confessions

kutadgu bilig

1. nesil Yazar - Alışmaya çalışıyor

  1. toplam entry 218
  2. takipçi 10
  3. puan 1723

kar taneleri

zeitgeist
her farklı tanesinin hayranlık bıraktıran bir görseli barındırması ve birlikteliklerindeki muazzam düzen, her seferinde katlanarak artan yaratıcıya saygı sebebidir. eşsiz olmanın içindeki tek başınalık ve özgürlüğün tanınan kadarının zirvesi, kendi yolunda ilerlemenin lügat karşılığı..

kol saati

poseidon
gel kardeşim, vakit ayırdıysan, bu başlıkta geziniyorsan benim gibi işin meraklısısın, belki bir kol saati alacaksın, yada daha iyi bir şey almanın arifesindesin... bilmiyorum haddime midir, ancak bir iki lakırdı da ben etmek isterim;

şimdi öncelikle en önemli parametre amaç; amacınız ne? herkesin bildiği üzere artık cep telefonlarımız zamanı mükemmel biçimde yönetmemizi sağlamakta, bu anlamda fonksiyonellik arayan arkadaşlar, "amaaaan bir saate o kadar para verilir mi?" ci dostlar rica ediyorum başlıktan uzaklaşıp "iphone x" başlığına konsantre olsunlar;

bir takım zorunluluklardan ötürü belirli kategorilere yönelecek arkadaşlara da hitap etmiyorum; zira örneğin dalgıçların, askere gidecek dostlarımızın seçim yelpazeleri bellidir. daha detaylı bir araştırma ile eminim ki doğru modele karar verme konusunda benden daha isabetli olurlar...

ne diyorduk? amaç, bana amacı bu harika mekanizmalara hayran, saçma ve çocuksu bir hevesle bağlı, statü sembolü olarak görüldüğüne hala inanan bir avuç hevesdaşım lazım... hoşgeldin kardeşim; sözüm sana;

ilk ve en önemli tavsiyem alma! istediğin saate paran mı çıkışmadı alma, bekle para biriktir öyle al. dandik, ikinci sınıf, kötü saati alma, bekle paranı biriktir öyle al... çünkü bu aletler artık günümüzde fonksiyonel değildir. eğer kolunda adeta bir takı, ziynet eşyası gibi taşıyacaksan bu saati ona değer bir şey al.

yine aynı mantıkla quartz (pilli) saatlerden uzak durun almayın! quartz saat almak saçmalıktır. otomatik saat almayacaksanız kol saati almayın. paranız cebinizde kalsın. ha amacınız başkadır, bir takım elbise tamamlamaktır bilmemne, aksesuardır... çok para vermeden idareten gözünüze güzel gelen bişey alın gitsin işte. quartz saat alacak arkadaşlar da bu yazımızın konusu değil...

gelelim paranızı biriktirdiniz, 3 haneli rakamlara ulaşabildiniz, mekanik bir saat alacaksınız ancak hangi saati tercih edeceğiniz konusuna;

* moda markalarından uzak durun, moda markaları (armani, versace, vs.) sattıkları leş gibi mekanizmalara fahiş fiyatlar koyarlar, üstelik ertesi sene bu fiyatlar dörtte birine düşer... evet bazı markalar örneğin eta mekanizmaları olan iyi saatleri satmaktalar ancak saat meraklısı bir çift gözün nazarında bir moda markası asla bir saat markasının yerini tutmaz. imaj için aldığınız bu oyuncaklarda moda markalarından uzak durun velhasıl...

* param az ama iyi ve evladiyelik bir saat istiyorum. ne almalıyım? kısa ve öz cevap "seiko" japon üretici en az isviçre saatleri kadar kaliteli, hassas ve dayanıklı saatleri dörtte bir fiyatına üretir. hatta seikolar isviçreli rakiplerinden daha yeteneklidir. saatten anlayan herkesin tartışmasız saygısını kazanmış bir markadan bahsediyoruz. bununla birlikte en önemli handikapı imajıdır. japon bir marka asla isviçreliler kadar karizmatik olamayacaktır. en önemli parametrelerden birisi yukarıda da dediğim gibi imajdır. evet bir saatin ortasında yazan küçücük markasına kamyonla para ödersiniz... salaklık mı salaklık.... sad but true!

* param var, güzel ve karizmatik bir saat istiyorum; otomatik mekanizmalı, "cosc" sertifikalı, ön tarafında "swiss made" ifadesi olan (bu swiss made mevzusu gerçekten çok önemli), tercihen kronograf, mutlaka safir camlı (çok çok zor çizilir), mümkünse eta 7* serisi ve üzeri mekanizmalı bir kol saati sizi kafanız rahat bir biçimde ömrünüzün sonuna kadar idare eder, toruna torbaya yadigar bırakılır. bu tip bir saatin en dip rakamının 1000 dolar bandından başladığını bilmeniz icap eder. esasında buradan sonrası teferruattır...

