confessions

number eleven

1. nesil Yazar - Girişimci

  1. toplam entry 42
  2. takipçi 15
  3. puan 6124

mustafa kemal atatürk

number eleven
kendisi hakkında 3000 kitap, 10 binlerce makale, bir o kadar sayıda da hatırat yazılmıştır. işin ötesi ise bunların 493'ü almanya'da, 367'si fransa'da, 141'i ingiltere'de, 510'u da başka ülkelerde yayınlanmıştır.

saygı, özlem ve minnetle...

evlilik

number eleven
can dündar'a ait olduğu yazan ama daha sonra onun olmadığı söylenen bir yazı ile karşılaştım. Kime ait olduğunu bilmediğim için kaynak veremiyorum.

"evlilik, inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için. 17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum aynı zamanda da. evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belki de kuruma inanmamaktan geçiyor.

evliliği toplumun dayattığı şekilde yaşamamak. nedir bu dayatmalar? erkeğin muhakkak kadından yaşça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine ya da en azından eşit olması bunların sadece ikisi.

olmaz, yürümez diyor toplum. erkek yaşça büyük olmalı ki, kadına 'hot' dediğinde oturmalı kadın. ya da yumusatıyorlar;

-efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum felan) küçük olmalıymış yaşı.

eğitimde de böyle. kadının çok okumuşu bilmiş olurmuş, evde kalmakmış layıkı.

eşim benden 2 yaş büyük; ne 'hot' dememe gerek kaldı 17 senede, ne de benden önce çöktü.

yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti,

'ooo can bey kapmışsınız çıtırı' esprilerine muhattap dahi oldum.

eşim 3 üniversite bitirdi; ben bi taneyi 9 senede bitirdim.

ne o bana bilmişlik taslağldı, ne ben ona ezik baktım. kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır der halil cibran. bunu unutmadık biz. ben konuşurken o dinledi, ben dinlerken o konuştu 17 sene. o öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o 'haklısın bitanem' dedik, öfke bitip fırtına durulduğunda 'ama bi de böyle düşün' de dedik fikrimizi savunurken. farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi, aynı amaç için savaşan neferlerdik bu hayatta.

asla bilmedik ne kadar para kazandığımızı, ortak cüzdanımızdan gerektiği kadar aldık. ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon, kim bu saatte arayan karşı cins diye sorgulamadik da ama. sevginin en büyük dostuydu bizim için 'güven' ve güvenin ardına saklanmış bir 'saygı' vardi daima.
ne kavgalar, ne badireler atlattık 17 senede. eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yaşayacaktık.

bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın dışında yattım bi gece, misafir odasında. gece yarisi kapı açıldı, eşim;

-'ne yapıyorsun burda?' diye sordu kapının eşiğinden.

'uyuyorum' dedim buz gibi bi sesle.

gitti, gelmesi 1 dakikasını almıştı elinde yastikla. 'kay yana' dedi daracık yatakta.

'ne yapıyorsun?' dediğimde 'benim yerim senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim' dedi.

anladım ki o gece, en uzun kavgamız yat saatine kadar sürecek. ve bence dogrusu da bu. özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız hariç. kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadık birbirimize.

toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de 41'inci çift olacaktık o listede. ama oyunun kurallarını biz koyduk. ne de olsa bizim oyunumuzdu oynanan.

evlilik; hesapsız içine dalınması gereken bir oyun bence. topluma kulaklarını tıkayarak hem de ne benim, ne de bizim sözlerimizle. sadece gönlünüzden geçtiğince.

dediği gibi ataol behramoglu'nun;

'yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene
karışırcasına. çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana."

kadıköy

number eleven
hüsnü arkan'ın o güzel sesiyle söylediği, ezginin günlüğü grubunun kadıköy adlı şarkısı. sözlerini de yazalım:

bir akşam masası, iki kişiyiz, sen ben
gidiyorsun hiçbir şey söylemeden, birden
kadıköy'de bir yağmurlu bahçeden

yıllar külleniyor, izi kalıyor aşkın
yüreğim kurtulsa da yangından, alevden

yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
geçmem bir daha kadıköy'den

sen uzaklarda ülkem, ben gurbette bir göçmen
zamanı durdurabilsem, ne ben kalsam ne sen gitsen

yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
geçmem bir daha kadıköy'den

ey akşam vapuru, sana mı kalır dünya?
ben o yağmurlu iskeleye inmem, inmem

yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
geçmem bir daha kadıköy'den

sen uzaklarda ülkem, ben gurbette bir göçmen
zamanı durdurabilsem, ne ben kalsam ne sen gitsen

özleyiş

number eleven
Ümit yaşar oğuzcan şiiri.

