının incelenmesinin, içinde barındırdığı korku veya acıları analiz etmeden, oraya bakmadan imkansız olduğu fikrine yakınım. fakat, yine de kendi derinliğini kavramak isteyen insan fitilini ateşlediği şeyleri çok güç fark eder ve varoluşunun idrakına doğru geri dönüşsüz bir seyir alır.

insanı duygusuzlaştıran şeyler

kozmos
KENDİLİK HALİni abartış da sayılabilir. bazı sözlüklerde kin veya bencillik olarak geçen, o bildik durum kısaca.
insanın, bedeninden ayrılası gelir kendiliğine saplanışını gördüğünde. kendiliğinin içinde belli bir tınıda sırıtan bir insanla arkadaş iseniz, uzun vadede ona da iyilik olacaktır bu, hayatınızdan siktir ediniz.

the egg

kozmos
ucundan hayatın anlamını çıtırdatabilecek bir hikaye gibi görünse de, esasen sadece solipsizm'in okurun karşısına geçip bangır bangır bağırdığı bir hikayedir.
(bkz:Andy Weir)
*
öldüğün zaman, evine dönüyordun.
sıradan bir araba kazası.
çok da önemli bir şey değil.
arkanda iki çocuk
ve bir eş bıraktın.
tamamen acısız bir ölümdü.
ilk yardım ekibi seni hayata döndürmek için
elinden geleni yaptı ama, hiçbir işe yaramadı.
bedenin çoktan parçalanmış, çoktan ölmüştün.
belki de, bu en iyisiydi, güven bana.
ve sonra benimle tanıştın:

''ne oldu?'' dedin, ''neredeyim?''
''öldün'' dedim,
çok da lafı uzatmanın bir anlamı yok.
arabayı sürdüğün yerde, bir tır vardı ve seni ezdi.
yani öldün mü, evet öldün.
ama bunun için kötü hissetme, dedim.
herkes ölecek, herkes ölür.
etrafına baktın, tamamen hiçbir şeyin içindeydin.
sadece sen, ve ben.

''burası da neresi?'' dedin.
''burası, hayattan sonraki yer mi?''
''sen tanrı mısın?'' dedin.
''evet'' dedim. ''ben tanrıyım.''
''çocuklarım, eşim?'' dedin.
''onlara ne olmuş?''
''onlar iyi olacak mı?''
''işte bu, görmeyi sevdiğim bir manzara'' dedim.
daha yeni öldün ve ilk düşündüğün şey ailen.

bana baktın, sana göre ben bir tanrı gibi değildim.
sadece normal bir adam gibiydim, belki de bir kadın.
anlayamıyordun.
bir figürdüm senin için. daha çok okuldaki bir öğretmen gibi.

''şüpheye düşme'' dedim,
''her şey güzel olacak, çocukların seni gayet iyi hatırlayacak. sensiz büyümeyecekler.''
''...ve eşin biraz ağlasa da, aslında biraz rahatladı.
çünkü dürüst olmak gerekirse, evliliğiniz zaten yavaş yavaş bitiyordu.
eğer seni rahatlatacaksa, öldüğün için suçlu hissediyor.''

''peki şimdi ne olacak, cennete mi, cehenneme mi gideceğim?'' dedin.
''hiçbiri'' dedim. ''reenkarne olacaksın.''
''ooh, yani hindular doğruyu söylüyordu.''
''aslında bütün dinler haklıydı'' dedim sana. ''gel biraz yürüyelim.''

boşluğa doğru beni takip ettin. ''nereye gidiyoruz?'' dedin.
''önemli bir yere değil'' dedim, ''sadece beraber yürümek hoş oluyor.''

“öyleyse neden öldüm, bunun amacı nedir” diye sordun, “yeniden yaşama döndüğümde bomboş bir zihnim olacak değil mi? bir bebek olacağım. tüm tecrübelerimin ve bir önceki hayatımda yaptığım hiçbir şeyin bir önemi kalmayacak, hiçbir şey yok mu? hayat bir anlam ifade etmiyor mu?”

''hiç de değil'' dedim, ''şu anda sende bütün bilgiler ve bütün tecrübeler var. bu geçmişteki bütün hayatlarından birikmiş tecrübeler. sadece bunları hatırlamıyorsun.''

yürümeyi durdurdum, sana döndüm, elimi omuzuna koydum.