*çelik bilezikmiş, deri kordonmuş, yuvarlak kasaymış kare kasaymış, roma rakamları veya arabik rakamlar hepsi tercih hepsi zevk meselesi...

gelelim markalara;
düşük bütçe 250-500 $ (seiko, orient, swiss military... etc.)
orta seviye 1000-3000 $ (seiko, tissot, hamilton, longines, hanowa, frederique constant etc...)
üst orta seviye 5000-10000 $ (tag heuer, maurice lacroix, iwc, cartier, zenith etc.)
üst segment 10000 $ 20000$ (omega, rolex, breitling, hublot falan filan...)

bir çırpıda aklıma gelen bazı "bence" iyi saat markaları pateklere mateklere girmiyorum hacıt, patek alacak adamsan burada işin ne?

hea unutmadan, varsa konuşmaya değer güzel bir kol saatiniz, bir mesaj yeşili kadar yakınınızdayım... iki lakırdı ederiz :)

sevgiler, saygılar efeeeem

viski

poseidon
optimizasyon efendim; optimizasyon… insanlığın en büyük yeteneklerinden birisidir.

bütün içkilerin yeri ve ortamı başkadır. nasıl ki kısa aks aralıklı, küçük motorlu bir aile aracının yeri yarış pistleri değilse, veyahut pistteki formula aracı ile dağlarda tepelerde off road yapamıyorsak içkiler için de benzer bir durum söz konusudur. spor karşılaşmaları, bar sohbetleri gibi ortamlarda geniş bir zamanda serinletici birşeyler içip hafif rahatlamak ancak muhakeme kabiliyetinden geri kalmamak istiyorsak bira içeriz. ha keza uzun bir gecede dertleşmek, sırlarımızı dökmek istersek de bir yemek içkisi olan rakı iyi bir seçim olur. kamp ateşinin başında mesela kırmızı harika gider… bu gerçeklik başka bir yerde durmak koşulu ile öte yandan;

şurası açık ki alkol tadı leşşşşşş gibi olan bişeydir. insanlar bu mereti tadını sevdikleri için değil yaşattığı haz nedeni ile içmekteler. burada esas amaç şu, yüzünüzü ekşitmeden, ağzınızın tadını bozmadan birim zamanda en çok alkolü keyifle bünyeye almak. bütün içki kültürü bu mantık üzerine inşaa edilmiştir. farklı farklı içkilerin çıkış noktası, denenme sebebi hep budur. yoksa elimizde antik çağlardan beri bildiğimiz mis gibi biramız, ipek gibi şarabımız vardı. fermantasyon harika bir yöntemdi, neden alternatif aradık ki? çünkü insanlar birayı, şarabı içiyor, yeterince kafa olamadan ilk içtiklerinin etkisi azalıyordu… zırt pırt çişe gitmeye başlıyorlardı. amiyane tabirle küvetin gideri musluktan büyüktü yani.

neyse efendim, yukarıda bahsettiğim ihtiyaçtan ötürü harika bir yöntem daha bulduk distilasyon… artık %12'den daha yüksek alkollü içkileri üretebiliyorduk. votka, rakı gibi distile içkiler daha yüksek alkol içerirler. ancak bunların tümünü sek ve keyif alarak içebilmek için teneke gibi bir ağza ve damak tadına ihtiyacınız vardır. onun için karışımlar yapıyoruz ve bu içkilerin alkol oranlarını düşürüyoruz.

bu noktada absinth, tekila gibi shot içkileri bahis mevzusu değil. benim kendi adıma bana hitap eden içkiler değiller. bu içkiler ağzınıza gerçek anlamı ile sıçarlar, ve sizi çok çok hızlı bir sürede sarhoş ederler. ne demiştik? optimizasyon…

keyif aldığım bütün süreleri mümkün olduğunca uzatmayı düstur edindim kendime; hehehe; bu alkol işi de fena halde sekse benziyor. heyecanı devamlı yükseltebilecek, işi oynaşmadan öteye taşıyabilecek kadar hızlı; ama erkenden de boşalmayacak ve mümkün olduğu kadar sevişme süresini uzun tutabilecek kadar yavaş olmak gerekiyor. işte tam da bu noktada elimizde altın bir seçenek var.

yüzyılların kültürü, birikim ve deneyimi önümüze tek seçenek sunuyor. viski…

%40 alkolü ile, aromatik, hafif odunsu bir viskinin yaşatacağı hazzı başka hiçbir içkiden almak mümkün değil. bu kadar yüksek alkolü rahatsız olmadan sadece 2 buzla içebilmek bile tek başına muazzam bir olay.

viski optimizasyondur. şarap kadar yumuşak içimli , sek votka kadar sert… viski aston martin gibidir, rolls royce kadar asil ve lüks öte yandan bir ferrari kadar hızlı ve sportif... işte size optimizasyon!

