confessions

number eleven

1. nesil Yazar - Harika

  1. toplam entry 452
  2. takipçi 14
  3. puan 5743

zengin sözlük

number eleven
Yazar alımının durdurulması bana sorarsanız gayet isabetli olmuştur. Toplam yazar sayısını bilmiyorum ancak bunun hiç önemi yok. Zira, şu an sol frame gayet kaliteli durumda ve dolayısıyla mevcut yazar kalitesinin iyi durumda olduğu net olarak belli. Dolayısıyla eğer yazar sayısı azsa bile bazen az çoktan fazladır. Yeter ki mevcut yazarlar kaliteyi hiç bozmasın.

Diğer bir husus ise ekonomik bir terim olan "pareto ilkesi"dir. Diğer bir adı "80/20 ilkesi olan" bu ilke İtalyan ekonomist vilfredo pareto tarafından bulunmuştur. Pareto, ülkesi italya'da toplam paranın yüzde sekseninin, nüfusun yüzde yirmisinde bukubdugunu keşfetmiştir ve bu ilkeyi ortaya atmıştır. Bu ilke hemen her alanda kullanılabilir ve faydalanılabilir. Örneğin, bir işletmeye gelen paranın yüzde sekseni, müşterinin yüzde yirmisinden geliyorsa, yapılması gereken şey bu yüzde yirmilik dilimi tespit edip kaybetmemektir. Haliyle aynısı sözlükte de uygulanabilir ve dediğim gibi, mevcut yazarlar zaten sol frame'yi kaliteli başlıklarla doldurduğu için, yeni yazar alımına şu an için gerek yok. Mevcut durum aynı şekilde sürdürülürse hiçbir sorun olmayacaktır. Tekrar yeni yazar alınacağı zaman da, diğer sözlüklerde olduğu gibi ipini koparanın yazar yapılmasındansa, seçici davranarak yazar almak daha doğru olacaktır.

Sözlüğün geleceği gayet açık görülüyor bana göre. Ki hak ediyor da...

anın görüntüsü

number eleven
izleyenler bilirler. The Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli) bira sahnesi...

andy dufrasne, arkadaşları kendisini büyük bir riske atarak onlara ısmarladığı biraları içerken, yüzündeki o tebessümle onları izliyor ve morgan freeman'ın oynadığı red karakteri de o sahneyi şu sözlerle anlatıyor:

"en büyük işkenceci neredeyse bağışlayıcı gibiydi. tepemizde güneş varken biralarımızı içip özgür insanlar gibi hissettik kendimizi. sanki kendi evimizin çatısını tamir ediyor gibiydik. andy molayı yüzünde garip bir tebessümle geçiriyordu. bizi içerken izliyordu. sanki bütün evrenin sahibi gibiydik."

zengin sözlük

number eleven
"Bilgi en büyük zenginliktir" sloganı doğrultusunda koşar adım ilerlemesini ve bilgi okyanusunun derinliklerine dalmasını dilediğim sözlük. Ben de bu süreçte elimden geleni yapıp katkı sağlamaya çalışmaktan memnuniyet duyacağım.

Hayırlı olsun.

evlilik

number eleven
can dündar'a ait olduğu yazan ama daha sonra onun olmadığı söylenen bir yazı ile karşılaştım. Kime ait olduğunu bilmediğim için kaynak veremiyorum.

"evlilik, inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için. 17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum aynı zamanda da. evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belki de kuruma inanmamaktan geçiyor.

evliliği toplumun dayattığı şekilde yaşamamak. nedir bu dayatmalar? erkeğin muhakkak kadından yaşça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine ya da en azından eşit olması bunların sadece ikisi.

olmaz, yürümez diyor toplum. erkek yaşça büyük olmalı ki, kadına 'hot' dediğinde oturmalı kadın. ya da yumusatıyorlar;

-efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum felan) küçük olmalıymış yaşı.

eğitimde de böyle. kadının çok okumuşu bilmiş olurmuş, evde kalmakmış layıkı.

eşim benden 2 yaş büyük; ne 'hot' dememe gerek kaldı 17 senede, ne de benden önce çöktü.

yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti,

'ooo can bey kapmışsınız çıtırı' esprilerine muhattap dahi oldum.

eşim 3 üniversite bitirdi; ben bi taneyi 9 senede bitirdim.

ne o bana bilmişlik taslağldı, ne ben ona ezik baktım. kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır der halil cibran. bunu unutmadık biz. ben konuşurken o dinledi, ben dinlerken o konuştu 17 sene. o öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o 'haklısın bitanem' dedik, öfke bitip fırtına durulduğunda 'ama bi de böyle düşün' de dedik fikrimizi savunurken. farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi, aynı amaç için savaşan neferlerdik bu hayatta.

asla bilmedik ne kadar para kazandığımızı, ortak cüzdanımızdan gerektiği kadar aldık. ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon, kim bu saatte arayan karşı cins diye sorgulamadik da ama. sevginin en büyük dostuydu bizim için 'güven' ve güvenin ardına saklanmış bir 'saygı' vardi daima.
ne kavgalar, ne badireler atlattık 17 senede. eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yaşayacaktık.

bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın dışında yattım bi gece, misafir odasında. gece yarisi kapı açıldı, eşim;

-'ne yapıyorsun burda?' diye sordu kapının eşiğinden.

