confessions

number eleven

1. nesil Yazar - Enerjik

  1. toplam entry 559
  2. takipçi 14
  3. puan 7071

looking for eric

number eleven
Eric cantona'nın yer aldığı harika film. Filmin başlığını 19 gün önce ben açmıştım zaten. Şimdi diğer bazı replikleri yazmak istedim.

cantona: tehlikeye atılmadan tehlikeden kurtulamayız.

cantona: bazen en güzel hatıralar baş etmesi en zor hatıralardır.

cantona: serçeden korkan darı ekmez. zardan korkana düşeş gelmez. sudan korkan denize girmez.

cantona: insanın farkında olduğundan daha çok seçeneği vardır. her zaman.

glazer'a para yok, sky kanala da
city'nin şarkısı hâlâ kulaklarda
iki united var, ama ruhumuz tektir
busby'nin çocukları dünyada yektir
(bishop ve arkadaşlarının barda söylediği manchester united tezahüratı)

bishop: muhteşem bir şey olmalı altmış bin kişi seni seyrediyor. çığlık atıp adını haykırıyorlar.
cantona: korkutucu bir şey.
bishop: korkutucu mu?
cantona: evet.
bishop:hadi oradan.
eric: ses kesilirse diye korkardım. kalabalığı şaşırtmak hoşuma giderdi. her oyunda onlara bir hediye vermeye çalışırdım. bazen olmazdı, ama oldu mu da...
bishop: sonsuza dek aklımızda kalırdı.
cantona: evet. ama ilk önce kendimi şaşırtmam gerekirdi. risk almak gerekir. kendine çizdiğin sınırla çok alakalı. tehlikeye atılmayacağım dersen, risk alamazsın.

bishop: insan öyle bir coşar ki birkaç saatliğine de olsa hayatın pisliğini unutuverirsin.

bishop: maçları çok özledim. tutuklanmadan sapılabileceğin tek yer orasıdır. bağırırsın, çığlık atarsın, gülersin.
cantona: evet. hatta ağlarsın.
bishop: evet.
cantona: öpüşen ingilizleri görürsün.
bishop: başka nerede arkadaşlarınla birlikte bas bas şarkı söyleyebilirsinil ki?

bishop: peki, en hoşuna giden an hangisiydi?
cantona: bir gol değildi.
bishop: bir gol olması lazım eric. fa kupası'nda liverpool maçının son dakikası. beckham köşe vuruşu kullanır. kaleci çıkar. topu yumrukla uzaklaştırır. top göğsüne çarpar. yerden sektiğinde çakarsın, top ağları havalandırır.
cantona: hayır.
bishop: o zaman wimbledon olmalı. topa doğru koşarsın. top sana doğru gelmektedir. topun açısını, dönüşünü hesaplamaktasındır. rüzgârın yönünü, hızını her şeyi. sağ ayağını uzatıp topu havada durdurursun. top bacağından havalanır. tekrar uzanıp şut çekersin. dünyadaki gelmiş geçmiş en iyi vole kaleye girer. bir gol olmalı. gol olması lazım eric.
cantona: bir pastı.
bishop: pas mı? tanrım. spurs maçında irwin'e verdiğin pas. evet! harikaydı.
cantona: zekiydi, iki ayağını da kullanıyordu. birden kafamda bir şimşek çaktı. ayağımın dışıyla hafifçe dokundum. herkes şaşırdı. koşarken topa çaktı. kalbim yerinden çıktı sandım.
bishop: bir hediyeydi.
cantona: evet. futbolun ulu tanrısı'na bir adak gibi.
bishop: kaçırsaydı?
cantona: takım arkadaşlarına güvenmen gerek. her zaman. yoksa kayboluruz.

cantona: intikamların en asili affetmektir.

cantona: senden hızlılarsa koşup geçemezsin. senden uzunlarsa üstlerinden zıplayamazsın. sol ayakları kuvvetliyse sağlarından geçersin, ama her zaman değil. onları şaşırtman için önce kendini şaşırtman lazım.