Ne zormuş dayanmak; yokluğuna akşamları
Çekilip, için için ağlamak bir kenarda
Hatırlamak gözlerini, dalgın ve sevdalı
Özlemek sonra deliler gibi şarkılarda

Ansızın çarpar kalbim bir vapur düdük çalsa
Sanırım ki geleceksin her zamanki gibi
Gözlerin duygularını ne kadar saklasa
Taşacak ellerinden alabildiğine sevgi

Hep bu aldatmaca kahreden beni; bu yokluk
Anılarımın bir bir nefes alıp verişi
Sonra apansız üstüme çöken o yorgunluk

Özlemek bir ömrün ağır ağır eriyişi
Karışması akıp giden zamana herşeyin
Susun anılarım susun! Beni kahretmeyin

Ümit Yaşar Oğuzcan

günün sözü

number eleven
günümüz toplumu, benzer eğitim almış benzer çalışanların; benzer fikirlerle benzer ürünleri, benzer kalite, benzer fiyat ve benzer yöntemlerle sattıkları benzer firmalarla dolu."

-kjell nordstrom- / -jonas ridderstrale-
"funky business" adlı kitaplarından...

modern hayat

number eleven
İnsanı doğasından uzaklaştıran, dolayısıyla insanlıktan çıkaran ve birer robot haline getiren, insanın fabrika ayarlarına aykırı bir hayat. Elbette büyük kolaylıklar sağlıyor bu inkar edilemez, ancak başta ruh sağlığı olmak üzere, insanın sağlığını elinden alıyor. Modernden ziyade, sade ve basit bir hayat tercihimdir. Ki elimden geldiğince de sade ve basit yaşamaya çalışan, kendimi keşmekeşten uzak tutan biriyim. Oldukça da memnunum.


zenginsozluk.com/foto

göz

number eleven
Beynin en fazla veri aldığı organ. Beyindeki en büyük alan, görmeden sorumlu oksipital lob alanına ayrılmıştır. Çünkü beynin en temel görevi hayatta kalmaktır. Bunun için de tehlikeleri derhal görüp fark etmeli ki savaşsın veya kaçsın, Dolayısıyla da hayatta kalsın.

kıskançlık

number eleven
duygusal bir ilişkide yaşanan kıskançlığı kastediyorsak, Sakin ve mantıklı bir şekilde düşününce gereksiz olan bir duygu. Çünkü karşı taraf eğer senin yanında yer almışsa, senin olmayı kabul etmişse demek ki aradığı şeyleri sende bulmuş. Sen de demek ki, aradığını şeyleri onda bulmuş olmalısın ki onunla olmayı kabul etmişsin. O zaman bırak işte kim bakarsa baksın boşver. Sen ona, sende bulduğu şeyleri sunmaya devam ettikçe yanında kalmaya devam edecek zaten. Aynı şekilde o da sana sunduğu müddetçe sen de onunla olmaya devam edeceksin. O zaman bırakın başkasının bakmasını etmesini, aranızda yanmış ve sizi birbirinize ait kılmış olan ateşi beslemeye bakın. Yani, başkası yüzünden birbirinizi kırıp dökmektense, bırakın da başkası size bakıp imrensin, yansın tutuşsun.