'uyuyorum' dedim buz gibi bi sesle.

gitti, gelmesi 1 dakikasını almıştı elinde yastikla. 'kay yana' dedi daracık yatakta.

'ne yapıyorsun?' dediğimde 'benim yerim senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim' dedi.

anladım ki o gece, en uzun kavgamız yat saatine kadar sürecek. ve bence dogrusu da bu. özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız hariç. kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadık birbirimize.

toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de 41'inci çift olacaktık o listede. ama oyunun kurallarını biz koyduk. ne de olsa bizim oyunumuzdu oynanan.

evlilik; hesapsız içine dalınması gereken bir oyun bence. topluma kulaklarını tıkayarak hem de ne benim, ne de bizim sözlerimizle. sadece gönlünüzden geçtiğince.

dediği gibi ataol behramoglu'nun;

'yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene
karışırcasına. çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana."

sokak hayvanlarını beslemek

number eleven
Nereden nereye... bir zamanlar ne kadar ince düşünülüyormuş bu konuda. Bir de şimdiki vicdan yoksunu tipleri düşünün. Kediye eziyet, köpeğe tecavüz, bilmem hangi hayvana işkence ve daha onca vicdansızlık. İnsan olarak doğmak, insan olmaya yetmiyor malesef ve insan olmak çaba isteyen bir şey.

bud spencer

number eleven
Olağanüstü sayıda unvana sahip olan ve oyuncu olarak bilinen ıtalyan yazar, aktör, eski yüzücü, şarkıcı, besteci, sanayici, avukat, senarist, stilist ve albüm yapımcısı.

Ayrıca olimpiyatlarda da mücadele etmiştir; 1952 helsinki, 1956 melbourne...

mustafa kemal atatürk

number eleven
kendisi hakkında 3000 kitap, 10 binlerce makale, bir o kadar sayıda da hatırat yazılmıştır. işin ötesi ise bunların 493'ü almanya'da, 367'si fransa'da, 141'i ingiltere'de, 510'u da başka ülkelerde yayınlanmıştır.

saygı, özlem ve minnetle...

mustafa kemal atatürk

number eleven
Bozguna uğrattığı düşmanları tarafından bile saygı duyulan, kendi ülkesi haricinde de onlarca ülkede heykeli bulunan, vefatından sonra ne kadar zaman geçerse geçsin her vefat yıldönümünde kabri binlerce insan tarafından ziyaret edilen, imzası veya adı veyahut da portresi insanlar tarafından vücutlarına dövme olarak yapılan, geçen her gün daha da bağlanılan ve 79 senedir konuşmadığı halde her gün susması için uğraşılan dünyadaki tek lider.

1881 - ...

yazarların hayalleri

number eleven
Şöyle küçük bir ahşap ev. Doğa ile iç içe olayım, yanında kümes ve iki tane de köpeğim olsun, bahçem olsun. Toprakla, bitki ve hayvanlarla kısaca doğa ile iç içe olup bütünleşeyim. İnsan bunlarla haşır neşir olunca anlıyor insan olduğunu ve hayata dokunduğunu. Dünyanın ondan ibaret olmadığını, Dünyanın sadece insandan ibaret olmadığını ve diğer canlıların da bu hayatta çok değerli olduğunu, onlarla iç içe olmak gerektiğini anlıyor. Kısaca yaşadığını anlıyor. Varsın betonları, avm'leri, gürültüleri, kaos ve keşmekeşleri şehirdekilerin olsun. Ben günlerimi orada hem bu saydığım cancanlarla geçireyim, hem de hüsnü arkan'ı açıp loş ışık altında kitaplarımı okuyayım ve yazıp çizeyim. Hayali bile güzel. Belki bir gün... neden olmasın...

beşik kertmesi

number eleven
Eskiye ait güzel dizilerden. Özellikle erdal özyağcılar'ın oynadığı "ay dede" isimli karakter muazzamdı. Önüne gelene, mesleği doğrultusunda seslenip sonuna da "oğul" kelimesini eklerdi. Mesela muavine "muavin oğul", davulcuya " davul oğul" gibi. karşılaştığı eşcinsel bir elemana da "yumuşak oğul" deyip yarmışlığı vardı.

mehmet güreli

number eleven
benim için çok özel olan sanatçılardan biridir. tam anlamıyla bir sanatçıdır ve sadece müzisyen kimliğine değil, aynı zamanda ressam ve oyunculuk tarafları da vardır. çok önem verdiğim, üstüne titrediğim ve benim için çok özel olan anlarımda arka planda mutlaka kendisinden bir şeyler çalar. bana adeta ilham verir, kulağıma sufle fısıldar.

bu da benden sözlüğe bir hediye olsun...

mehmet yaşin

number eleven
vedat milör'ün yontulmamış hali. ya da şöyle diyeyim, vedat milör, bir insanın yontula yontula gelebileceği en son seviye iken (ki adamın cv'si ortada), mehmet yaşin de standart bir düzeyde işte. bir diğer husus da şu ki, mehmet yaşin adeta aç karnını doyururken, vedat milör zevkten titreye titreye yiyor. elbette dostum elbette zevkten titremiyor ben de farkındayım. ancak ben onu zevkten titriyormuş gibi algılıyorum ve bundan daha da zevk alıyorum.

dahi anlamındaki de ayrı yazılır

number eleven
kafa karıştırmaya gerek yok. ortaokulda türkçe hocasının bu konuya dair verdiği örnek, işi taa o zaman kökünden çözmeme sebep olmuştu ve o gün bugündür de hiç hata yapmam "de, da" olayında. şöyle ki:

hoca demişti ki, eğer "de, da" cümledem kalktığında anlam bozulmuyorsa, o bağlaçtır ve ayrı yazılır.