kadıköy

number eleven
hüsnü arkan'ın o güzel sesiyle söylediği, ezginin günlüğü grubunun kadıköy adlı şarkısı. sözlerini de yazalım:

bir akşam masası, iki kişiyiz, sen ben
gidiyorsun hiçbir şey söylemeden, birden
kadıköy'de bir yağmurlu bahçeden

yıllar külleniyor, izi kalıyor aşkın
yüreğim kurtulsa da yangından, alevden

yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
geçmem bir daha kadıköy'den

sen uzaklarda ülkem, ben gurbette bir göçmen
zamanı durdurabilsem, ne ben kalsam ne sen gitsen

yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
geçmem bir daha kadıköy'den

ey akşam vapuru, sana mı kalır dünya?
ben o yağmurlu iskeleye inmem, inmem

yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
geçmem bir daha kadıköy'den

sen uzaklarda ülkem, ben gurbette bir göçmen
zamanı durdurabilsem, ne ben kalsam ne sen gitsen

bando arabası etkisi

number eleven
sürü psikolojisi denen olay. 1848 yılında dan rice adlı bir eleman, bugünkü miting otobüsü şeklindeki bir parti arabasıyla yüksek sesli bir müzik açarak sokak sokak dolaşır ve insanların da ilgisini çekerek onları arabanın peşine takar. dolayısıyla da o insanlardan oy ister. oldukça da başarılı olur ve bu olay "bando arabası etkisi" olarak adlandırılmış ve daha sonra da psikoloji literatürüne "sürü psikolojisi" adıyla giriş yapmıştır.

bob marley

number eleven
"o'nun ilk aşkı olmayabilirsin, son aşkı da; hatta bir tanesi de, daha önce aşık oldu, tekrar olabilir.... ama şu an seni seviyorsa daha ne olabilir ki? tıpkı senin gibi, o da mükemmel değil ve ikiniz birlikte asla mükemmel olamayabilirsiniz. ama şayet o seni güldürebiliyorsa, iki kez düşündürebiliyorsa -kabul edersin ki; insanlar hata yaparlar- onu seninle tutmaya çalış ve ona verebileceğin her şeyi ver. seni günün her anında düşünmüyor olabilir ama sana kırabileceğini bildiği bir parçasını verecektir -kalbini. yaralama onu, değiştirmeye çalışma, çözümlemeye kalkma ve verebileceğinden fazlasını bekleme. seni mutlu ettiğinde gülümse, kızdırdığında fark etmesini sağla ve yokken özlediğini bil..."

bob marley

mustafa güzelgöz

number eleven
kitapçı mustafa

1943 yılında henüz 23 yaşındayken devlet memuru olarak tayini ürgüp'te bir kütüphaneye çıkar. fakat kütüphaneye gelen giden olmaz ve durumu amirine bildirir. bir şeyler yapılması gerektiğini söyler ama amirdeki zihniyet tıpkı bugünkü idare zihniyeti gibidir. sallamazlar mustafa'yı ve nasıl olsa maaşını alıyorsun bırak boşver derler.

mustafa ise düşünür düşünür ve aklına bir fikir gelir. amirlerini ikna eder (zorlukla) ve bir eşek aldırır. sonra da kütüphaneden 200'e yakın kitap alıp köy köy dolaşmaya ve seyyar kitapçılık yapmaya başlar. çocuklar hem şaşırır hem sevinir ve her çocuk birer tane kitap alır. bu arada kütüphaneyi de sadece haftanın iki günü açık tutar.

tabi bununla da yetinmez mustafa. hedefinde kadınları da kütüphaneye çekmek vardır. zenith ve singer firmalarına mektup atıp dikiş makinesi ister. karşılık olarak da firmaların adını kütüphanenin duvarına kocaman harflerle yazıp reklamlarını yapmayı teklif eder. onlar da kabul eder ve birisi 9, diğeri 1 tane göndermek üzere toplamda 10 adet dikiş makinesi gönderirler mustafa'ya.