şehzade mustafa

poseidon
en meshuru kanuni'nin ogludur...
mustafa neden çok önemliydi?

* fatih kadar zekiydi
* yavuz kadar cesur
* yıldırım kadar cengaverdi
* osmanbey ve orhanbey'den sonra annesi ve babası türkmen olan en fazla türk kanı taşıyan tek şehzadeydi
* kılıcını islam dünyası üzerine değil planlarını roma'yı fethetmek üzerine yapmıştı
* çok adil, çok iyi bir idareciydi, halkını hiçbir yerde mutsuz etmedi
* tüm ordunun kendisine çooook büyük bir desteği vardı
* yüzyıllarca göz ardı edilen ikinci sınıf insan kabul edilen türkmenlerin en büyük umuduydu...
* osmanlı tarihinde bir padişah fetih dalgası, ardından gelen padişah ise babasının fethettiği yerleri iskan ile geçmiştir. bu yüzyıllarca böyle olmuştur. yavuz'un fethettiği topraklarda sivilizasyonu çok iyi kuran süleyman'dan sonra mustafa'dan beklenen çoook büyük bir fetih dalgasıydı... mustafa doğduğu günden bu güne bu gaye ile yetiştirilmiştir.
* kendisi ile ilgili olarak tarihi kayıtlarda yabancı elçilerin ve ajanların dahi methiyeleri ve çoook büyük korkuları yer almaktadır. ölümünde bu ajanların da parmağı vardır...
* şehzadenin ölümü ile osmanlı derin devleti enderun (en derin * fitneci hürrem'e karşı kaybetmiştir. bu savaş en derun tarafından bir daha asla kazanılamadı.
* tüm türk dünyasını birleştirmeye onun kadar yakın bir başka şahıs daha gelmedi dünyaya
* dürüsttü, güvenilir sözünün eriydi... babasını devirebilecek onlarca fırsatı olmasına rağmen hiçbirine itibar etmedi...

muhtemelen tüm osmanlı tarihinin gördüğü en büyük hükümdar olabilecek potansiyeli vardı mustafa'nın... babası acımasızca katletti onu...

türkmenlerin de umudu kalmadı tabi, mustafa ölünce hürremin ispanyol bir ressam'dan olan çocuğu sarı selim geçti tahta... hanedanda bir daha asla türkmen kanı dolaşmadı....

sonrası malum... gelsin hakkı yenen türkmenlerin celali isyanları gitsin yeniçeri'nin istemezükü işte... osmanlı'nın çöküşü şehzadenin ölümü ile başlar...

ama tüm bunlara rağmen;

kritik bir noktayı göz ardı ediyoruz a dostlar. mustafa, fatih, yavuz, süleyman veyahut her kim hükümdar olursa olsun osmanlı’nın çöküşü durdurulamayacak, önüne geçilemeyecek bir olaydır.

ibn-i haldun’un meşhur lafıdır; “devletler de tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölür.” herhangi bir üretimi olmayan, ekonomisi yayılmacı ganimet ekonomisi üzerinden ilerleyen ve dönemin global ekonomik yapısına katkıda bulunmayan her türlü ekonomi ve devlet de ölmek zorundadır. örneğin, fatih istanbul’u fethetti, osmanlı’nın ise imparatorluk olduğu dönemde avrupa coğrafi keşifleri ve aydınlanmayı yaşıyordu. neden? neden coğrafi keşifleri yaptılar, türkler'in kontrolüne giren ipek yolu üzerinden ticaret yapmamak için, bizimle ticaret yapmamak için… rönesans’ın sebebi istanbul’dan kaçan alimlerdir… tarihlere bakın yıl yıl, biz en büyük dönemimizi yaşarken, her şey yolunda gibi görünürken, batı bir hareket bir devinim, bir silkinme içinde. avrupa’da aydınlanma 15. yüzyılda başlıyor… neden? fatih yüzünden…

zaman zaman biz türkler olarak hala problemin neden kaynaklandığını ve nerede olduğunu tam olarak çözemediğimizi düşünüyorum. yok osmanlı bilimde geride kaldı, yok arka arkaya kötü padişahlar geldi, öyle oldu böyle oldu… alakası yok azizim alakası yok! osmanlı’nın elinde döneminin en ileri imkanları vardı zaten, tüm ilmi gelişmeler yakinen takip ediliyordu, zaten böyle büyük bir devlet için aksi eşyanın tabiatına aykırıdır. sorun ekonomik konjonktürdedir. sorun herhangi bir şekilde ticari olmayan, nakde çevrilemeyen ve osmanlı’nın temellerini oturttuğu ganimete dayalı ekonomik yapıdadır. alimlerin de dediği gibi almadan vermek allah’a mahsustur.