örneğin: "ben de sizinle birlikte gelmek istiyorum" cümlesindeki "de"yi kaldırdığımızda, cümle "ben sizinle birlikte gelmek istiyorum" şekline döner ve anlam bozulmaz. demek ki bu cümledeki "de" bağlaç ve ayrı yazılmalıdır.

hoca devam etmişti ve demişti ki, eğer "de, da" cümleden kalktığında anlam bozuluyorsa, o ek olan "de, da"dır ve bitişik yazılır.

örneğin: "onun aynısından bende var" cümlesindeki "de"yi kaldırdığımızda, cümle "onun aynısından ben var" şekline döner ve anlam bozulur. demek ki bu cümledeki "de" ek olan "de"dir ve bitişik yazılmalıdır.

konunun bir daha açılmamak üzere kapandığını sanıyorum. zira hocanın bu tüyosundan sonra bende bir daha açılmamak üzere kapanmıştı.

zengin olmak

number eleven
gece yatağa rahat bir şekilde giriliyorsa ve rahat bir uyku çekiliyorsa yeterlidir. istediğin kadar mal mülk ve para sahibi ol, banka hesabında istediğin kadar sıfır olsun, eğer yatağa rahat kafayla giremiyorsan hiçbir anlamı yok.

ve her zaman can-ı gönülden şöyle dua ederim: "allah'ım, beni ve ailemi kimseye muhtaç etme, herkese bizden daha fazla ver."

iletişimsizlik

number eleven
tahammül edemediğim şeylerin başında gelen olay. konuşma yeteneği olan insanların, diyalog yolu kurup birbirleriyle iletişim kurmayı becerememesini ve anlaşamamasını kabullenemiyorum. iletişimden ve anlaşmaktan kasıt, hemfikir olmak değil. elbette hemfikir olmak mecburi de olmadığı gibi herhangi bir anormallik de değil. ancak zıt fikirlerde olunsa da, insanların birbirine "pekala, sen öyle düşünüyor olabilirsin. ben buna katılmıyorum ama elbette ki saygı duyuyorum. benim düşüncem de bu" diyebilmesi zor olmasa gerek.

ivan ilyic'in ölümü

number eleven
1886 yılında tolstoy tarafından yazılan harika eser. Çok fazla kalın olmasa da, anlayana çok ciddi hayat dersleri veren bir eser. Bir günde okuyup bitirmişliğim olmakla birlikte, 2018'de okunacaklar listemde tekrar yerini almış bulunmaktadır.

Çok kabaca bilgi vermek gerekirse, bir yargıç olan ivan ilyic maddi anlamda hemen her şeye sahiptir. Ün, şan, şöhret de cabası. Kısaca her şey yolundadır.

Ama bir gün ölümcül bir hastalığa yakalanır ve günden güne erir. Bu hastalık sürecinde de hayatının muhasebesini yapmaya başlar. Bu muhasebe sonucunda da görür ki, esasında maddi olarak her şeye sahip olsa da, anlamdan yoksun bir hayat yaşamıştır.

leğende banyo yapmak

number eleven
aklıma öncelikle 90'ları,
daha sonra pazar gecesini,
sonra dalin şampuanını,
sonra sobayı,
sonra biizmkiler dizisini,
ve en sonuncu olarak da, 90'larda çocukluk yaşamış olan hiç kimsenin tamamını izleyemediği ve sadece o masmaviler içindeki jeneriğini izleyebildiği parliament pazar gecesi sinema kuşağını getiren eylem.

buram buram samimiyet, nostalji, güzellik kokan bir dönemi hatırlatır kısaca.

(bkz:parliament pazar gecesi sineması)

zengin sözlük

number eleven
Başlıklara baktığımda gözümün gönlümün açıldığı ve tertemiz başlıkların bulunduğu sözlük. Sade ve temiz. Tam da tanıtılırken bahsedildiği gibi. Demek ki laf olsun torba dolsun diye yazılmamış tanıtım yazısı, gerçekten öyle olduğu için yazılmış. Hiç bozulmaması dileğiyle.

mutluluk

number eleven
herkesin kafasını kendisiyle bozmuş olduğu ve herkesin hayattaki en büyük ortak amaçlarından bir tanesi. kabul, insanın mutlu olmayı istemesi kadar daha doğal bir şey olamaz ve herkesin hakkıdır da mutluluk. ama bu konuyla ilgili bazı doğru bilinen yanlışlar var. hal böyle olunca da, kafamızı çevirdiğimiz her yerde karşımıza onca mutsuzluktan yakınan insan çıkıyor. tabi sosyal medya üzerinde karşılaştıklarımız da cabası.