Ama dediğim gibi, sakin ve mantıklı bir şekilde düşününce böyle olması gerektiğinin daha doğru olduğu görülüyor. Ama işte o kimya birisinden ötürü değişmeye başlayıp ateş bacayı sarınca, beynin mantıktan sorumlu kısmı devre dışı kaldığından ne yazık ki işler öyle olmuyor.

otuzunda ölüp altmışında gömülenler

number eleven
yavaş yavaş ölürler
seyahat etmeyenler yavaş yavaş ölürler
okumayanlar, müzik dinlemeyenler
vicdanlarında hoşgörüyü barındırmayanlar

yavaş yavaş ölürler
alışkanlıklarına esir olanlar
her gün aynı yolları yürüyenler
ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler
elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler
bir yabancı ile konuşmayanlar

yavaş yavaş ölürler
heyecandan kaçınanlar
tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki parıltıyı görmek istemekten kaçınanlar

yavaş yavaş ölürler
aşk ve işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler
rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar
hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar...

-neruda-

iftarlık gazoz

number eleven
yaşlandığımı hissettiren film olmuştur. zira cem yılmaz götü göbeği olan, orta yaşlı, hatta sonlara doğru da kafasında, kırsal yerlerde yaşlı erkeklerin giydiği klasik desenli bir bere vardır onu giyen yaşlı bir adamı oynamıştır bu filmde. tamam cem yılmaz zaten gerçekte de orta yaşlı ama ne bileyim, bu adam her şey çok güzel olacak'taki altan, gora'daki arif, hokkabaz'daki iskender, organize işler'deki müslüm denen hıyar'dı. ilk defa böyle bir rolü oynadığını ve hakkını da veren vere oynadığını görünce insan ister istemez ulan zaman hangi ara bu kadar geçti de bu adam bu rollere de büründü diyor.

filme gelirsek de dondurmam gaymak tadı aldım. zaten bir iki oyuncu (devrimci elemanın babası ve tarlada çalışan kadınlardan bir tanesi) o filmde de oynamıştı. devrimci elemanın babası, dondurmacı ali'nin motoru çalındığında şikayete gittiği karakoldaki bekçiydi. hatta ali, kendisine atar gider yaparken "şerefsizim bi cinnet her şeyi halledeğ" demişti. pamuk tarlasındaki kadınsa, ali'nin motorunun çalındığı sırada dondurma sattığı kadınlar arasında yer alıyordu. ayrıca bu filmde ege'de geçmekte.

bir de çocuk sokakta gazoz satarken bağırıp çağırırken evinden fırlayıp onları kovalayan o huysuz kadın da, dondurmacı ali'ye beddua edip "cenabet deyyuz" diyen o yaşlı kadını hatırlattı. hatta ali de motoru o kadının bedduasiı yüzünden çalındı diye düşünüp göle gusül abdesti almaya gitmişti.

son olarak çocuk kumsalda gazoz satarken ona bir şeyler yedirmeye çalışan ve bir türlü susmak bilmeyip en sonunda çocuğun üzerine çullanan o kocakarının allah belasını versin.

friedrich wilhelm nietzsche

number eleven
"keyif ve keyifsizliğin birbirinden asla ayrılmaz şeyler olduğunu düşünelim, öyle ki insan birinin ne kadarına sahip olmak isterse ötekinin de ancak o kadarına sahip olacak. seçim sizin: mümkün olduğu kadar az keyifsizlik, kısacası acısız bir yaşam mı, yoksa o ana kadar hiç tadılmamış zevkleri tatmanın, keyifleri yaşamanın bedelini ödemeyi göze alarak mümkün olduğu kadar çok keyifsizlik mi? eğer ilk seçeneği yeğler ve acılarınızı azaltmayı, hatta yok etmeyi isterseniz, o zaman zevk alma kapasiteniz de azalacak, hatta yok olacak."

-nietzsche-

yani der ki; mutluluk, mutsuz olma kapasitenizde saklı...

kitap

number eleven
İnsandan daha etkili olabilen bir dost. Tabi doğru bir kitapsa. Bu nedenle de arkadaş dost seçiminde olduğu gibi, kitap konusunda da oldukça seçici olmak lazım. Böylece, okuduğunuz kitap sayesinde geçmişte yaşayan önemli insanlarla bağlantı kurabilir ve onlarla tanışıp dostluk kurma şansına ulaşabilirsiniz. Bununla beraber, onların Yaşadıkları döneme de gidip zamanda yolculuk edebilirsiniz.

Çok sevdiğim üç söz vardir kitaplarla ilgili. İlki sanırım sinirbilim uzmanı prof. Dr. Sinan canan'a ait. Der ki, "edebiyatta eskiyi, bilimde yenileri okuyun."