öyle yada böyle çökecekti osmanlı; şehzade mustafa’nın tahta geçmesi bu süreci çok çok 50 yıl geciktirebilirdi. viyana’dan değil de belki de roma’dan geriye doğru püskürtülürdük.

ne değişirdi sizce bunu soruyorum?

ryu

poseidon
meşhur street fighter karakteri; ryu ken ile birlikte gouken in öğrencisidir. dolayısı ile de dövüş stili olarak ken ile büyük benzerlikler gösterirler. ancak ryu, ken den çok daha büyük bir dövüşçüdür. hocası gouken in, kardeşi ve öğrencisi olan gouki (sonraları ruhuna dark hadou'nun etkisi sonucu, akuma olarak anılacaktır.) tarafından, shun gouku satsu tekniği ile öldürülmesinden önce (bu hareket düşmanın ruhunu cehenneme göndermeye dayalı bir harekettir ve binlerce yıldır yasaklanmıştır. olaydan sonra gouki dark hadouda ilerleme yoluna gidecek ve adı akuma olarak anılacaktır) ryu, hocasının icazeti ile street fighter circuite katılır ve dönemin şampiyonu, en büyük dövüşçüsü sagat ı yener (bu karşılaşmanın ardından sagat ın göğsünde kocaman bir yara izi kalır). hocası gouken in akuma tarafından öldürülmesinden sonra inzivaya çekilip ve gerçek gücü, dövüş sanatlarında ulaşabileceği son noktayı aramaya başlamışken dark hadou nun etkisini de üzerinde daha yoğun hissetmeye başlar. sagat ın göğsündeki iz de buna benzer bir gelgit esnasında oluşmuştur (bkz: evil ryu) . ryu nun güçleri dark hadou ile birleşince ortaya kontrol edilmesi imkansız korkunç bir savaşçı çıkmaktadır. öyleki ryu bu haliyle akuma dan sonra dünyadaki en güçlü dövüşçü haline gelmektedir.

ken ile hareketlerinin arasındaki farka gelicek olursak, ken kendisini bir yakın dövüş tekniği olan shoryuken üzerine geliştirmiş iken (ken bu hareketi yaparak ekranı çaprazlamasına kat edebilmektedir), ryu bir uzak dövüş tekniği olan hadouken üzerinde uzmanlaşmıştır. hatta ryu bu konuda akuma dan bile ustadır. ken ryu dan göreceli olarak biraz daha hızlı olmasına rağmen eğer usta bir oyuncu iseniz ryu ile yenemeyeceğiniz kimse (akuma hariç) yoktur. çünkü ryu tüm hareketlerde rakibinden ken e kıyasla çok daha fazla enerji götürmektedir. akuma ise bu iki karakterin yaptığı bütün hareketleri en iyi şekilde yapabilmesinin yanında, en hızlıları ve yukarıdan hadouken atabilmesi, teleport olabilmesi, zıplayarak ekranı çaprazlamasına kat eden uçan tekme atabilmesi, hadi her şeyi geçtim yalnızca shun gouku satsu hareketini yapabilmesi ile dahi ikisininde kolunu bacanı kırar ve eline verir.

sistine şapeli

poseidon
michelangelo buonarroti'nin sistine şapeli'nin tavanına çizdiği adem'in yaratılışı freskinde adem'in elini uzattığı tanrıyı gösteren kısmın insan beyninin anatomisine birebir benzemektedir... sanat tarihçilerine göre, michelangelo buonarroti tanrı kavramının insan beyninin bir ürünü olduğunu ve insanın tanrıyla kurduğu ilişkinin aslında kendi beyniyle kurduğu bir ilişki olduğunu ifade etmektedir. yani eser aslında adem'in değil tanrı'nın yaratılışıdır. üstelik adam bu motifi dünyanın en karanlık döneminde kilisenin kalbine kazımıştır.