bana sorarsanız, insanların çoğu mutsuz falan değil. sadece mutsuz olduklarına inandırılmış durumdalar. çünkü hemen her gün ve günün de neredeyse her saati gerek tv ekranlarından, gelen internet üzerinden beyinlerine akan veri bombardımanında hayatlarında bir şeylerin eksik gittiğine dair bir inanç aşılanıyor insanlara. bir şey eksikse ne yaparsınız? o eksik olan şeyi tamamlamaya yönelirsiniz doğal olarak. medya üzerinden aşılanan "hayatında eksik olan şeyler var" inancına sahip olan kişi de, doğal olarak eksik olan şeyleri tamamlamak için harekete geçiyor. ama bir dakika. çünkü medyanın eksik olduğunu söylediği o şeyler öyle bakkalda satılan çiklet kadar basit bir şey değil ki. lüks arabalar, yatlar katlar, tatil köyleri ve hatta aşk bile var eksik olduğu söylenen şeylerin içinde. haliye herkesin öyle kolay kolay ulaşabileceği şeyler değil bunlar. dolayısıyla ne kadar para, o kadar köfte durumu söz konusu. bu durumda bunlara ulaşamayanlar ne yapıyor? bunlara ulaşamadığı için, kendisini mutsuz hissetmekle beraber, hayatını bunlara ulaşabilmek için harcamaya başlıyor. ha, parası ve dolayısıyla bunları alabilecek gücü olan da aslında farklı değil. çünkü bunlar da bu sefer tüketme yoluna gidiyor ve ne kadar çok şey sahip olursa o kadar mutlu olacağına inanarak (Daha doğrusu zannederek) harcıyor da harcıyor. peki sonuç? fiyasko. çünkü istediğin kadar harca, aldığın her şeyin bir son kullanma tarihi var ve bir yerden sonra bir üst modeli çıkıp, medya sana bu sefer de bir üst modelini almazsan eksik kalacağını hissettirmeye başlayacak. üst modelini de alsan, aynısı onun için de geçerli olup, bir yerden sonra onun da bir üst modeli çıkacak ve saçma sapan bir kısırdöngü içine gireceksin.

tüm bunların tek sebebi var; mutlu olmaya çalışmak veya diğer bir açıdan bakarsak, mutsuz olmaktan kaçmak. öyle ya, her daim mutlu olmak zorundayız ve mutsuzluk oldukça berbat bir şey. eğer mutsuz olursak, hayatın sonu gelmiş demektir ! çocukken bunlar aşılandı hepimize. oysa mutsuzluk da bir duygu ve dolayısıyla da bizim bir parçamız. yani bize ait, içimizden, canımızdan, kanımızdan bir şey. yani aslında kendimizin bir parçasından kaçmaya çalışıyoruz. dolayısıyla da mutlu olmak şart diye düşünüp, zannedip, bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. işin kötüsü ise, sakin kafayla oturup "ne yaparsam mutlu olurum" diye düşünmeden ve sadece medyanın pompaladığı şeylere sorgusuz sualsiz kanarak. sonuç da, yukarıdaki paragrafta bahsettiğim kısırdöngü işte.

"ne yaparsam mutlu olurum" sorusunu soran her insani doğal olarak birbirinden farklı cevaplar verecektir bu soruya. çünkü mutluluk göreceli bir şey ve dolayısıyla herkesin mutluluk kaynağı farklıdır. ama hayır, çünkü birileri bunu da herkesin yerine düşünmüş ve herkese ortak bir mutluluk reçetesi yazmış. o reçetede de yukarıda bahsettiğim şeyler yazıyor işte: ev, araba, yat, kat, tatil, aşk vs...

olay herkesin tanıdığı bir konu aslında; kapitalizm. yani bir nevi "yeter ki paradan haber ver" olayı. yeter ki harca, tüket, al, sahip ol yoksa bak mutsuz olursun ona göre haa ! aldıysan da, bir dahaki sefere daha fazla al, daha yenisini al, yine al, hep al... eğer almazsan eksik kalacaksın ve bu hayatın sonu demek !

oysa alakası yok. eksik de olsan, mutsuz da olsan, canın da sıkkın olsa bunların hiçbirisi anormal bir şey değil ve hepsi de gayet doğal olan şeyler. biraz sakin kafayla oturup şöyle bir baksa herkes, aslında bir şeylere sahip olmanın mutlulukla hiçbir alakası olmadığını, mutlu olmanın kendi elinde olduğunu, eğer mutsuzsa da bunun da kendi yüzünden olduğunu ama mutsuzluğun da kötü bir şey olmadığını görecek. daha sonra da o medyanın mutsuz olduğuna inandırmak için türlü taklalar attığı reklamlara da gülerek bakacak.

the shawshank redemption

number eleven
1994 yapımı amerikan filmi. yönetmenliğini frank darabont yapmıştır ve senaryosu, stephen king'in yazdığı "kuşku mevsimi" adlı kitabın "rita hayworth'u seven adam" bölümünden uyarlanmıştır. kitapla ilgili olarak şunu söyleyeyim ki, türkiye'de yayınlanan versiyonunda bu bölüm nedense bulunmamaktadır.