''ruhun, daha önemli, güzel ve koskocaman bir varlık. ve bunu sen, asla hayal bile edemezsin. insan aklı sadece ufak bilgileri ufak tecrübeleri aklında tutabilir, aynen parmağını bir bardak suya sokmak gibi. suyun tamamının ısısını buradan anlamak gibi, aslında senin vücudun bir araç. ve ruhun geri döndüğü zaman, bu araçla beraber bir çok tecrübe kazanmış oluyorsun. son 28 yıldır, insansın. ve aklına gelecek şeylerden çok daha fazla şey yaşamış olmana rağmen, çok daha uzun süre yaşamış olmana rağmen, hiçbir şey hatırlamıyorsun. aslında burada biraz daha kalsak, her şeyi hatırlamaya başlarsın. önceki hayatlarından da. ama şu anda bunu yapmanın hiçbir önemi yok. her iki hayat arasındaki geçişte, tekrar tekrar her şeyi hatırlamanın hiçbir anlamı yok.''

''peki kaç kere reenkarne oldum?'' dedin.

''çok çok fazla, çok fazla farklı hayat' dedim.
''bu sefer de, seni, çin' de bir fakir kız yapacağım, 1940. milattan önce.

''ne? ne? beni zamanda geri mi gönderiyorsun?'' dedin.
''eeee, teknik olarak evet, ama, zaman senin bildiğin gibi değil, yani, buralarda işler biraz farklı işliyor.''

''sen nereden geliyorsun?'' dedin.
''ooh, ben, eeehm, başka bir yerden geliyorum, benim gibi başkaları da var ama, bunları sana aslında defalarca anlattım. ve şu an, en ayrıntısına kadar anlatsam bile anlamazdın.''

''peki..'' dedin, biraz üzülmüştün.
''peki zamanda, başka bir yerde reenkarne oluyorsam, kendimle karşılaşma ihtimalim var mı?''

''tabiki de, bu her aman olur ve iki hayatında da, sadece kendinden bi habersin, sadece kendini biliyorsun. yani karşındaki konuştuğun kişinin de etrafındakilerin de sen olduğunu bilmiyorsun.''

''peki bunlardaki amaç nedir?'' dedin.
''gerçekten mi, bana gerçekten, hayatın anlamını mı soruyorsun bana, biraz, biraz basit bir soru değil mi?''

''yani bayağı anlamlı bir soru.'' dedin.

''gözlerinin içine baktım,
''hayatın anlamı, bu tüm evreni yaratmak ve başına gelen her şey tamamen senin için. senin olgunlaşman için.''

''nasıl yani, insanlık neslinin olgunlaşması için mi?'' dedin.
''hayır, bütün evreni sadece senin için yarattım ve her bir hayatla daha olgun ve daha büyümüş bir insan oluyorsun ve entelektüel seviye olarak daha iyi bir yere geliyorsun.''

''sadece ben mi? peki diğer herkes, onlara ne olacak?'' dedin.

''başka kimse yok.'' dedim.
''bu evrende sadece sen, ve ben varız.''

boş boş baktın bana.
''peki dünyadaki bütün insanlar?''
''hepsi sensin, senin farklı reenkarne olmuş hallerin.''

''nasıl yani?'' dedin, ''herkes ben miyim?''
''e şimdi biraz anlamaya başladın.'' dedim.

''yani, yaşamış ve ölmüş bütün insanlar ben miyim?''
''...ve yaşayacak olan bütün insanlar sensin, evet.''
''yani lincoln ben miyim?''
''evet.''
''hitler?''
''evet. ve onun öldürdüğü milyonlar da sensin.''
''peki peygamberler?''
''evet, ve onları takip eden herkes..''

ufak bir sessizliğin ardından,
''her zaman birilerini küçük gördün bazı hayatlarında birilerine rastgele iyilikler yaptın ve aslında her zaman, sen kendine yapıyordun bunları, kendini görmezden geliyordun, kendini küçümsüyordun, üzüyorsun. her insanın yaşadığı üzücü anlar, her tecrübe ve basına gelen her şey aslında senin basına geldi.''

uzun bir süre düşündün ''neden?'' dedin.
''neden bunları yapıyorsun?''

''çünkü bir gün sen de benim gibi olacaksın, çünkü bir gün sen de tanrı olacaksın. türünün tek örneğisin, sen, benim çocuğumsun.''
şaşırdın.

''yani, ben de bir tanrı mıyım?'' dedin.
''hayır, hayır değil.''
''su anda sadece bir fetüssün, hala büyüyorsun bütün insanların hayatını yasadıktan sonra işte o zaman doğmak için yeterince tecrübeye sahip olacaksın.''