mustafa hedefine ulaşır ve kadınlar artık kütüphaneye gelirler. ama tabi gelirken kumaşlarını da getirirler ve dikiş dikmeye başlarlar. ama onlarca kadına on adet makine yetmediği için diğerleri sırada beklemek zorunda kalır. mustafa da her birine birer kitap verir ve sırada beklerken okumalarını ister. ama tabi bakar ki okuma yazma oranı epey düşük. mustafa bu sefer de okuma yazma kursu vermeye başlar.

tabi bazı şerefsiz köpekler durur mu? yıllar sonra görevi dışında işler yaptığı için 50 yaşında emekli ederler mustafa'yı. 2005 yılında da dünyadan ayrılır mustafa.

kapadokya'da da kendi adının verildiği sokakta küçük bir müze yapılır.

bu hikayeyi ahmet şerif izgören'in "süpermen türk olsaydı pelerinini annesi bağlardı" adlı kitapta okudum. hikaye dediysek uydurma değil tabi. yaşanmış ve gerçek bir hikaye. ben de kendimce aktarmaya çalıştım.

o kadar güzel insanlar yaşamış ki şu topraklarda, her biri birer isimsiz kahraman. ama kaç kişinin kaç tanesinden haberi var. bense böyle güzel insanlarla karşılaştıkça ve tanıştıkça bu ülkeden hiçbir zaman umudumu kesmemem gerektiğini görüyorum. her ne kadar bazen umudumu kaybediyor gibi olsam da ülke adına, tarihten birisi çıkıyor ve bir anda umudumu yeşertiyor. sanki "bari bizim hatrımıza kaybetme umudunu" diyorlarmış gibi hissediyorum. bu durumda da umudumu kaybedersem sanki ihanet edecek gibi olacağımdan korkup o güzel insanlar sayesinde tekrar umut beslediğimi hissediyorum. hazır mustafa amcamızdan açmışken konuyu ona da şu mübarek günlerde allah'tan rahmet dileyelim...

retiküler formasyon

number eleven
bilincin giriş kapısı. beynimize gerek iç, gerekse dış çevreden gelen uyarılar elektriksel iletiler sayesinde önce omuriliğe, oradan da beyin sapında bulunan bu ağ oluşumuna gider. oradan talamusa ve talamustan da beynin korteks tabakasına yani, en üstteki kıvrımlı tabakaya giderek bilinçli olarak hissetmemiz sağlanır. korteks zaten bilinçten sorumlu bölgedir ve çalışması da retiküler formasyondan gelen sinyallere bağlıdır. ancak beynimiz muazzam sayıda veriye maruz kaldığı için korteks bunların hepsini değil, algılaması gereken kadarını algılar. hepsini işlemeye kalksa zaten hepimiz delirirdik.

dolayısıyla retiküler formasyon, bilince açılan kapıdır. koma halinde ise buradan çıkan verilerin kortekse ulaşmasını engelleyen bir hasar söz konusudur. normal uyku durumunda ise her ne kadar bilincimiz o an kapalı olsa bile, yine işlemeye devam etmektedir. çünkü uyku halindeyken bedenimize etki eden bir fiziksel temas (misal dürtme), yüksek bir parlaklığı olan ışık veya yüksek şiddetteki bir ses retiküler formasyonu uyarır ve başta belirttiğim gibi oradan talamusa, talamustan da bilinçten sorumlu kortekse gidip böylece hissetmemizi ve uykudan uyanmamızı sağlar.

great debaters

number eleven
2007 amerikan yapımı dram ve biyografi türüne ait filmdir. yönetmen, aynı zamanda başrolünde de oynayan denzel washington'dur.

film, wiley üniversitesi'nde görevli siyahi profesör melvin tolson'un, beyazların gerisinde kalmış olan ve dolayısıyla da onlarla aynı eğitim şartlarına sahip olamayan siyahi öğrencilerden kurduğu tartışma grubunun mücadelesini anlatır ve gerçek hayattan uyarlanmıştır. kurulmuş olan tartışma grubu, diğer okulların tartışma gruplarıyla karşı karşıya gelip çeşitli konular hakkında tartışır ve hedeflerinde ise harvard ile tartışmak vardır.

