confessions

number eleven

1. nesil Yazar - Enerjik

  1. toplam entry 574
  2. takipçi 16
  3. puan 7280

az konuşan kadın

number eleven
Kadınını erkeğini bilmem ama, geçenlerde okuduğum bir yerde (o kadar şey okuyorum ki, neyi nerede okudum, kimin kaleminden çıkmıştı hatırlamakta zorluk oluyor) şu yazıyordu:

"Anlatacaklarımı tanıyorum da, sizin söylediklerinize yabancıyım"

Belki de böyle düşündüğü için az konuşup susmayı tercih ediyordur. Ki bugün bakınca o kadar çok gürültü ve kakafoni var ki, susmak lüks adeta. Kimin dediğini hatırladığım bir başka söz ise şu:

"Bunca boş konuşan insan arasında dilsiz olmak engel değil, devrimdir" (özdemir Asaf)

osmanlı dönemi işkenceleri

number eleven
okurken tüyleri diken diken işkence türleridir. mesela:

- saçları kazıdıktan sonra, suçlunun başına ateşte kızdırılan tas geçirmek
- sırt ve göğüs derilerini yüzmek
- kemikleri ve eklemleri çekiçle kırmak
- bedeni burgularla oymak
- cımbızla sinir çekmek (bu da neyin nesi amq !)
- önce kaynar, sonra da soğuk suya sokmak
- tel kese ile keselemek
- tırnak ve diş sökmek
- sırt ve göğüs derisi ile yüzüldükten sonra kazığa oturtup ölene dek o halde bekletilmek
- yüzükoyun çarmığa gerip, kaba et ve omuzlara bıçakla delik açıp o deliklere mum yerleştirerek ibret olsun diye deveyle gezdirmek
- çengele vurmak. bu da şu şekilde:

kalın kalaslardan yapılmış kuleye benzer bir düzeneğin üstünde kasap çengelleri gibi çengeller olur. suçlu çırılçıplak soyulur ve makaralı düzenekle kaldırılıp çengelin üstüne atılır. eğer hayati organlara denk gelirse anında ölür, fakat aksi halde sürüne sürüne günler sonra ölür.

- bir kez uygulanan başka yöntemde de suçlunun eklemleri çekiçle kırılıp adamı paçavraya sararak havan topunun namlusuna sokarlar ve topu ateşleyip adamı havaya uçururlar.

radyo dinlemek

number eleven
bir zamanlar ne kadar da lüks olan eylem. iyi hatırlıyorum (unutmak zaten ne mümkün) 90'larda bir walkman'im vardı (elimden onlarcası geldi geçti ya gerçi) ve gece uyumadan evvel dinlemek ne kadar da müthiş bir haz verirdi. tabi şimdiki gibi bir tuşa basıp istediğin şarkıyı açma şansın yok, radyocunun insafına kalmışsın ve eğer olur da sevdiğin bir şarkı çıkarsa aman allah'ım o mutluluğun tarifi yok. şimdi ise durum malum, seçenekler artıp her şey kolaylaşsa da, samimiyet kayboldu.

yeni türkü'nün tam da dediği gibi;

"biz büyüdük ve kirlendi dünya..."

üç kağıtçı

number eleven
1981 yapımı kemal sunal filmi. arif efendi karakterinden çocukken acayip tırsardım. kendisi tokatçı filminde trende kemal sunal'ı çarpan ekibin başındaki kişi olmakla beraber yeşilçam'ın makyörlerindendir. mesela sadri alışık'ın ali baba ve kırk haramiler'deki makyajını o yapmıştır.

lakin ben bu filme dair ekşi sözlük'te çok güzel bir yazı okudum. olduğu gibi paylaşıyorum. yazı "lesley mateas" adlı yazara ait. buyrun:

"öyle zannediyorum ki bu film alt metninde atatürk dönemi işleniyor:

dikkat edin kemal sunal hoparlörlerden öleceğini söylerken ne diyor:

“beni hatırlayınız.”

yani atatürk'ün nutuk'ta söylemeyi düşündüğü, ancak daha sonradan vazgeçtiği cümle. (kafamda şimşek buradan çaktı zaten)

şimdi filmi geri saralım. film baştan bu yana neyi anlatıyor:

zekâsını kullanan kahramanın, menfaatlerine çomak soktuğu halk düşmanlarına ve inanç istismarcılarına karşı mücadelesini…

halkın arasından çıkıp halkın kaderini değiştiren bir lider haline gelmesini…

filmin başkarakteri rıfkı, avrupa görmüş, babasını kaybetmiş (yetim) ve film boyunca yalnız birisi. tıpkı atatürk gibi…

halk tarafından çok seviliyor, düşmanları tarafından her vesileyle alt edilmeye çalışılıyor. ancak her seferinde düşmanlarının oyununu bozuyor.