ayrıca michelangelo buonarroti'nin daha 16. yüzyılın başlarında insan beynini oldukça güzel bir şekilde inceleyip doğru bir şekilde yansıtabilmesi de yaptığı sanatın yanında olağanüstü bir nitelik taşımaktadır...

yaaa adam boşuna michelangelo olmuyor...bakın davut heykeli'ne falan girmedik daha

mavi kan

poseidon
ortaçağ dünyasında tarlada, ocakta, bağda bahçede çalışan insanların vücutlarının açıkta kalan bölgeleri güneş etkisi ile doğal olarak bronzlaşmaktaydı. tabii ki bronzluk şimdiki zamanlarda olduğu gibi sağlıklı bir ten göstergesi olarak görülmez, pek makbul birşey değildi. o kişinin çalışmak zorunda kalan, alt tabakaya ait birisi olduğunu gösterirdi.

oysa buna karşın soylular, özellikle kuzey soyluları bembeyaz tene sahiplerdi. sokakta çalışmak zorunda kalmayan, saraylarda yaşayan, güneşlikleri ile, tahterevanları ile gezen soylular asla bronzlaşmaz, bunun için özellikle çaba sarfederlerdi.

zaman içerisinde zengin olan ancak bu zenginliği aileden gelmeyen, ticaret ile kazanan bir zümre türedi. hatta bu zümre, tıpkı şimdi kendini daha zengin göstermek için ihtiyacı olmadığı halde binlerce liralık telefonlar alan salaklar gibi, kendilerini doğal olmayan beyazlatma yöntemlerine gittiler (fondotenler gibi)

gerçek asilzadeler ise fondoten gibi materyaller kullanmazlardı ki, soylu oldukları belli olsun (aslında bu asilzadelerin ingiltere hanedanı dahil olmak üzere hepsi almandır da, o konu çok uzun... girmeyeyim)

neyse efendim. el özet. bu doğal sarışınlar çakma sarışınlar gibi değildi, tenleri özel çabaları sonucunda o kadar açıktı ki, zaman zaman bazılarının teninin üzerinden damarları görünürdü. tıpkı kadınların varisleri gibi olan bu görüntü, bir takım colorizasyon nedenlerinden ötürü mavi görünürdü. işte bu kişilere mavi kan dendi.

bu soylular avrupada hep, mutlaka her daim birbirleri ile evlendiler. o avrupa masallarında görünen prens komşu çiftliğin seyisi değil yani.

bugün avrupa'daki bir şerit halinde bayraklarda görülen ama altta ama üstteki mavi rengin de atıfta bulunduğu şey budur. fransız ihtilali sonrası yeniden birlik olan ülkede kırmızı renk emekçileri, beyaz fondotenli burjuvaları, mavi ise asilzadeleri simgeler ve ülkenin ihtilal sonrası birleştiğine gönderme vardır.

dolores o'riordan

poseidon
büyük, çok büyük hayranı olduğum ses sanatçısıydı... 2010'daki konserlerinde çok önemli bir işim dolayısı ile şehir dışındaydım, gidemedim... çok üzüldüm içimde ukte kalmıştı; konser bekliyordum güya, hatta fırsat olursa yakın ülkedekilere dahi gidesim vardı... velhasıl, yakına geldiğinde ya para olmadı, ya zaman... para ve zamanı denk getirince de dolores gitti;

yeni albüm bekliyordum, plaklarını arıyordum harıl harıl türkiye'de... çok zor bulunuyorlar biliyor musunuz? şimdi vahşi kapitalist düzen koli koli binlerce gönderir buraya bizler için, vicdanın varsa, varsın gitsin elin alsın artık o plakları, ne acı!

plak demişken, bir iki cd'si çok kullanmaktan aşındı, onları da değişmek gerekecek en iyisi jelatinlerini açmayayım. hep yeni kalsınlar istiyorum, eskimesinler...

ben hiçbir ses sanatçısının ölmesine bu kadar üzülmemiştim sözlük. kimisi sanıyordur sadece dolores'e üzüldüm... esas kendime çok üzüldüm, yavaş yavaş giden gençliğime üzüldüm, anılarıma üzüldüm, içimde kalan uktelerime üzüldüm...

ölüm geldiği zaman laaaaak! diye hiç sormadan geliyor. hiç görmediğin sadece sesini çok sevdiğin birinin ölümü dahi bu kadar üzebiliyor, bu kadar ukte bırakabiliyorsa insanın içinde, bilemiyorum... allah büyük acı göstermesin. annenizi babanızı kardeşlerinizi üzmeyin, onlarla işlerinizi sohbetlerinizi ertelemeyin e mi?