''yani bütün evren...''
''sadece benim için mi?''

''evet, bütün evren, bir yumurta. ve, senin, şimdi bu yumurtanın içinde sıradaki hayatına dönme vaktin geldi.''

yeni nesil

kozmos
sürekli gündemde olacaktır, çünkü 'yeni' sürekli olacaktır. beraberinde, 'yeni nesil yaldır yaldır geliyor' 'yeni nesil yükseliyor' tarzı cümleler fazlaca bayağı. öyle bir topallıyorlar ki, yüzlerinden akıyor bu sekme işi. acıyorum, haddim olmasa da. akranlarım da nisbeten, 'yeni' sayılır 'eski' olma yolunda emin adımlarla yürüyedurmak şöyle dursun.

fakat kafa yapısının oluşması sürecinde, o kendilik, bilinç inşaası sürecinde öyle sakat faktörler var ki, öncelikle ailede başlayan ve koca bir ömrü etkileyecek olan, üzülmemek, insanın haddine olmsa da hi müdahele etmek istemek elde değil.

(bkz:evlilik endeksli mutluluk)
örneğin, mutluluğu, evlilik endeksli bir yapı olarak gören insanların, çocuklarının, hayattan alabileceği maksimum fayda, iktisadi boyutundan psikolojik boyutuna kadar oran 0'a sürekli yakın olacaktır veya hep, bu yönde eğilim gösterecektir.

ortalama bir türk yaşlısı ile veya bir akraba sohbetinde geçen cümleler, yaş aralıklarına göre yalnızca ve genellikle şunlardır:
''okul nasıl gidiyor?'' (hiçbir yere çıkmaz sorulardan seçmeler)
''matematik nasıl?'' (kötü de olsa yardım edemeyecek insan sorusu)
''askerlik ne zaman'' (laf olsun torba dolsun)
''kaçıncı sene?'' (yaşıyoruz gönlümüzce, üzdün bizi muharrem ince)
''senin bölümün neydi?'' (leeeet the sun shineeeee, leet the sun shiineee)
''kpss'ye girdin mi?'' ( biz napıyoruz ki, kendimize gelelim lütfen)
''evlilik var mı?'' (belediyeden sevişmek için alınan yazlı izin belgesini kastediyor)
''çocuk ne zaman?'' (yatak odasındaki komidinin dekora, hormonlara olan katkısından dem vuruyor olabilir)
''2. çocuk ne zaman?'' (jesus christ it's jason bourne)
''çocuklar nasıl?'' (***)

hem uzattım hem saçmaladım, kısaca yeni nesil, dünki yeni nesilden hep daha şanssız olacaktır, şanslı olmasının yanı sıra, şanssızlığı göz dolduracaktır..

5 yıl sonraki kendine mektup

kozmos
temenni ve veryansınlar içerebilecek mektuptur.
*
merhaba kozmos. halletmediysen, incinin tuvaletini temizle bir defa başlamadan.
tekrar hoş geldin.
sigarayı bıraktın değil mi? istanbul'a iyice alışabildin mi bari? burayı merak ediyorsan söyliyim, yerinde olmak isterdim valla. kedilerle çevrili bir evde, bir elin yağda diğer elin sevdiceğin gerdanında bir yaşamdasın. olum harbiden cennettesin haberin yok. seni piç. neyse, yarın anayasa hukuku dersi var biraz çalışmam lazım şimdi bana müsade. ahmet yatkın'ın arabasının lastiklerini de patlamamışsındır umarım, adam bölüm başkanı oldu. aman diyim.

tecavüzün cinayetten fazla tepki görmesinin sebebi

kozmos
bir soru cümlesidir. birçok başka soru cümlesine gebedir. doğurdukça hamile kalan bir soru cümlesidir.