filmin sonunda rüyasında kendisinin öleceği bildiriliyor. bütün düşmanları, eski düzeni geri getirebilecekleri umuduyla seviniyor.

ancak gelin görün ki, filmin kahramanı ölmüyor! sanırım burada anlatılmak istenen kahramanın tıpkı yüce atatürk gibi ölümsüz olması; fikirlerinin daima yaşayacak olması."

her kimsen, kalemine sağlık dostum...

vizigotlar

number eleven
Bunlardan bir de ostrogotlar vardır ama birbirleriyle olan ilişkilerini bilmiyorum. Tarih derslerinde bahsedilirken ostrogotlar ve Vizigotlar şeklindeki bir tamlamayla aklımda kalan iki uygarlıktan biri.

kemal sunal

number eleven
Ne kadar sevdiğimi tarif edemeyeceğim güzel insan. Allah mekanını cennet etsin.

"Yerdeki beş kuruşu aldım diye bana güldüler. Oysa bilmiyorlardı ki, üstünde atamın resmi vardı."

-kemal sunal-

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

number eleven
Bir toplumun gelişmişlik derecesini gösteren bazı şeyler vardır malum. Okuma yazma oranı, eğitim durumu, televizyonlarda yayınlanan programlar vs gibi. Bunlardan biri de kitapçılardadaki çok satanlar kısmındaki kitaplardır. Az evvel d&r'dan çıktım ve çok satanlarda paso kişisel gelişim zırvalıkları vardı. Bunların dışında ise Allah'tan İlber ortaylı'nın "atatürk" kitabı da vardı aralarında da biraz olsun teselli buldum. Yazık... Hem verilen paraya, hem de onları alıp okuyanlara cidden yazık.

birine neden oruç tutmadığını sormak

number eleven
Yüce allah bile insanları ölmeden evvel yargılamadığına ve tövbe ederse affederim diye tövbe kapısını açık bıraktığına göre, insanlar birbirlerini nasıl yargılar anlayamıyorum. Din, allah ile kul arasındaki özel bir konudur ve kimseyi ilgilendirmez. Kafirun suresi 6. Ayet "senin dinin sana, benim dinim bana" der. Hatırlamak lazım...

ramazan davulcusu

number eleven
Kafirun suresi 6. Ayet "sizin dininiz size, benim dinim bana" der. Bu memlekette kilise de var ve nasıl ki kilisede çan çaldığında insanlar o çana tepki gösterip susturmaya çalışmıyorsa, hoşgörülü yaklaşıyorsa, oruç tutan veya tutmayan her insan da ramazan davulcusuna karşı hoşgörülü davranmalı.

Tanım: sadece sahura kaldıran değil, aynı zamanda kültürle de ilgilidir. Susmaması DİLEKLERİMLE...

güne bir şiir bırak

number eleven
O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar
bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir,
büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unutulurdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı
belki de,
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece
sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır
yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipekten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir
ayrılık gizlendiğine
belki de, kartvizitinde "onca ayrılığın birinci
dereceden failidir"
denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle
avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini
tutmak isterse...

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu, kim
uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık
etmiş olmasalardı eğer...

Can yücel

kaygısızlar

number eleven
Jenerik



90'lara ait en güzel şeylerden. Üç karısı ve 36 çocuğu olan memnun kaygısız, tası tarağı toplayıp köyünden İstanbul'a göç eder. İstanbul'da tanıdık olarak sadece asker arkadaşı berber İsmail vardır ve memnun kaygısız ile ailesi, İsmail ile karısı zeynep'in başına bela olur.

Konu kabaca böyle. Ama elbette diziden akılda kalan onca şey var. Mesela Kültigin ve adamları alper ile kürşat, kültigin'in kardeşi burcu, memnun'un burcu'yla aynı yerde çalışan ve ona aşık olan oğlu eleman, eleman'ın ikidir "ben Amerika'dayken" diyen patronu, ismail'in ev sahibi hacı gaffur, memnun üç karısı; Sabriye, terbiye, kafiye. Sabriye'nin kaportacıda çalışması ve patronu yılmaz usta (yılmaz köksal) ve daha onca şey...
0 /