Diğer söz de franz kafka'ya ait. O da der ki:

"üzerinize felaket gibi çöken kitaplar gerek. bir kitap, içinizdeki donmuş değerleri parçalayacak bir balta olmalıdır. insanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıyız. okuduğumuz kitap bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa ne işe yarar!"

Ve elbette üçüncü söz:

"Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı, bu yaptıklarımın hiç birisini yapamazdım.".

mustafa kemal atatürk

looking for eric

number eleven
Eric cantona'nın yer aldığı harika film. Filmin başlığını 19 gün önce ben açmıştım zaten. Şimdi diğer bazı replikleri yazmak istedim.

cantona: tehlikeye atılmadan tehlikeden kurtulamayız.

cantona: bazen en güzel hatıralar baş etmesi en zor hatıralardır.

cantona: serçeden korkan darı ekmez. zardan korkana düşeş gelmez. sudan korkan denize girmez.

cantona: insanın farkında olduğundan daha çok seçeneği vardır. her zaman.

glazer'a para yok, sky kanala da
city'nin şarkısı hâlâ kulaklarda
iki united var, ama ruhumuz tektir
busby'nin çocukları dünyada yektir
(bishop ve arkadaşlarının barda söylediği manchester united tezahüratı)

bishop: muhteşem bir şey olmalı altmış bin kişi seni seyrediyor. çığlık atıp adını haykırıyorlar.
cantona: korkutucu bir şey.
bishop: korkutucu mu?
cantona: evet.
bishop:hadi oradan.
eric: ses kesilirse diye korkardım. kalabalığı şaşırtmak hoşuma giderdi. her oyunda onlara bir hediye vermeye çalışırdım. bazen olmazdı, ama oldu mu da...
bishop: sonsuza dek aklımızda kalırdı.
cantona: evet. ama ilk önce kendimi şaşırtmam gerekirdi. risk almak gerekir. kendine çizdiğin sınırla çok alakalı. tehlikeye atılmayacağım dersen, risk alamazsın.

bishop: insan öyle bir coşar ki birkaç saatliğine de olsa hayatın pisliğini unutuverirsin.

bishop: maçları çok özledim. tutuklanmadan sapılabileceğin tek yer orasıdır. bağırırsın, çığlık atarsın, gülersin.
cantona: evet. hatta ağlarsın.
bishop: evet.
cantona: öpüşen ingilizleri görürsün.
bishop: başka nerede arkadaşlarınla birlikte bas bas şarkı söyleyebilirsinil ki?

bishop: peki, en hoşuna giden an hangisiydi?
cantona: bir gol değildi.
bishop: bir gol olması lazım eric. fa kupası'nda liverpool maçının son dakikası. beckham köşe vuruşu kullanır. kaleci çıkar. topu yumrukla uzaklaştırır. top göğsüne çarpar. yerden sektiğinde çakarsın, top ağları havalandırır.
cantona: hayır.
bishop: o zaman wimbledon olmalı. topa doğru koşarsın. top sana doğru gelmektedir. topun açısını, dönüşünü hesaplamaktasındır. rüzgârın yönünü, hızını her şeyi. sağ ayağını uzatıp topu havada durdurursun. top bacağından havalanır. tekrar uzanıp şut çekersin. dünyadaki gelmiş geçmiş en iyi vole kaleye girer. bir gol olmalı. gol olması lazım eric.
cantona: bir pastı.
bishop: pas mı? tanrım. spurs maçında irwin'e verdiğin pas. evet! harikaydı.
cantona: zekiydi, iki ayağını da kullanıyordu. birden kafamda bir şimşek çaktı. ayağımın dışıyla hafifçe dokundum. herkes şaşırdı. koşarken topa çaktı. kalbim yerinden çıktı sandım.
bishop: bir hediyeydi.
cantona: evet. futbolun ulu tanrısı'na bir adak gibi.
bishop: kaçırsaydı?
cantona: takım arkadaşlarına güvenmen gerek. her zaman. yoksa kayboluruz.

cantona: intikamların en asili affetmektir.