sinirbilimci prof. dr. sinan canan'ın burada daha önce de sık sık bahsettiğim bir kitabı var: "kimsenin bilemeyeceği şeyler" bu kitapta lisan ile ilgili bölümler var. okuyunca anlıyorsunuz ki, lisan konusu esasında insan için hayati anlamda bir öneme sahip. çünkü insanın zihinsel yeteneği, ana lisanı etrafında şekillenir ve bu da onun bütün hayat görüşünü, düşünce biçimini, hayal gücünü ve daha onca zihinsel yeteneğine katkı sağlar. insan ana lisanını ne kadar düzgün kullanabiliyorsa, o kadar zengin bir zihinsel kapasiteye sahiptir. tam tersi, ana lisan konusunda ne kadar eksikse de, düşünce kapasitesi de bir o kadar düşüktür.

demek istediğim şu ki, zihnimiz sonuçta kelimelerden oluşur ve o zihnimizin ürünü olan düşünceleri kelimelerle ifade ederiz. dolayısıyla kelime denen şey hiç de yabana atılacak türden basit bir şey değil. kitap da lisan ile ilgili bölümlerinde bunun ne denli bir öneme sahip olduğunu çok iyi bir şekilde anlatıyor. fakat gelin görün ki çoğu kişi bunun hiç de farkında değil. mesela gerek tv ekranlarında, gerek çevremizde şahit olduğumuz tartışmaların hemen hepsinde insanlar kelimeleri öylesine gelişigüzel bir şekilde kullanıp ağzından saçıp döküyor ki, söylediği şeyin nereye gideceğini bilmeden, hatta kendi söylediklerinden kendisi de bir şey anlamadan sadece konuşmak için konuşuyor. tartışma taraflarının her biri bu şekilde özensiz ve sadece konuşmak için konuşup ne dediğinden kendisi de bir şey anlamayınca, ortaya sonu gelmeyen ve tamamen havada kalan tartışmalar çıkıyor. bir nevi kakafoni de denebilir. kelimeler soyut şeyler gibi görünebilir ama yukarıdaki satırlarda belirttiğim gibi esasında onlar, zihnimizi oluşturan ve dolayısıyla da bizim düşüncelerimizi ifade ederken kullandığımız araçlar. yani genel olarak bakarsak, zihinsel kapasitemizin gelişmişlik derecesini gösteren şeyler. bu nedenle de onlara gereken özeni göstermek şart.

bu filmle ne alakası var denecek olursa da, aslında çok alakası var bu söylediklerimin. mesela yine o kitapta sinan canan, cemil meriç'ten çok güzel bir alıntı yapmıştır: "mefhumların kâh gülünç, kâh korkunç maskelerle raksa çıktığı bir karnaval balosu fikir hayatımız. kavga insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında..." der cemil meriç. dolayısıyla bu film de, ayrımcılığa maruz kalan zenci öğrencilerin prof. melvin tolson tarafından kurulan münazara takımı sayesinde kelimelerin insan için ne kadar önemli olduğunu fazlasıyla gösteriyor. esasında da çıktıkları o münazaraların her birinde rakiplerine karşı üstünlük kurmakla kalmayıp, kelimelerin gücünü ve dünyayı gerçekten değiştirebileceğini de kanıtlamış oluyorlar. önemli olan, insanın neyi neden söylediğini bilmesi ve kelimeleri kullanırken onların anlamlarına da çok iyi hakim olması ve de sırf konuşmuş olmak için konuşmanın ötesine geçip, bir şeyleri söylemek için konuşmasıdır. aksi halde her gün ekranlarda ve sokağa çıkınca etrafta görüyoruz işte, herkes bir şeyler konuşuyor ama sadece konuşma yeteneklerini sergiliyorlar. aslında çoğu kişinin bir şey anlattığı falan yok. sadece ses çıkarmakla kalıp, ötesine geçemiyorlar. bunun ötesine geçenlerse, zaten başta kendi dünyası olmak üzere daha pek çok şeyin de değişmesine sebep oluyor.

dead poet society

number eleven
1989 amerikan yapımı film. türkçe'ye ö"ölü ozanlar derneği" adıyla çıkarılmıştır ve nancy h. kleinbaum'un yazdığı ve aynı isimli kitaptan uyarlanmıştır.