filmin tanıtım yazısını direkt http://www.sinemalar.com/film/638/esaretin-bedeli adresinden kopyalıyorum. filme dair düşüncelerim ise tanıtım yazısının altında uzun uzun yer alacak.

tanıtım yazısı şöyle: Genç ve başarılı bir bankacı olan Andy Dufresne, karısını ve onun sevgilisini öldürmek suçundan ömür boyu hapse mahkum edilir ve Shawshank hapishanesine gönderilir. Burada başta Red olmak üzere yeni arkadaşlar edinir. Hapishane yaşamını uyum sağlamaya çalışırken diğer yandan da bilgisi ve kültürüyle etrafındaki insanları etkilemeyi başaracaktır."

filmin bana düşündürdükleri ise şöyledir:

bu filmi beğenen birçok kişi gibi benim de içime halen sindiremediğim şey ödülleri forrest gump'a kaptırmış olması. tom hanks en sevdiğim erkek oyuncudur o ayrı. forrest gump en sevdiğim filmlerden biridir o da ayrı. ama iki filmi önüme koyup hangisi dediklerinde tartışmasız bu film derim. ama gelin görün ki ödülleri kaptırmış olması bir hayli üzücü.

hayattaki en nefret ettiğim şeylerden biri kıyas konusudur. herkes gibi her şey de birbirinden farklıdır arkadaş. dolayısıyla bu iki filmi kıyaslamak yanlış olacaktır. ama ister istemez kıyaslamak durumunda kalıp sonuna kadar bu film diyorum.

bir kere bu film daha çok şey öğretiyor insana. en başta zaten afişinde de yazdığı gibi umut etmenin aslında ne kadar önemli bir şey olduğunu anlatıyor. durumun ne kadar boktan olursa olsun umudu bırakmamak gerektiğini, hayatının tıpkı andy dufrasne gibi bir anda tepe takla olması durumunda bile umut etmek gerektiğini anlatıyor.

bira sahnesini yazmaya cesaret edemiyorum. çünkü o sahnedeki güzelliği her ne kadar anlatmak istesem de yazdıklarım yetmez açıkçası. o nedenle anlatamıyorum. (bu sahneyi yazıyla değil de sözlü olarak birine anlatmaya kalksam sanırım into the wild filminde mccandless'in bardaki o top sakallı arkadaşına "ben alaska'ya gidiyorum, ta oralara ta uzaklara" derken yaşadığı mutluluk sarhoşluğuna bürünürüm sanırım)

bir diğer öğrettiği şey ise dostluk. aslında fazla arkadaşın olmasa bile sahip olduğun gerçek bir dostun varsa başka bir arkadaşa ihtiyacının olmadığını, bunun yanında zor şartlarda zor insanlarla beraberken o zorluğu paylaştığın bir dost varsa üstesinden sırt sırta vererek aşılabileceğini anlatıyor.

boş beyinli olmamak, bir şeyleri iyi derecede bilmek ve bir şeylere tutku duymak gerektiği de benim çıkardığım bir diğer sonuç. andy eğer taşlara ilgi duymasaydı ve onların yapısından anlamasaydı o duvarı kazmayacaktı. ama bu konudaki bilgisini eyleme döküp duvarı kazmayı ve oradan ayrılmayı başardı. veya oradayken zamanı geçirebilmek adına devamlı bir şeylerle uğraşması, satranç takımı hazırlamaktan tutun da kütüphaneyi adama benzetmesine kadar devamlı bir meşguliyet içinde olması boktan durumlarda olduğumuz anlarda geçmek bilmeyen zamanı hızlandırmak ve zaman algımıza müdahale edebileceğimize iyi bir örnek.

ve belki de en önemlisi müzik dinlemek denen şeyin aslında basit gibi görünse de hiç de öyle basit bir şey olmadığı, müzik dinlemenin aslında çok büyük bir lüks olduğu ve müziğe aç olmanın en büyük açlıklardan biri olduğunu anlatıyor. gardiyan odasında dayak yeme pahasına bütün mahkumlara hoparlörden yaptığı müzik yayını bunu oldukça iyi anlatıyordu.

özgürlüğü anlatmasını söylemeye gerek yok. onu diğer hapishane filmleri de işliyor zaten. ama bu film hayatın içinde bulunan ama aslında basit gibi görünen şeylerin esasında ne denli önem sahibi olduğunu adeta gözümüze sokuyor ve ders gibi anlatıyor. varsın ödül alamasın. ben ve benim gibi birçok insanın içinde öyle görünüyor ki kalıcı olarak bir numarada kalacak.

iyi ki böyle bir film var, iyi ki izledim ve iyi ki içimde yer etti. yeri her daim özel olacaktır içimde...

kız çocuğu oldu diye üzülen baba

number eleven
en vahşi olanlarından biri, 1970'li yıllarda yaşamış olan babadır. kızı olduğunu kim senin duymaması için evinde tamamen izole edilmiş bir oda hazırlar ve lazımlık üzerine bağladığı kızını tam 12 buçuk yıl boyunca o odada tutar. kız hayatının ilk 12 buçuk yılında ne ışık görür, ne ses duyar, ne de biriyle konuşur. bu olay bir şekilde duyulunca da bu adam ve karısı kötü muamele yapmak suçundan mahkemeye çıkarılır. ama adam mahkemeden 15 dakika evvel kafasına sıktığı mermiyle intihar eder.