cantona: senden hızlılarsa koşup geçemezsin. senden uzunlarsa üstlerinden zıplayamazsın. sol ayakları kuvvetliyse sağlarından geçersin, ama her zaman değil. onları şaşırtman için önce kendini şaşırtman lazım.

bob marley

number eleven
"o'nun ilk aşkı olmayabilirsin, son aşkı da; hatta bir tanesi de, daha önce aşık oldu, tekrar olabilir.... ama şu an seni seviyorsa daha ne olabilir ki? tıpkı senin gibi, o da mükemmel değil ve ikiniz birlikte asla mükemmel olamayabilirsiniz. ama şayet o seni güldürebiliyorsa, iki kez düşündürebiliyorsa -kabul edersin ki; insanlar hata yaparlar- onu seninle tutmaya çalış ve ona verebileceğin her şeyi ver. seni günün her anında düşünmüyor olabilir ama sana kırabileceğini bildiği bir parçasını verecektir -kalbini. yaralama onu, değiştirmeye çalışma, çözümlemeye kalkma ve verebileceğinden fazlasını bekleme. seni mutlu ettiğinde gülümse, kızdırdığında fark etmesini sağla ve yokken özlediğini bil..."

bob marley

adam olmak

number eleven
rudyard kipling'e kulak verelim...

"Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü
ve bunun sebebini senden bildikleri zaman
sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;
Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir
ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;

Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,
ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;

Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,
Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,
Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır
ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;

Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen,
ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür
ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;

Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir
ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;
ve kaybedip yeniden başlayabilir
ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;

Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile
işine yaramaya zorlayabilirsen
ve kendinde 'dayan' diyen bir iradeden
başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;

Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,
ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;
Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;
Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;

Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı,
altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;

Yeryüzü ve üstündekiler senindir

Ve dahası

sen bir İNSAN olursun oğlum…"

bir denizdir yokluğun

number eleven
Ümit yaşar oğuzcan şiiri.

Bir denizdir yokluğun
Girdaplarında boğulup gittiğim
Ne bulduysam en güzel
Hepsini birden kaybettiğim
Ve kıyılarında ağladığım uzun uzun
Bir denizdir yokluğun
Ne iyiydi gitmesen, kalsan
Dayasan başını omuzlarıma
Unutulmaz anlar anılar götürseydik
Seninle bu günden yarına
Gelmeseydi ayrılıklar, dursaydı zaman
Ne iyiydi gitmesen,kalsan
Gittin bir kere neyleyim
nerdesin şimdi kimbilir
ne zaman yumsam gözlerimi
Ah aklıma gözlerin gelir
Çaresiz acılarla dolar içim
Gittin bir kere,neyleyim
Yokluğunun denizlerindeyim artık
Girdaplarında gitgide Kayboluyorum
Bir dalga geçiyor üstümden
Gel tut ellerimi boğuluyorum
Anlasana o en korkunç en karanlık
Yokluğunun denizlerindeyim artık.

Ümit Yaşar Oğuzcan

al capone

number eleven
Gelmiş geçmiş en büyük ve en ünlü mafyalardan biri. Şu sözün de sahibi:

"bir adamı sabah gördüğümde tesadüf olarak kabul ederim, öğlen aynı adamı bir daha görürsem kuşkulanırım. akşam karşılaştığımızda tereddütsüz silahımı çekip vururum. tesadüflere inanmam."

bacak seğirmesi

number eleven
sebebi, uykuya dalmak üzereyken solunum yavaşladığı için beynin bunu ölüm zannedip bacaklara elektrik iletisi göndermesidir. o an ölüm mölüm olmadığı için de, bacak o sinyali aldığında tepki verir. tabi, insanın yüreği ağzına gelir o ayrı.

paranoya

number eleven
Freud, paranoyanın altında aşağılık kompleksi olduğunu söyler. Bence haklı da. Çünkü sıradan biri olduğu halde peşimde ajanlar var diyen, hiçbir vasfı olmadığı halde önümü kestiler yoksa şu an çok farklı yerlerde olacaktım ama yükselmemi istemediler diyen birini düşünsenize, bildiğin aşağılık kompleksi işte.

türkiye'de ölüm

number eleven
Ölüm normal ve doğal bir durum. Kaçınılmaz son, büyük eşitleyen. Kimse ölecekmiş gibi yaşamasa ve öleceğini kabul etmese de, sonunda öleceğini bilir. Canlılar içinde de sonunda öleceğini bilen tek tür insandır.