bir defa en başta, acı da olsa, o şeye alışıldıkça, o durum karşısında gösterilen tepkinin şiddetinin azalmasının kaçınılmaz oluşu sebebince olsa gerek. eşik bir kere geçildiyse, daha şiddetlisinin geçilmesi eşiği yoldadır, sonra biraz daha fazlasının da. her defasında gösterilen tahammül ve tepki ilk halinden farklı olacaktır. televizyondan internetten veya gazetelerden duyulan, okunan haberlerde leblebi gibi ölen insanlara gösterilen tepki ile, tecavüz vakalarına gösterilen tepkinin farkının sebebi öz olarak budur.
(bkz:vice versa)

a'mak-ı hayal

kozmos
....Kürsülerin ortasında, oturan zatın biri ayağa kalkıp:
-Beşeriyet gelmiş! Bize bir soru soracakmış. Uygun bulursanız gelsin, dedi.
Orada bulunanlar uygun bulduklarını söylediler. Konuşma
yapan zatın emri üzerine Beşeriyet'i odaya aldılar.
"Beşeriyet" adındaki bu adam sakat ve sefil bir zavallıydı.
Üzerindeki eski püskü elbiseleri ve sararmış yüzü, meclisin durumuyla büyük bir tezat oluşturuyordu. Başkan vekili ona:
-Ey Beşeriyet! Otur, rahat et ve sorunu sor! dedi.
Fakat Beşeriyet oturmadı ve dedi ki:
-Oturmak, rahat etmek mi? Yazık! Yüzbinlerce senedir oturup, rahat edecek zamanın oldu mu diye bir sorun hele. Bir taraftan geçim derdi, diğer taraftan hastalıklar rahat etmek için vakit
mi bırakıyor? Bu kadar sefil olmama rağmen, yine de intihar edemiyorum. Ben alçağın biriyim.
Bunları söylerken hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Bu durumdan son derece etkilenen meclisi hazin bir sessizlik kaplamıştı.

Beşeriyet derin bir ah çekti ve:
-Doğru, Doğru!.. Lütfen bana söyleyin, merhamet edin. Madem ki hayattan tiksiniyorum, ama onsuz da yapamıyorum. Öyleyse saadetin ne olduğunu bana söyleyin, dedi.
Beşeriyet derin bir ah çekti ve:
-Doğru, Doğru!.. Lütfen bana söyleyin, merhamet edin. Madem ki hayattan tiksiniyorum, ama onsuz da yapamıyorum. Öyleyse saadetin ne olduğunu bana söyleyin, dedi.
O sırada başkan geldi. Meseleyi anladı ve oradakilere:
-Haydi bakalım, şu zavallının sorusunun cevabını verin! dedi.
Oradakilerin bazıları şu şekilde cevap verdiler:
Hz. İbrahim:
-Saadet; çalışıp kazanmak ve kazanılanları başkalarıyla paylaşmaktadır.
Hz. Musa:
-Saadet; nefsi, Firavun'un tutkuları gibi tutkulardan kurtarmaktadır.
Hz. Adem:
-Saadet; şeytana ve Havva'ya uymamaktadır.
Konfıçyüs:
-Bir tencere pirinç pilavına bütün lezzetleri sığdırmaktadır.
Platon:
-Daima yüce şeyleri düşünmektedir.
Aristo:
-Mantık! İşte saadet!
Zerdüşt:
-Saadet, karanlıkta kalmamaktadır.
Brahma:
-Saadet mi? Zannedilen şeyin aksidir.
Hz. İsa:
-Saadet; Maziyi unutmak, içinde bulunulan anı iyi değerlendirmek, geleceği düşünmemekle mümkündür.
Lokman Hekim:
-İnsanlar bu kelimeyi bütün dertlerini bir sözle ifade etmek
için icat etmişlerdir.
Hızır Aleyhisselâm:
-Saadet, tutkuların giremediği gönüllerde aniden görülen bir
hayalettir.

Bu sözler üzerine Buda öfke ile ayağa kalkıp:
-Ey Beşeriyet! Saadet, yok olmanın güzel isimlerinden biridir.
Nirvana! Ey Beşeriyet! Nirvana! dedi.
Sonunda Beşeriyet yorgun bir hâlde yere düşüp:
-Oooff! Hangisi? Hangisi? diye söylendi kendi kendine.
İşte o zaman Başkan ayağa kalktı ve:
-Ey Beşeriyet! Saadet, hayatı olduğu gibi kabul edip, insana
yüklediği yüklere razı olup, bunun daha iyi olması için gayret etmektir, dedi.

O sırada Beşeriyet ayağa kalktı ve:
-Ey Fahr-i Âlem Efendimiz! Beşeriyet'in dertlerini anlayan ve bunun ilacını bulan yalnızca sensin! dedi.
Gözlerimi açtığımda, boşu boşuna Aynalı'yı aradı gözlerim.
Derken yanımda bir kâğıt parçası gördüm. Üzerinde şunlar yazılıydı:
"Elveda! Kim bilir gün gelir belki yine görüşürüz."
Mezarlıkta akşama kadar ağladım...
0 /