çok üzgünüm... lan ben 36 yaşındayım... ilk defa kendimi büyümüş gibi hissettim :(

duş jeli vs sabun

poseidon
duş jelleri, şampuanlar, kremler zart zurt... yüksek oranda kimyasal içerirler. o burnunuza güzel gelen meyve kokuları falan da işte bu kanserojen kimyasallar ile üretilmiş yapay kokulardır. genellikle yaptıkları şey cildinizdeki ölü derileri (evet vücut kiri dediğiniz şey aslında büyük oranda budur) kimyasal olarak çözerek yumuşamalarını sağlamaktır. bu sebepten ötürü banyo esnasında bol bol keselenmenize ve durulanmanıza rağmen bazen cildinizde kayganlık ve tam temizlenmemişlik hissedersiniz. ve evet kimyasal olarak organik çözücü olduklarından sebep çoğunlukla kanserojenlerdir.

ananevi sabunlar misal zeytinyağı sabunları... peki bu amcalar ne yapar? bu amcalar çözücü değillerdir. cildinizin dokusu ile elektro-kimyasal olarak yapışırlar. herhangi bir organik dokuyu eritmez, çözmezler. içerisinde kimyasallar olmadığı için kozmetikler kadar güzel kokmazlar. ancak cildiniz tarafından tahliye edilmiş organik çöplerinize (ölü derilerinize) sıkı sıkıya yapıştıkları için mükemmel bir temizlik sağlarlar. bunları kullandıktan sonra asla kayganlık hissi, yumusak ve kaygan bir tabaka falan hissetmezsiniz. hissettiğiniz şey tam bir temizlik, nefes alan, diri ve canlı bir deridir. ayrıca sizi kanser yapmazlar...

benden söylemesi, bu da buralarda dursun :d

metin feyzioğlu

oblomov
hukuk ve adalet gömleği altında kendini siyaset sahnesine hazırlayan "cengaver". hukukçu kimliğini karkaterinde değil yalnızca cüzdanında ve diplomasında taşıyor. "adalet" denen kavramla yıllarca haşır neşir olmasına rağmen gram bir şey anlamamış.

uzak mesafe ilişkisi

ontolojik sancilarimin merhemi
şehvetten uzak saf bir aşkla karşındakine bağlanmak. onun dış görünüşünden tamamen bağımsız sendeki aşk da güzel lakin yorucu. sürekli konuşmak yorucu. konuşmak, ilişkide ispat gibi sürekli ispat şart sanki. uzak ilişkinin kaderi bu. ne yapılırsa yapılsın göz göze gelmeden olmuyor ki. susmamak zorunda olmak bu tür ilişkiyi zorluyor. ya gerçi reelde de saygı ve dürüstlük, sevgi ile beraber basitçe yürümüyor. bu çok can sıkıcı. dürüstlük can yakacak şekilde saygısızca kullanılabiliyor. ya da tamamen saygısızca. tutku geliyor saygıyı bir kenara fırlatıyor falan filan. ne biliyim ilişki söz konusu olunca temelinde alışveriş yatan bir şey her haliyle karışık olmaya pek müsait. anlamak namümkün.

bu dünya yalan değildir

siz hepiniz ben tek
Tabi ki boş değildir.
-Dünya bir kitaptır, bir eser. O eserin bir sahibi vardır. O kitaptan öğreniriz her şeyi, o kitaptan sorulur bize sorular.
- Dünya bir tarladır, mahsul ekilen bir tarla, ne ekersen onu biçersin hayatta.
- Dünya fanidir, geçici bir mekandır bizim için. Bakmışsın birden terk etmişiz o yalan değil dediğimiz mekanı aniden yalan olmuş her şey.
- Dünya bir uykudur, bir rüya gibi geçer gider.
“Biz göğü, yeri ve aralarında olan varlıkları oyuncak olsun diye yaratmadık.”(Enbiya, 21/16)
Ey insanlar! Haberiniz olsun ki, Allah'ın vaadi muhakkak haktır. Sakın bu dünya hayatı sizi aldatmasın, sakın o aldatıcı şeytan sizi, Allah hakkında da aldatmasın. (FATIR/5)

sms

ponjigsaw
Yazmak istediklerimizi tek mesaja sığdırıp ikinci mesaja taşmamak için tüm sesli harfleri de kelime arası boşlukları da az yemedik. Şu an böyle geniş geniş yazıyorsak hep o günlerin hıncından, başka bir şeyden değil.

zengin itiraf

john overmars
Bazen sözlüğe giriyorum ama niye girdiğimi bilmiyorum.öyle birileriyle de kaynatmıyorum ya da hali hazırda bir şey de yazmıyorum.bazı girileri okuyorum.sonra öyle kalıyorum.iyice mala bağladım sanırım.sanki diyetteyken buz dolabını açıp içine anlamsızca bakmak gibi yaptığım.

sevgilinin karşı cinsten yakın arkadaşı

monster degree
Bana modernlikte o kadar da çağ atlayamadığımı hatırlatan arkadaştır.