Ancak ülkemizde her gün öyle içler acısı ölüm haberleri alıyoruz ki, kimisi trafik kazasında, kimisi hunharca işlenen cinayette, kimisi terör saldırısında ve kimileri de daha onca felaketler sonucunda hayattan ayrılıyor. Hal böyle olunca da, dediğim gibi ölüm her ne kadar doğal ve herkes için geçerli bir son olsa da ve bunu herkes kabul etse de, bu tür iç acıtan ölüm haberleri insanların ölüm konusundan daha da fazla korkmasını ve kaygı duymasını sağlıyor. Yani normalde ölüm diye hir şey yokmuş da, ölenler de sanki bu haberlerde gösterildiği gibi acımasız insanlar veya bazı felaketler sonucunda ölüyormuş ve bundan sonra da ölen herkes aynı şekilde ölecekmiş gibi algılıyorlar. Bu da ister istemez insanların ölüm konusuna doğal bir şey değilmiş de böyle fena bir şeymiş gibi bakmasına sebep oluyor.

kadınların erkeklerden üstün olduğu gerçeği

number eleven
Kıyaslamak ve işi rekabete dökmek yerine, her iki tarafı da kendi özellikleri doğrultusunda değerlendirsek mesele kalmayacak aslında. Örnek vermek gerekirse, bir şişe su mu daha değerlidir, yoksa bir yolcu uçağı mı? Düz mantıkla bakarsanız, bir yolcu uçağı daha değerli dersiniz. Öyle ya, hem daha pahalı, daha lüks, dünyanın öteki ucuna gitmenizi sağlıyor ve konforlu vs. Ama size desem ki, sıcaktan kavrulan bir çöle düşmüş olsanız bu durumda hangisine sahip olmak istersiniz? Uçağa mı, yoksa suya mı? Eminim ki şu an bunu okuyan herkes bir şişe suyu tercih ederim diyor. Demek ki neymiş, her şeyi kendi formu doğrultusunda değerlendirmek daha doğru bir şeymiş.

Bu dünyada kadının yapması gereken görevler var, erkeğin yapması gereken görevler var. Kadına ait olan görevlerde erkek, erkeğe ait olan görevlerde de kadın yetersiz kalacaktır. Herkes kendi görevini sorumluluk bilinci ve layıkıyla yerine getirdiğinde zaten sorun olmayacaktır. Ve elbette bu iki varlık, birbirini de tamamlayacaktır. Dolayısıyla konuyu gereksiz rekabete çevirmek, kıyaslama yapmak anlamsız ve içi boş, kısır tartışmalardan başka hiçbir işe yaramaz. Bu da boşa enerji kaybettirir. Normalde bile hemen her şeyi kendi şartları içinde değerlendirmek gerekirken, birbirinden farklı ve zıt olan cinsiyetleri böyle bir şekilde kıyaslamak gerçekten saçma oluyor.

son olarak bir erkek olarak nöroloji uzmanı dr. Bente pakkenberg'ten bahsetmek istiyorum. Kendisi steoroloji denen bilimin kurucularından biridir. Stereoloji, beyindeki nöron adı verilen sinir hücrelerinin sayılmasını sağlayan bilim dalıdır. Normalde kadın beyninde bulunan nöron sayısı, erkek beynindekinden azdır. Ancak bunun zekaya etkisi yoktur. Yani, erkek beyninde daha çok nöron olması, erkeğin kadından daha zeki olduğu anlamına gelmiyor. Ve bunu bilimsel olarak ortaya çıkaran kişi de dr. Bente pakkenberg'in ta kendisidir. Kendisi bir bilim kadını olarak kendi cinsiyetine ait beyinlerin, erkek beyninden daha az nörona sahip olduğunu keşfetti. Bu konuyla ilgili olarak da şunları söylemekte kendisi:

"Birincisi, erkeklerin bizimle birlikte normal bir hayat sürdürebilmek için 4 milyar daha fazla sinir hücresine sahip olma zorunluluğu, onların problemidir! Gördüğünüz gibi hepimiz gayet normal hayatlar yaşayabiliyoruz.