bu olay los angeles'ta yaşanır ve kız 13 yaşına geldiğinde filolog olarak çalışan bir kadın tarafından bulunur. 13 yaşında olduğu halde konuşamamakta, bebek bezi kullanmakta ve zihin olarak 5 yaşındaki bir çocukla aynı seviyededir. filolog kadın haftanın 5 günü bu çocuğun bakımını üstlenir ve onu geliştirmeye, yaşıtları ile aynı seviyeye ulaşması için çalışır. çocuk başlarda bazı kelimeleri söylemeye başlar ama tam olarak cümle kuramaz, kelimeleri birbirine bağlayamaz ve özellikle de "kim, ne, nerede" gibi kelimeleri hiç öğrenemez.
bilim insanları bu çocuğu incelemeye alır ve beyin gelişimi ile ilgili çok önemli bir şey keşfeder. keşfedilen bilgi şudur;

- beyin henüz çocuk yaştayken gelişimle ilgili kritik bir dönemden geçer. bu kritik dönemde de nöral bağlantıların doğru olup olmadığından emin olmak ister ve onları düzenler. bu düzenlemeyi de bazı nöral bağlantıları geri dönüşü olmayacak şekilde kopararak yapar. koparma işlemini ise kullanılıp kullanılmadığına bakarak yapar. yani kullanılan nöral bağlantıya dokunmaz ama kullanılmayan bağlantı varsa koparır ve bunun hayat boyu geri dönüşü olmaz. bahsedilen kız çocuğu hayata başladığından beri izole bir odada tutulup kimseyle konuşma şansı olmadığı için beynindeki dil bilgisinden sorumlu bölge hiçbir zaman kullanılmamış ve uyarılmamıştır. normalde bir çevrede gelişmesi ve uyarılması gerekirken tamamen kendi başına bırakılarak bir başına gelişme göstermek zorunda kalmıştır. dolayısıyla beyin burayı devre dışı bırakmıştır. hem de geri dönüşü olmayacak şekilde. bu nedenle de çocuk bazı kelimeleri söyleyebilmiş ancak normal bir şekilde konuşmayı hiç öğrenemiştir.

ekleme: beynin, nöral bağlantıları düzenleme olayı, ergenlik döneminde de olmakta. beyin, ergenlik döneminde de hangi nöral bağlantıların kullanılıp, hangilerinin kullanılmadığına bakar ve kullanılmayan bağlantıları keser.

kadıköy

number eleven
hüsnü arkan'ın o güzel sesiyle söylediği, ezginin günlüğü grubunun kadıköy adlı şarkısı. sözlerini de yazalım:

bir akşam masası, iki kişiyiz, sen ben
gidiyorsun hiçbir şey söylemeden, birden
kadıköy'de bir yağmurlu bahçeden

yıllar külleniyor, izi kalıyor aşkın
yüreğim kurtulsa da yangından, alevden

yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
geçmem bir daha kadıköy'den

sen uzaklarda ülkem, ben gurbette bir göçmen
zamanı durdurabilsem, ne ben kalsam ne sen gitsen

yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
geçmem bir daha kadıköy'den

ey akşam vapuru, sana mı kalır dünya?
ben o yağmurlu iskeleye inmem, inmem

yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
geçmem bir daha kadıköy'den

sen uzaklarda ülkem, ben gurbette bir göçmen
zamanı durdurabilsem, ne ben kalsam ne sen gitsen

hey gidi günler hey

number eleven
konuya bilimsel açıdan yaklaşacağım.

bilincimizin, yapılan hareket, düşünce veya içinde bulunduğumuz durumun farkına varmasıyla olayın gerçekleşmesi arasında 500 milisaniyelik bir asenkroni olması. benjamin libbet adlı bir araştırmacı 1960'lı yıllarda bunu bir çalışmayla gösterdi. çalışmada;

kişinin kafasına beyin aktivitesini gösteren o ıvır zıvırı bağlayıp kolunu oynatması istenir. kolunu oynatırken de bunu ifade etmesi ve "kolumu oynatıyorum" demesi istenir. kişinin kolunu oynattığında beynindeki ilgili bölge aktifleşir fakat ağzından henüz "kolumu oynatıyorum" cümlesi çıkmamıştır. kolunu oynattıktan 500 milisaniye sonra "kolumu oynatıyorum" demiştir.

bunu, gökyüzünde meydana gelen şimşek sonucu ortalığın aydınlanmasından kısa bir süre sonra gök gürlemesine benzetebiliriz. önce şimşek çakıp ortalık aydınlanır ve o sırada ses çıkmaz ama biraz sonra ortalık inlemeye başlar. bu da onun gibi ve ikisi arasında hafif bir gecikme var..

