confessions

number eleven

1. nesil Yazar - Enerjik

  1. toplam entry 574
  2. takipçi 16
  3. puan 7280

modern hayat

number eleven
İnsanı doğasından uzaklaştıran, dolayısıyla insanlıktan çıkaran ve birer robot haline getiren, insanın fabrika ayarlarına aykırı bir hayat. Elbette büyük kolaylıklar sağlıyor bu inkar edilemez, ancak başta ruh sağlığı olmak üzere, insanın sağlığını elinden alıyor. Modernden ziyade, sade ve basit bir hayat tercihimdir. Ki elimden geldiğince de sade ve basit yaşamaya çalışan, kendimi keşmekeşten uzak tutan biriyim. Oldukça da memnunum.


zenginsozluk.com/foto

sandviç

number eleven
çıkış noktası İngiliz devlet adamı 4. Earl Sandwich, John Montagu'dur. Kumar masasından yemek yemek için bile kalkmayan bu adam, karnı acıkınca emri altindakilere yemek getirmelerini emreder ve kendisine ekmek arası bir şeyler koyup getirirler (bildiğiniz sandviç malzemeleri işte). Dolayısıyla bugün yediğimiz sandviç adı verilen yiyecek türü, buradan doğar.

evlilik

number eleven
can dündar'a ait olduğu yazan ama daha sonra onun olmadığı söylenen bir yazı ile karşılaştım. Kime ait olduğunu bilmediğim için kaynak veremiyorum.

"evlilik, inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için. 17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum aynı zamanda da. evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belki de kuruma inanmamaktan geçiyor.

evliliği toplumun dayattığı şekilde yaşamamak. nedir bu dayatmalar? erkeğin muhakkak kadından yaşça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine ya da en azından eşit olması bunların sadece ikisi.

olmaz, yürümez diyor toplum. erkek yaşça büyük olmalı ki, kadına 'hot' dediğinde oturmalı kadın. ya da yumusatıyorlar;

-efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum felan) küçük olmalıymış yaşı.

eğitimde de böyle. kadının çok okumuşu bilmiş olurmuş, evde kalmakmış layıkı.

eşim benden 2 yaş büyük; ne 'hot' dememe gerek kaldı 17 senede, ne de benden önce çöktü.

yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti,

'ooo can bey kapmışsınız çıtırı' esprilerine muhattap dahi oldum.

eşim 3 üniversite bitirdi; ben bi taneyi 9 senede bitirdim.

ne o bana bilmişlik taslağldı, ne ben ona ezik baktım. kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır der halil cibran. bunu unutmadık biz. ben konuşurken o dinledi, ben dinlerken o konuştu 17 sene. o öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o 'haklısın bitanem' dedik, öfke bitip fırtına durulduğunda 'ama bi de böyle düşün' de dedik fikrimizi savunurken. farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi, aynı amaç için savaşan neferlerdik bu hayatta.

asla bilmedik ne kadar para kazandığımızı, ortak cüzdanımızdan gerektiği kadar aldık. ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon, kim bu saatte arayan karşı cins diye sorgulamadik da ama. sevginin en büyük dostuydu bizim için 'güven' ve güvenin ardına saklanmış bir 'saygı' vardi daima.
ne kavgalar, ne badireler atlattık 17 senede. eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yaşayacaktık.

bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın dışında yattım bi gece, misafir odasında. gece yarisi kapı açıldı, eşim;

-'ne yapıyorsun burda?' diye sordu kapının eşiğinden.

'uyuyorum' dedim buz gibi bi sesle.

gitti, gelmesi 1 dakikasını almıştı elinde yastikla. 'kay yana' dedi daracık yatakta.