"İkincisi ise, ben bir bilim insanı olarak 4 milyar eksik sinir hücresi ile dahi neler yapılabileceğini bu ve önceki çalışmalarımla göstermiş olduğumu düşünüyorum!”

şimdi işi rekabete dökenleri oturup bir kez daha düşünsün.

öfke

number eleven
Saldırganlığa dönmediği müddetçe yaşanması gereken duygudur. Adı üzerinde, duygu. Yani insan olarak bizim bir parçamız ve her duygu gibi yaşanması gayet doğal. Ama önemli olan, saldırganlığa dönmemesi.

keyifsiz olmak

number eleven
Gayet doğal bir durumdur. İnsanın ruh halini hava durumu gibi düşünmek lazım. Nasıl ki mevsimler gelip geçiyor ve her daim değişiyorsa, nasıl ki hava durumu günden güne değişiyor ve hatta gün içinde dahi değişiklik gösteriyor ve bunlar hiçbir zaman sabit kalmayıp devamlı farklılık gösteriyorsa, nasıl ki doğada her şeyin bir zamanı varsa ve tüm bunlar gayet doğalsa, insan da her daim mutlu olamaz. Arada diğer duygular da hissedilebilir, hissedilmelidir. Karnımız açken yemek yedikten sonra doyuyoruz ama o doygunluk sonsuza dek sürmüyor ve bir zaman sonra tekrar açlık hissediyoruz. Dolayısıyla duygulara da böyle bakmak lazım. Her duygu başlar, bir süre devam eder ve daha sonra biter. Bu gayet doğaldır. Ancak insanlar ne yazık ki, hoşa giden duyguları yaşamayı hiç istemiyorlar ve daima hoşa giden duyguları hissetmek istiyorlar. Hava nasıl ki her gün güneşli olmayıp arada yağmur ve kar da yağacaksa ve bu doğanın kanunuysa, doğada nasıl ki bir denge varsa ve her şey zamanında oluyorsa, insan olarak bizler de her türlü duyguyu yaşamak zorundayız. Bu gayet doğal. İnsanlar aslında doğal ve zararsız olan çoğu şeyi ne yazık ki kullanıcı hatasından dolayı bozup kendi kendisini sıkıntıya sokuyor.

ted bundy

number eleven
eğer aklımda yanlış kalmadıysa seri katil adı verilen ilk adam olması lazım. epey zaman önce cnbc-e kanalında izlediğim ve kendisiyle ilgili yapılmış olan filmin sonunda verilen bilgide, eğer yine yanılmıyorsam öyle deniyordu.

sadece kadınları öldüren ve öldürdükten sonra tecavüz eden bu ruh hastası ayni zamanda bir avukat olduğu gibi, işin tuhaf kısmı hapiste olduğu dönemde onlarca kadından aşk mektubu almıştır.

kaygı

number eleven
başına kötü bir şey gelir diye kaygılanma ve yaşadığın anı bu tehlike beklentisi yüzünden mahvetme. çünkü gerçek olan bir şey var ki, başına kötü bir şey geldiğinde zaten içgüdüsel olarak otomatikman harekete geçeceksin. dolayısıyla ortada hiçbir tehlike ve tehdit unsuru yokken, keyfine bakmaya ve zamanı iyi kullanmaya bak.

olur da başına kötü bir şey gelirse muhtaç olduğun kudret, o ana kadar zamanını iyimser geçirdiğin için bünyende zaten var olacak ve o kötü olayla baş etmen konusunda sana güç verecek. ama eğer ortada tehlike olmadığı halde kötümser düşünürsen ve tehlike beklentisi içine girersen başına gerçek bir tehlike ile karşılaştığında onunla baş edebilmek için ekstra bir gücün olmuyor. araştırmalara göre insanların %95'inin evhamlandığı konular olmamış. geriye kalan %5'inin evhamlandığı konularsa korktuğu kadar olmamış. yani tehlike beklentisi içine girenler yanlış tahmin etmiş oluyorlar genelde. bunu parasal olarak örneklendirmek gerekirse "paranı kafandan geçen o düşünceye yatırır mısın?" diye sor kendine. yani paranı yatırmayacağın olumsuz bir düşünceye duygularını yatırıyor ve o anı mahvediyorsun. sonuçta duygular da bir sermayedir. sabah uyanınca 100 birim duyguyla uyanırız ve onu o gün içinde nereye yatırdığımız, o günkü ruh halimiz açısından çok önemli.

kaygılanıyorsan harekete geç. bir şekilde içine girince o kadar da kaygı verici bir şey olmadığını göreceksin.

kaygı, anı yaşayamamaya sebep olur. zamanın da geri dönüşü olmadığı için hayat boşa akmış olur bu durumda da hayattan alacağın artar.