ancak bunu şimdi şuraya bağlayacağız;

herkesin başına gelmiştir; bazı durumlarda (örneğin öğrencilik ve askerlik dönemlerinde) artık bitse de gitsem moduna gireriz fakat bittikten kısa bir süre sonra da "vay be ne günlermiş de değerini bilememişim. keşke bir daha çağırsalar da koşarak gitsem" deriz (ben 1 sene önce askerden geldim ve aynısını birçok kez dedim. ki oradayken de bitse de gitsem diye iple çekerdim). dolayısıyla bir durumun yaşandığı andaki etkisiyle, yaşandıktan sonraki etkisi arasında fark vardır. işte bunu da daniel kohneman adlı bilim adamı çalışmalarıyla göstererek nobel ekonomi ödülünü aldı.

bunu özellikle mutluluk duygusuyla ilgili söylemek gerekirse, mutluluğu yaşadığımız sıradaki şiddeti ile, yaşandıktan sonraki şiddeti oldukça farklı. hatta yaşandıktan sonra daha da şiddetli hissediyoruz. aksi halde anıları hatırlayıp fotoğraflara bakarak "hey gidi hey" demeyiz. mesela trafikte de bulunduğumuz şerit tıkandığında sağ şeride geçeriz ama bir de bakmışız ki terk ettiğimiz şerit açılmış, yeni bulunduğumuz şerit tıkanmıştır. ya da bir kuyrukta sıra hiç ilerlemezken, yan taraf hızlıca akar gider ve oraya geçtiğimizde de bu sefer oranın yerinde saydığını görür az önce terk ettiğimiz sıranın açıldığını görürüz. sonra da "ulan keşke kalsaydım orada hay kafama tüküreyim" deriz. aynı hesap.

peki hey gidi hey deyip aradan x kadar süre geçtikten sonra değerini bilmektense, tam da o an o mutluluğun hakkını vererek yaşayamaz mıyız? elbette yaşarız. o da şöyle oluyor;

beyinde anterior singulat denen bir bölge vardır ve bu bölge alıştığımızın dışında bir durumla karşılaştığımızda, çelişkili, çarpık gibi bizi rahatsız edici durumlarda devreye giren ve amigdalayı da uyararak harekete geçiren bir bölgedir. yani anterior singulat devredeyse biz o an "bitse de gitsem" dediğimiz bir moda girmişizdir ve halimizden memnun değilizdir.

bu moda girersek beynimiz de "bırak o halde" mantığıyla işlemeye başlar ve biz de o sırada bizi rahatsız eden şey neyse (sıkıcı bir kitabın ilk birkaç sayfası, filmin geçmek bilmeyen ilk dakikaları örneğin) onun ufak tefek hatalarını, çelişkilerini ve eksikliklerini daha fazla görmeye başlar ve sonunda da bırakır gideriz. işte bunu bize anterior singulat bölgesi yaptırır. hatta ille de kitapta veya filmde ya da başka bir şeyde değil, insanlarla ilgili de olabilir. mesela başta çok sevdiğimiz bir insandan soğuduğumuzda onun güzel taraflarını görmeyip olumsuz taraflarına odaklanırız ve kaşının üzerinde göz var diyerek onunla ilişiğimizi keseriz.

gelelim sonuca;

hayatın içinde ve karşılaştığımız durumların neredeyse yarısından fazlasında geride bıraktığımız durumun aslında daha iyi olduğunu ne zaman görüyoruz? "bırak git" o zaman moduna girip terk ettğimizde. yani yukarıda dendiği gibi değerini bilemeyip bitse de gitsem dediğimiz ve bırakıp gittikten kısa bir süre sonra da "meğer ne kadar mutluymuşum" dediğimiz anlarda. ama iş işten geçmiş oluyor. oysa bunu yapmayıp sonuna kadar götürdüğümüzde de zaten yaratılış itibariyle fabrika ayarlarımız bizi mutlu etmek üzerine kurulu. yani aslında her ne kadar o an sıkılsak da sonuna dek götürdüğümüzde, şerit değiştirmediğimizde, filmi sonuna dek izlediğimizde aslında o kadar da kötü olmadığını görüyoruz. o nedenle de biraz zaman tanımayı öğrenmemiz gerekiyor.

peki zamanı nasıl vereceğiz? işte orada da devreye beynin ön kısmı olan frontal lob giriyor. frontal lob, düşünme, planlama, problem çözme konularında devredeyken aynı zamanda bekleme ve dayanabilme yeteneğinde de devreye giriyor. eğer yönetebilirseniz bekleyebilir, sabredebilir, dayanabilir ve hemen ilk sıkılma anında bırakmayıp süre tanıyabilirsiniz. bunu da işte yapa yapa yani anterior singulat ve amigdalanın ilk sinyalinde o işi terk etmeyerek geliştirebilirsiniz.

ve tabi en önemlisi hayat paylaştıkça güzel derler. eğer ki yaptığınız şey veya bulunduğunuz durum her neyse, eğer ki onları yanınızda sevdiğiniz birileriyle beraber yapıp paylaşıyorsanız daha da kolay başarabilirsiniz. bu durumda da fotoğraflara bakıp "vay be ne kadar da mutluyduk" demeye gerek olmayıp zaten o an o anın hakkını vermiş olursunuz.

not: bir şeyi bırakıp yeni bir şeye geçiş yapma refleksi değişimin, arayışçılığın, yenilikçiliğin de kaynağıdır ve yapılmalıdır da. ama denmek istenen şey hemen ilk sıkılmada bırakıp gitmeyin ve biraz bekleyin.