"50'lerin Welton Akademisi, ciddi, disiplinli ve akademik çevrelerde saygınlığı yüksek olan bir okuldur. Okul yönetiminin muhafazakar ve ortodoks tavırları okulu öğrenciler için sıkıcı ve bunaltıcı bir hale getirmektedir. Fakat yeni ingilizce öğretmeni John Keating'in okula atanmasıyla çok şey değişecektir."

http://www.sinemalar.com/film/1282/olu-ozanlar-dernegi

robin williams'ın ölümü, özellikle de intihar sonucu ölümüyle gerek kitabını okumak, gerekse de filmini izlemek insanı ister istemez hüzünlendirmekte. film doğal olarak daha fazla üzüyor, zira filmde robin williams'ı bizzat görmüş oluyorsunuz. özellikle de filmin başlarında williams'ın canlandırdığı john keating karakteri (nam-ı diğer kaptan) öğrencileri alıp, okulun eski mezunlarının fotoğraflarının bulunduğu yere götürür ve onlara dikkatle bakmalarını ister. daha sonra da "ister inanın ister inanmayın, her birimiz bir gün nefes almayı kesecek, kasılacak ve ölecek." der. yine aynı sahnede öğrencilerinden birine kitaptan bir dörtlük okumasını ister:

"vakit varken tomurcukları topla
zaman hala uçup gidiyor
ve bugün gülümseyen bu çiçek
yarın ölüyor olabilir..."

şiirin ifade ettiği anlamı ise "carpe diem" olarak belirtir ve normalde bu kavram "anı yaşa" olarak bilinse de o filmde "yaşadığın günü kavra" şeklinde açıklanır. ki bana göre bu şekilde açıklanmış olması anı yaşamaktan daha da güzel bir anlama sahip. yaşadığın günü kavra derken de farkındalığını yüksek tut, bakmanın ötesine geç, gör diyor. yani öğrencilerine sadece öğrenci olarak kalmayın ve okula ve okulun kuralları arasında kendinizi sıkıştırmayın, hayatı keşfetmeye bakın diyor. hatta repliklerinden biri de "hayatınızı olağandışı yapın" şeklindedir ve zaten bu replik bile tek başına bütün her şeyi açıklıyor. diyeceğimse şu ki, başta da dediğim gibi, robin williams'ın kendi hayatına son verdiğini biliyor olmak filmin özellikle de sahnesini izlerken daha da üzüyor insanı. o öldükten sonra ilk kez bugün izledim ve kendi kendime "bu adam gerçekten kendi kendini mi öldürdü yani" dediğimi biliyorum.

bazı insanların ölümünü kabullenmek gerçekten zor oluyor. robin williams da bunlardan birisi. tabi aslında sadece bu film değil, biliyorum ki "good will hunting" adlı filmi de aynı şeyi hissettirecek bana. evet, yapacak bir şey yok kabullenmekten başka. sanırım yapılması gereken en doğru şey, williams'ın yukarıda bahsettiğim sahnede replik olarak ifade ettiği şeyleri, inşallah yaşamı boyunca robin williams olarak uygulamış ve gerçekten yaşamış biri olarak dünyadan ayrılmış olduğunu temenni etmek olmalı.

die welle

number eleven
türkçe'ye "tehlikeli oyun" olarak çevrilen 2008 yapımı, dram ve gerilim türü film.

ampul hükümetini çok iyi anlamayı sağlayan filmdir.

gerçek bir hikayeden uyarlanmış 2008 yapımı alman filmidir aynı zamanda. uyarlandığı hikaye ise aslında 1967 yılında amerika'da geçmektedir. 1981 yılında da todd strasser tarafından "dalga" adıyla yayınlanan bir romanı vardır.

film aslında kitle psikolojisini çok ama çok güzel bir şekilde anlatıp, kendini o kitleye adayan insanların kendileri olmaktan çıkarak o kitlenin amaçları doğrultusunda neler yapabileceğini gösteriyor.