Her duruşun bir geçmişi, yaşanmışlıkları var elbette. Yoksa ben de kektim eskiden. Toplanın anlatıyorum.

Eski erkek arkadaşımın çok yakın bir kadın arkadaşı vardı. Evine girip çıkardı, sürekli görüşür buluşurlardı. 'Arkadaş' olmasından dolayı bu aşırı yakın ilişkilerine ambargo koymayı da kendimde hak görmemiştim o dönemler. Ayrı şehirlerde yaşıyorduk, benim yaşadığım yere gelmek için işlerinden bir türlü zaman bulamadığı için sık sık görüşemiyorduk. Gel zaman git zaman biz ayrıldık. Aradan sadece iki hafta geçtikten sonra sanal mecralardan birinde o ikisinin italya'da çekilmiş fotoğraflarını gördüm. El elelerdi ve fotoğraf açıklamasında 'sonunda doğru aşkı buldukları' yazıyordu. O gün bugündür benim hayatıma giren bir erkeğin yakın bir kadın arkadaşının olmasına imkân yok. Despotluksa despotluk, kendimi korumak için yapamayacağım şey yok. Olamaz işte.

Elbette geçmişe zincirlenmiş olarak yaşanmaz ama kimse benden böyle travmatik bir olay yaşadıktan ve mükemmele yakın olduğunu düşündüğüm bir erkekten böyle bir puştluk gördükten sonra bunu yaşanmamış kabul edip bunun tekrarlanmayacağını varsaymamı bekleyemez.

sevgilinin karşı cinsten yakın arkadaşı

nyks
bakın sadece arkadaş da değil yakın arkadaş, bu imkansız bir şey. ben artık bir kızla bir erkeğin yakın arkadaş olabileceğine inananlardan değilim, muhakkak bir taraf bu durumu aşmak istiyor bir süre sonra. yani dış görünüş falan muhakkak bir çekim oluyor arada, bu sevgilinin bu arkadaşına çoğunlukla tahammül sıfırdır.

pendik

mia
istanbul anadolu yakası'nın çıkışına doğru bulunan ücra ilçe.



bir zamanlar bulgar ve boşnak göçmenlerinin yerleştiği yer iken, şimdilerde anadolu'nun bağrından kopmuş gelmiş kim/ne varsa buraya yerleşiyor. gerçekten de eskiden kalma çarşısı ve sahili olmasaydı herhangi bir değeri olmazdı zira ilçenin şu anki yönetimini işbu göçlerin sayesinde üstlenen akp, kuzeye doğru imar açmak, yol ve metro yapmak dışında bir şey yapmıyor. yazık ediyorlar güzelim pendik'ime...

edit: ayrıca tren garı ve çevresi sürekli lağım kokmaktadır. (bkz: çarpık kentleşme)

insan kusurlu yaratılmıştır

belgarion
evet insan kusurlu yaratılmıştır. bu da kusursuz bir yaratılıştır.

örneğin insan gözü bir kartal kadar kusursuz değildir. ama eğer bir kartal kadar kusursuz görseydik insan olarak hayatımıza devam edemezdik.

ya da tüm sesleri duyan bir kulağa sahip olsaydık hayat bizim için çekilmez olurdu.

objektif bakmak

fiorabella
her insanın başarılı olamadığı durumdur. en çok körü körüne, dünyaya at gözlüğünden bakanlara lazımdır. bir fikri, ideolojiyi, disiplini, olguyu savunurken salt kendi anladıklarını düşünce diye dayatmak bunu yaparken uslubu dahi koruyamak en çok savunulan düşünceye zarar verir.

kardeşlik

moviebird
Kardeşlik her zaman kan bağıyla olmaz, çünkü kardeşlik emek ve sevgi ister. Sabırlı olup onu anlamaya çalışmak ve özveri göstermek çok önemlidir. Onun dertleri sizin dertleriniz olur, sizin dertleriniz de onun... Yürekten sevmek ve sorumluluk sahibi olmak için kendinizi ona açmalısınız, beraber gülüp beraber ağlamalısınız.
Kan bağı sadece fizikseldir, manevi kardeş her daim daha iyidir çünkü daha çok üzerinize titrer. Sizi koruyup kollar. Bu duyguyu herkes yaşamalı, hiç bir tek çocuk yalnız kalmamalı, eğer inanırsak o bize bir şekilde gelir zaten.
İnanın ve bırakın.