'ne yapıyorsun?' dediğimde 'benim yerim senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim' dedi.

anladım ki o gece, en uzun kavgamız yat saatine kadar sürecek. ve bence dogrusu da bu. özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız hariç. kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadık birbirimize.

toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de 41'inci çift olacaktık o listede. ama oyunun kurallarını biz koyduk. ne de olsa bizim oyunumuzdu oynanan.

evlilik; hesapsız içine dalınması gereken bir oyun bence. topluma kulaklarını tıkayarak hem de ne benim, ne de bizim sözlerimizle. sadece gönlünüzden geçtiğince.

dediği gibi ataol behramoglu'nun;

'yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene
karışırcasına. çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana."

looking for eric

number eleven
Eric cantona'nın yer aldığı harika film. Filmin başlığını 19 gün önce ben açmıştım zaten. Şimdi diğer bazı replikleri yazmak istedim.

cantona: tehlikeye atılmadan tehlikeden kurtulamayız.

cantona: bazen en güzel hatıralar baş etmesi en zor hatıralardır.

cantona: serçeden korkan darı ekmez. zardan korkana düşeş gelmez. sudan korkan denize girmez.

cantona: insanın farkında olduğundan daha çok seçeneği vardır. her zaman.

glazer'a para yok, sky kanala da
city'nin şarkısı hâlâ kulaklarda
iki united var, ama ruhumuz tektir
busby'nin çocukları dünyada yektir
(bishop ve arkadaşlarının barda söylediği manchester united tezahüratı)

bishop: muhteşem bir şey olmalı altmış bin kişi seni seyrediyor. çığlık atıp adını haykırıyorlar.
cantona: korkutucu bir şey.
bishop: korkutucu mu?
cantona: evet.
bishop:hadi oradan.
eric: ses kesilirse diye korkardım. kalabalığı şaşırtmak hoşuma giderdi. her oyunda onlara bir hediye vermeye çalışırdım. bazen olmazdı, ama oldu mu da...
bishop: sonsuza dek aklımızda kalırdı.
cantona: evet. ama ilk önce kendimi şaşırtmam gerekirdi. risk almak gerekir. kendine çizdiğin sınırla çok alakalı. tehlikeye atılmayacağım dersen, risk alamazsın.

bishop: insan öyle bir coşar ki birkaç saatliğine de olsa hayatın pisliğini unutuverirsin.

bishop: maçları çok özledim. tutuklanmadan sapılabileceğin tek yer orasıdır. bağırırsın, çığlık atarsın, gülersin.
cantona: evet. hatta ağlarsın.
bishop: evet.
cantona: öpüşen ingilizleri görürsün.
bishop: başka nerede arkadaşlarınla birlikte bas bas şarkı söyleyebilirsinil ki?

bishop: peki, en hoşuna giden an hangisiydi?
cantona: bir gol değildi.
bishop: bir gol olması lazım eric. fa kupası'nda liverpool maçının son dakikası. beckham köşe vuruşu kullanır. kaleci çıkar. topu yumrukla uzaklaştırır. top göğsüne çarpar. yerden sektiğinde çakarsın, top ağları havalandırır.
cantona: hayır.
bishop: o zaman wimbledon olmalı. topa doğru koşarsın. top sana doğru gelmektedir. topun açısını, dönüşünü hesaplamaktasındır. rüzgârın yönünü, hızını her şeyi. sağ ayağını uzatıp topu havada durdurursun. top bacağından havalanır. tekrar uzanıp şut çekersin. dünyadaki gelmiş geçmiş en iyi vole kaleye girer. bir gol olmalı. gol olması lazım eric.
cantona: bir pastı.
bishop: pas mı? tanrım. spurs maçında irwin'e verdiğin pas. evet! harikaydı.
cantona: zekiydi, iki ayağını da kullanıyordu. birden kafamda bir şimşek çaktı. ayağımın dışıyla hafifçe dokundum. herkes şaşırdı. koşarken topa çaktı. kalbim yerinden çıktı sandım.
bishop: bir hediyeydi.
cantona: evet. futbolun ulu tanrısı'na bir adak gibi.
bishop: kaçırsaydı?
cantona: takım arkadaşlarına güvenmen gerek. her zaman. yoksa kayboluruz.