üniversitede görevli rainer wagner, proje haftasında her ne kadar "anarşi" dersini vermek istese de, otokrasi dersine verilir. daha sonra da bu dersi vereceği öğrenciler, artık demokrasiyle yönetilen bir toplum olduklarını ve otokrasi denen şeyin hitler döneminde kaldığını düşünürler. ancak aslında bu 1 haftalık süreçte görülür ki, durum hiç de sandıkları gibi değildir. çünkü rainer wagner onları bir grup haline sokar ve daha sonra hep birlikte gruba ait slogan, amblem, isim, selamlaşma şekli ve kendilerine has giyim şekli belirlerler. grubun adı "dalga", sloganları "disiplin aracılığıyla güç", selamlaşma şekilleri grubun ismini çağırıştırması için tek elle dalga hareketi yapmak, amblemleri dalga sembolü ve giyim şekilleri ise beyaz gömlektir. daha sonra wagner tarafından onlara bazı kurallar getirilmeye devam edilir. örneğin; wagner öğrencilerden kendisini o grubun lideri olarak görmelerini ve ona "bay wagner" olarak saygın bir şekilde hitap etmelerini ister. öğrenciler de hemen itaat göstererek bunları yapar. sınıftaki öğrenciler artık bir grup haline gelmişlerdir ve kendilerini diğer sınıflardan farklı ve özel görmeye başlarlar. o gurubun dışında kalanları ise ötekileştirir ve düşman olarak bellerler. hatta beyaz gömlek giymeyen ve dolayısıyla da onlardan olmayanları okula bile almazlar. kendi sınıflarında olup, beyaz gömlek giymeyi reddedenleri bile gruptan dışlarlar ve derhal ötekileştirirler. sokakta karşılaştıkları bir başka grupla kavgaya tutuşurlar ve hatta içlerinden bir tanesi onlara silah bile doğrultmaya kalkar ve gece sokaklara çıkarak şehrin birçok bölgesinde bulunan mekanlara grubun sembolünü çizerler. yani gruptaki herkes artık aynı seviyeye sahiptir ve kimse kimseden farklı değildir.

ancak bir sorun vardır. çünkü normalde bu sadece 1 hafta sürmesi gereken bir proje olmasına rağmen, evdeki hesap çarşıya uymaz ve durum hiç de basit bir proje gibi görünmeyip daha da ciddiye gider. çünkü öğrenciler kendilerini bu gruba iyice kaptırmaya başlayıp işi iyice ciddiye alır. neredeyse kendi benliklerinden çıkarak, grubu her şeyin ötesinde tutarlar. haliyle de kontrolsüz güç, güç değildir sözü kendini bir kez daha doğrulamış olur. rainer wagner de, bunun önünü kesmek ister. hatta aynı okulda görevli karısı bile öğrencilerin artık yoldan çıktığını görmeye başlayınca wagner'i uyarır ve çıkan tartışma sonucunda onu terk eder. wagner, bu dalga hareketinin artık sonra erdiğini öğrencilere söyler ancak öğrenciler kendilerini buna o kadar kaptırmıştır ki, bu yoldan dönmek kolay değildir.