ıraksayan sorunlar

number eleven
istatistikçi Ernst Friedrich "Fritz" Schumacher tarafından ortaya atılan kavramdır. cevabı herkes için farklı ve göreceli olan mutlu olmanın yolları, hayatın anlamı, dünya barışı ve açlığı önlemenin yolları vs gibi konular ıraksayan sorunlar grubuna girer. çünkü dediğim gibi, bu sorular bilimsel olmadığı için, çözüm yöntemi de bilimsel yollarla yapılamaz ve tek bir yolu da olmayıp herkes birbirinden farklı cevaplar verecektir. dolayısıyla da schumacher tarafından ıraksayan sorunlar olarak değerlendirilir.

zeljko obradovic

number eleven
mangal gibi yüreğine
helal olsun koçum benim
çelik gibi bileğine
helal olsun koçum benim

Dar oldu rakibe saha
Helal olsun koçum benim
Kaldır kupayı havaya
Helal olsun koçum benim

Koçum benim, koçum benim
Kutlu olsun zaferlerin
Gel de alnından öpeyim
Helal olsun koçum benim...

2000'lerin başında trt'de yayınlanan ve tarık akan'ın özel bir lisenin basketbol takım koçu rolünde oynadığı "koçum benim" adlı dizinin jenerik müziği.

iletişim

number eleven
İster duygusal ilişki olsun, ister sosyal, ister akrabalık ilişkisi fark etmez, her ilişkide hayati bir öneme sahip olan bir konu. İlişkiyi vezir de eder, rezil de. İletişim kurmak demek, sadece konuşmak anlamına gelmez. Mesele konuşmaksa, bağıra çağıra, iğrenç bir üslup sergileye sergileye ve saygıdan yoksun bir şekilde de konuşuyor insanlar birbirleriyle. Her gün sağımızda solumuzda görüyoruz illaki bu örnekleri. Ama hayır, İletişim bu değil ve olamaz. Bu sadece hayvani hareketler sergileyerek yapılan bir anlaşma çabası bana göre. Hayvanlarsa eğer bu tür bir çabayı gösterip anlaşmaya çalışanlar sorun yok, ama insandan bahsediyorsak ortada sorun var demektir.

İletişim olayını lisedeki türk dili ve edebiyatı adlı derste öğrettikleri gibi "kaynak vardır ve bir de alıcı, bir de kaynağın alıcıya gönderdiği mesaj vardır ve aralarında kurdukları bu bağlantıya iletişim denir" şeklindeki gibi anlatmayacağım tabi. Ama bana göre iletişim demek, her şeyden önce karşı tarafla anlaşma niyetine sahip olmak demektir. Anlaşmaktan kasıt hemfikir olmak demek değil elbette. Hemfikir olmak zorunda değil kimse birbiriyle ama mesele de zaten hemfikir değilken, farklı fikirler yüzünden işi kavgaya çevirmemek. "Peki, sen öyle mi düşünüyorsun olabilir, saygı duyarım. Ben de böyle düşünüyorum. Sorun yok" diyebilmek önemli olan. Ortada bir sorun varsa, çözüm odaklı yaklaşım sergilemektir. Karşı tarafı düşünceleri yüzünden yargılamamak ve onu onun şartları doğrultusunda değerlendirip, neden öyle düşündüğünü anlamaya çalışmaktır. Empati kurmaktır. İletişim denen olayın anayasası bunlardır bana göre ve her biri "Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" şeklinde tanımlayabileceğimiz kadar önemli maddelerdir.

Herkese sağlıklı iletişim kurabildiği günler ve ilişkiler dilerim.