cantona: intikamların en asili affetmektir.

cantona: senden hızlılarsa koşup geçemezsin. senden uzunlarsa üstlerinden zıplayamazsın. sol ayakları kuvvetliyse sağlarından geçersin, ama her zaman değil. onları şaşırtman için önce kendini şaşırtman lazım.

kadıköy

number eleven
hüsnü arkan'ın o güzel sesiyle söylediği, ezginin günlüğü grubunun kadıköy adlı şarkısı. sözlerini de yazalım:

bir akşam masası, iki kişiyiz, sen ben
gidiyorsun hiçbir şey söylemeden, birden
kadıköy'de bir yağmurlu bahçeden

yıllar külleniyor, izi kalıyor aşkın
yüreğim kurtulsa da yangından, alevden

yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
geçmem bir daha kadıköy'den

sen uzaklarda ülkem, ben gurbette bir göçmen
zamanı durdurabilsem, ne ben kalsam ne sen gitsen

yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
geçmem bir daha kadıköy'den

ey akşam vapuru, sana mı kalır dünya?
ben o yağmurlu iskeleye inmem, inmem

yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
geçmem bir daha kadıköy'den

sen uzaklarda ülkem, ben gurbette bir göçmen
zamanı durdurabilsem, ne ben kalsam ne sen gitsen

bando arabası etkisi

number eleven
sürü psikolojisi denen olay. 1848 yılında dan rice adlı bir eleman, bugünkü miting otobüsü şeklindeki bir parti arabasıyla yüksek sesli bir müzik açarak sokak sokak dolaşır ve insanların da ilgisini çekerek onları arabanın peşine takar. dolayısıyla da o insanlardan oy ister. oldukça da başarılı olur ve bu olay "bando arabası etkisi" olarak adlandırılmış ve daha sonra da psikoloji literatürüne "sürü psikolojisi" adıyla giriş yapmıştır.

bob marley

number eleven
"o'nun ilk aşkı olmayabilirsin, son aşkı da; hatta bir tanesi de, daha önce aşık oldu, tekrar olabilir.... ama şu an seni seviyorsa daha ne olabilir ki? tıpkı senin gibi, o da mükemmel değil ve ikiniz birlikte asla mükemmel olamayabilirsiniz. ama şayet o seni güldürebiliyorsa, iki kez düşündürebiliyorsa -kabul edersin ki; insanlar hata yaparlar- onu seninle tutmaya çalış ve ona verebileceğin her şeyi ver. seni günün her anında düşünmüyor olabilir ama sana kırabileceğini bildiği bir parçasını verecektir -kalbini. yaralama onu, değiştirmeye çalışma, çözümlemeye kalkma ve verebileceğinden fazlasını bekleme. seni mutlu ettiğinde gülümse, kızdırdığında fark etmesini sağla ve yokken özlediğini bil..."

bob marley

mustafa güzelgöz

number eleven
kitapçı mustafa

1943 yılında henüz 23 yaşındayken devlet memuru olarak tayini ürgüp'te bir kütüphaneye çıkar. fakat kütüphaneye gelen giden olmaz ve durumu amirine bildirir. bir şeyler yapılması gerektiğini söyler ama amirdeki zihniyet tıpkı bugünkü idare zihniyeti gibidir. sallamazlar mustafa'yı ve nasıl olsa maaşını alıyorsun bırak boşver derler.

mustafa ise düşünür düşünür ve aklına bir fikir gelir. amirlerini ikna eder (zorlukla) ve bir eşek aldırır. sonra da kütüphaneden 200'e yakın kitap alıp köy köy dolaşmaya ve seyyar kitapçılık yapmaya başlar. çocuklar hem şaşırır hem sevinir ve her çocuk birer tane kitap alır. bu arada kütüphaneyi de sadece haftanın iki günü açık tutar.