ilgi manyağı

ontolojik sancilarimin merhemi
Allahını seven üstüne erkek atsın ay pardon ilgi atsın, it'leşmiş egosu tavan yapsın kişisi. X sözlüğün birinde bir kadın yazar vardı. Sözlüğün diğer kadın yazarlarına savaş açmıştı. Sadece erkek yazarları okuyup/favoriliyor, arka planda erkek yazarlarla girdiği sohbetlerde kadın yazarların dedikodusunu yapıyor, aşağılıyor vs. En güzel o olsun, en iyi entryi o yazsın, en çok takipçi onun olsun, en yüksek puanlı tek kadın o olsun.. ah! düşündüm de düdüklü tencerem bile kendisi hakkında daha çok konuşulmayı hak ediyor.

ilgi manyağı

fiorabella
sanal mecralarda ve sosyal ağlarda çok gürülendir. ya bir görüşle, ya marjinal duruşla vs vs zilyon tane şekli vardır. hayatları like butonuna bağlıdır. hastaneden resim atanı, ped alıp paketini paylaşanı, dudak büzüp ördek ağız pozvereni say say bitmez. dünya sağlık örgütünün geçen günlerde yaptığı bir açıklamayı okudum. dünya genelinde internet kullanıcılarından deneklerle yaptıkları araştırmalar sonucu oyun ve like bağımlılığının ruhsal bozukluk olarak görülmesine karar vermişler. oyunlarda level atlayamayan, like ve takipci sayısı azalan, youtube kanallarında abonesi az olanlar gibi kullanıcıların intihar ettikleri ve intihara meyilli oldukları gözlemlenmiş.
sanal like butonlarının bir getirisi yok. dislike butonlarının bir götürüsü omadığı gibi. ilgiyi sanaldan beklemek yerine beyin nöronlarına snaps yapmanın bir yolunu bulsalar çok daha mutlu olurlar.

kutadgu bilig

feminen
tutarsız ve yetersiz yazar!

7.sınıf ortaokul öğrencilerimin daha güzel türkçe konuşup yazabildiğini düşünürsem, bence fazlasıyla yetersiz bir yazar! ben anlamıyorum arkadaş, iki gündür buradayım, lan entry yazıp çıkıyorum, nick altıma yazan mı dersin, seri eksi deneyi yapan mı dersin, attığı 10 iq'luk mesajı yan çizip onu test ettim diyen mi dersin, tuvaletten bildiren mi dersin!

bunlar hep yazar azlığından, salça olacak insan arıyorsunuz! oğlum, gündemi ilgilendiren açmış olduğum iki başlığa yazmayan insanlar gelip de burada düşsel öge kasıyor? sikinize verdiğiniz değeri gündeme verseydiniz, zaten böyle başlıklar açılmazdı!

starbucks

blackandwhitememories
Bir kere bile girmeyerek mağara adamlığı pozisyonumu koruyorum. Bunu da böyle sanal ortamlarda söylüyorum hani, sanki dışarıda söylesem taşlanacakmışım gibi hissediyorum. Starbucks'ta kahve içmeye davet edecek yazarlar aranıyor.

internet denen zehir evlerimize kadar girdi

sos
bir katıldığım bir katılmadığım önerme. (bkz:bilemiyorum altan bilemiyorum)

internet artık elektrik gibi bir şey. şu devirde elektriksiz kalmak nasıl bir duygu ise internetsiz kalmak öyle bir duygu. çünkü internet hayatımızın bir parçası haline geldi. akıllı telefonlar elimiz ayağımız gibi... adeta sanal bir uzvumuz oldular.

cumhurbaşkanı neden böyle bir açıklama yapmıştır? çok açık. insanlar yandaş kanalların katiyen yayınlamayacağı haberleri, bilgileri, görselleri, görüntüleri kolayca görebiliyor. internet sadece haberden ibaret değil tabii ama cumhurbaşkanı'nın tek derdi bu alandır diye düşünüyorum.

bence internet ne zaman çocukların etkilenmeyeceği veya etkilenme durumunun en aza indirgendiği bir ortam oldu işte o zaman zehir olmaktan kurtulur.

amazon nehri

singur
Dünyadaki tüm nehirlerin taşıdığı su miktarının yaklaşık % 20 sini tek başına taşıyan, uzunluk olarak ise nil nehrinden sonra gelen nehir. Debisi saniye de 180.000 m³ yani bizim Kızılırmak nehrinin 1000 katı. Güney Amerika da peru' nun and dağlarında doğar ve atlas okyanusuna dökülür.