dünya güzellik haritası

number eleven
dünyadaki ilk güzellik haritasını charles darwin'in kuzeni francis dalton çıkarmıştır. tabi sadece kendi güzellik anlayışına göre çıkardığı ufak tefek ve amatörce bir harita.

dalton zaten istatistik meraklısı hatta istatistik manyağı birisiymiş. çünkü hemen her şeyi saymak ve sayısal dokümanını çıkarmak gibi bir takıntısı varmış. dolayısıyla da yanlış hatırlamıyorsam eğer, londra'da yürürken her iki cebine de birer kağıt koymuş. yürüyüş esnasında gördüğü bir kadın eğer ona göre güzelse sağ cebindeki kağıda, çirkinse de sol cebindeki kağıda çizik atıyormuş. gün sonunda kağıtları kontrol ederek londra kadınlarına ait güzellik haritasını meydana çıkarıyormuş.

insan tanımak

number eleven
Yeni bir dünya keşfetmek esasında. Ramtha bu konuda şöyle bir tavsiye verir:

Bir insanı nasıl tanıyacağınızı biliyor musunuz?
Ne okuduğuna bakın,
Ne seyrettiğine bakın,
Duvarlarına ne astığına,
Raflarına ne koyduğuna,
Nasıl konuştuğuna,
Nasıl dinlediğine bakın.
Yapmanız gereken tek şey bakmaktır.
Bunlar size onun ruhunun nerede olduğu,
Ve neyle beslendiği konusunda
Her şeyi bildirir...

Ramtha

friedrich wilhelm nietzsche

number eleven
hemen hemen her eserinde dağ vurgusu yapan ve insanın bir şeyleri başarmak için uğraşırken verdiği mücadeleyi dağa tırmanma sürecine benzeten filozof. dolayısıyla o tırmanış süreci nasıl ki zorlu, çetin, sert olacaksa, başarıya giden yol da zorlu, çetin ve sert olacaktır der özetle.

büyük hun imparatorluğu

number eleven
bilinen ilk türk imparatorluğu. ilk hükümdarı teoman, en büyük hükümdarı ise teoman'ın oğlu mete han'dır. mete han, türk ordusunun temelini atan komutandır aynı zamanda. babası teoman, oğlu mete han'ı karısının (mete han'ın üvey annesi) etkisinde kalarak yüeçilere rehin verrmiştir. çünkü kadının amacı, kendi oğlunu tahta geçirmekti. ancak mete han bir şekilde yüeçilerin elinden kurtulmayı başarmış ve babası teoman'ı, üvey annesini ve üvey kardeşini öldürmüştür. bir rivayete göre, mete han'ın babası teoman'ı bir av sırasında öldürdüğü de söylenir.

mete han'a dair bir diğer husus da şu ki, mete han'ın gözü baktığı bembeyaz bir atı vardır. bir gün mete han, okunu nereye çevirse kendi oklarını da oraya çevirip nişan alan askerlerin bazıları, mete han okunu atına çevirdiğinde nişan almazlar. bunun üzerine mete han, bunu emre itaatsizlik olarak değerlendirir ve okunu bu kez ata nişan almaya askerlere doğrultur. diğer askerler de oklarını o askerlere doğrulturlar ve ardından okları tek tek bırakarak bu askerleri öldürürler.

ekleme: devletin diğer adı da "asya hun imparatorluğu"dur.

fikir

number eleven
saçmalıkla karıştırılmaması gereken şey. eğer arkasında bir akıl, düşünce, mantık, beyin kokusu varsa, evet o bir fikirdir. katılsanız da katılmasanız da saygı duymak zorundasınız. ancak, eğer arkasında bu bahsedilenlerin hiçbirisi yoksa, saçmalıktan ibaret olmakla birlikte, benim için beyin dışkısıdır ve saygının s'sini dahi duymayın.

fikir özgürlüğüne saygım sonsuz ancak ortaya bir saçmalık atıp da "fikrimi beyan ettim" diyenlere de zerre saygım yok. zira, fikir özgürlüğü, insanlara saçmala hakkı ve özgürlüğü vermez. dolayısıyla fikir özgürlüğü demek, birilerinin saçma salak laflarına maruz kalacağımızı göstermez.

çocuklukta inanılan ebeveyn yalanları

number eleven
hazır yılbaşı da geliyorken ona dair bir şey paylaşayım. yılbaşı gecelerinde noel baba'nın geleceğine inanıyordum ve anneme sorduğumda da o da geleceğini söylerdi, daha da inanırdım. ve elbette, bacadan geleceğini söylerdi ve gözümü bacaya dikerdim resmen. fakat bekle bekle gelmezdi. anneme sorduğumda da, uyuduğumda geleceğini söylerdi ve uyku vakti geldiğinde de aklımda hala noel baba olurdu. nasılsa gelecek ve sabah uyandığımda oyuncağımı yanımda göreceğim güya... ama elbette ki gelmezdi. ulan yazarken bile hüzünlendim anasını satayım...

bu arada ahmet çakar'dan gelsin:

"noel baba adam olsa, bacadan girmez."