tabi bununla da yetinmez mustafa. hedefinde kadınları da kütüphaneye çekmek vardır. zenith ve singer firmalarına mektup atıp dikiş makinesi ister. karşılık olarak da firmaların adını kütüphanenin duvarına kocaman harflerle yazıp reklamlarını yapmayı teklif eder. onlar da kabul eder ve birisi 9, diğeri 1 tane göndermek üzere toplamda 10 adet dikiş makinesi gönderirler mustafa'ya.

mustafa hedefine ulaşır ve kadınlar artık kütüphaneye gelirler. ama tabi gelirken kumaşlarını da getirirler ve dikiş dikmeye başlarlar. ama onlarca kadına on adet makine yetmediği için diğerleri sırada beklemek zorunda kalır. mustafa da her birine birer kitap verir ve sırada beklerken okumalarını ister. ama tabi bakar ki okuma yazma oranı epey düşük. mustafa bu sefer de okuma yazma kursu vermeye başlar.

tabi bazı şerefsiz köpekler durur mu? yıllar sonra görevi dışında işler yaptığı için 50 yaşında emekli ederler mustafa'yı. 2005 yılında da dünyadan ayrılır mustafa.

kapadokya'da da kendi adının verildiği sokakta küçük bir müze yapılır.

bu hikayeyi ahmet şerif izgören'in "süpermen türk olsaydı pelerinini annesi bağlardı" adlı kitapta okudum. hikaye dediysek uydurma değil tabi. yaşanmış ve gerçek bir hikaye. ben de kendimce aktarmaya çalıştım.

o kadar güzel insanlar yaşamış ki şu topraklarda, her biri birer isimsiz kahraman. ama kaç kişinin kaç tanesinden haberi var. bense böyle güzel insanlarla karşılaştıkça ve tanıştıkça bu ülkeden hiçbir zaman umudumu kesmemem gerektiğini görüyorum. her ne kadar bazen umudumu kaybediyor gibi olsam da ülke adına, tarihten birisi çıkıyor ve bir anda umudumu yeşertiyor. sanki "bari bizim hatrımıza kaybetme umudunu" diyorlarmış gibi hissediyorum. bu durumda da umudumu kaybedersem sanki ihanet edecek gibi olacağımdan korkup o güzel insanlar sayesinde tekrar umut beslediğimi hissediyorum. hazır mustafa amcamızdan açmışken konuyu ona da şu mübarek günlerde allah'tan rahmet dileyelim...

retiküler formasyon

number eleven
bilincin giriş kapısı. beynimize gerek iç, gerekse dış çevreden gelen uyarılar elektriksel iletiler sayesinde önce omuriliğe, oradan da beyin sapında bulunan bu ağ oluşumuna gider. oradan talamusa ve talamustan da beynin korteks tabakasına yani, en üstteki kıvrımlı tabakaya giderek bilinçli olarak hissetmemiz sağlanır. korteks zaten bilinçten sorumlu bölgedir ve çalışması da retiküler formasyondan gelen sinyallere bağlıdır. ancak beynimiz muazzam sayıda veriye maruz kaldığı için korteks bunların hepsini değil, algılaması gereken kadarını algılar. hepsini işlemeye kalksa zaten hepimiz delirirdik.

dolayısıyla retiküler formasyon, bilince açılan kapıdır. koma halinde ise buradan çıkan verilerin kortekse ulaşmasını engelleyen bir hasar söz konusudur. normal uyku durumunda ise her ne kadar bilincimiz o an kapalı olsa bile, yine işlemeye devam etmektedir. çünkü uyku halindeyken bedenimize etki eden bir fiziksel temas (misal dürtme), yüksek bir parlaklığı olan ışık veya yüksek şiddetteki bir ses retiküler formasyonu uyarır ve başta belirttiğim gibi oradan talamusa, talamustan da bilinçten sorumlu kortekse gidip böylece hissetmemizi ve uykudan uyanmamızı sağlar.
19 /