velhasıl, başta da dediğim gibi film kitle psikolojisini çok iyi işlemiş. insan bir gruba dahil olduğunda kendisini o grupla özdeşleştirerek normalde hiç yapmayacağı şeyleri bile rahatlıkla yapmaya kalkar. çünkü arkasında o grubun olduğunu bilip, ne yaparsa yapsın hiçbir ceza almayacağını, hiçbir bedel ödemeyeceğini, o grubun nasıl olsa onun arkasını kollayacağını düşünür. bunun için her türlü riske de girer, her türlü tehlikeli işi de yapabilecek hale gelir. hem de rahatlıkla. çünkü artık mantığı işlemez hale gelip, sorgulamaktan, düşünmekten ve kendine has normal karakterinden uzaklaşır. bir gruba dahil olduğunda artık adam yerine konduğunu hisseder ve o gruptan dışlanması veya o grubun bir şekilde dağılması durumunda da boşluk hissine bürünüp sonunda intihara dahi kalkışabilecek noktaya gelir. çünkü o, bütün varoluşunu o grup sayesinde hisseder ve başkalarına da hissettirir.

esasında bu filmde can alıcı bir replik vardır. öğrencilerden birisi, arkadaşıyla bir parti sırasında sohbet ederken ona aynen şunları söyler: "söylesene, günümüzde neye ve kime karşı çıkacağız? zaten ne anlamı var ki? herkes kendi zevkine düşmüş ve neslimizin en büyük eksiği bizi bir araya getiren ortak bir amacımızın olmayışı" aslında her şey bu cümlelerde gizli. hayattan hiçbir beklentisi olmayan, herhangi bir değere sahip olmayan ve yozlaşan, değerlerine yabancılık çekmeye başlayan ve herhangi bir amacı olmayıp rüzgarın savurduğu yöne giden insanlar, çok kolay kandırılıp bir grubun içine rahatlıkla sokulabilirler. daha sonra da hayatta o güne dek adam yerine konduğunu hissetmeyen birey, o grubun içinde bir anda varolduğunu anlamaya, adam yerine konduğunu hissetmeye başlar ve o grup içinde yapmayacağı hiçbir şey kalmaz. birini öldürmek ve kendi canına kıymak dahil. dolayısıyla film tüm bunları çok ama çok iyi bir şekilde göstermiş.

olayın aslına da değinmek gerekirse eğer, başta da dediğim gibi olay 1967 yılında amerika'da yaşanır ve bir lisenin tarih hocası olan ron jones tarafından "üçüncü dalga deneyi" adıyla hayata geçirilir. tarih hocasının amacı, demokratik toplumların da yeri geldiğinde faşizme kayabileceğini göstermektir. nitekim bunu da öğrencileri üzerinde yaptığı bir deneyle göstermeye kalkar ve 1 hafta gibi kısa bir süre içinde tezini kanıtlar. ders verdiği sınıfın öğrencilerinin, kendilerini okulun diğer sınıflarında bulunan öğrencilerden farklı ve özel olarak görmelerini sağlayan rone jones, onların birbirlerine sıkıca kenetlenmelerini de sağlar. dolayısıyla onları bir grup haline getirerek ortaya kolektif bir bilinç çıkarır. daha sonra da bu grup kendine has amblem, slogan, selamlaşma şekli belirler. ismi zaten bellidir ve "üçüncü dalga"dır. isimdi, logoydu, slogan ve selamlaşma şekli derken artık gerçek bir grup olurlar. ancak dördüncü güne gelindiğinde, ron jones tarafından işin çığırından çıkacağı anlaşılır ve durumu öğrencilere bildirerek deneyi sonlandırır. öğrencilerin deneyden ailelerine bahsetmeleri üzerine de ortalık biraz karışır ve sonuç itibariyle de jones, okuldan kovulur.

dünya güzellik haritası

number eleven
dünyadaki ilk güzellik haritasını charles darwin'in kuzeni francis dalton çıkarmıştır. tabi sadece kendi güzellik anlayışına göre çıkardığı ufak tefek ve amatörce bir harita.

dalton zaten istatistik meraklısı hatta istatistik manyağı birisiymiş. çünkü hemen her şeyi saymak ve sayısal dokümanını çıkarmak gibi bir takıntısı varmış. dolayısıyla da yanlış hatırlamıyorsam eğer, londra'da yürürken her iki cebine de birer kağıt koymuş. yürüyüş esnasında gördüğü bir kadın eğer ona göre güzelse sağ cebindeki kağıda, çirkinse de sol cebindeki kağıda çizik atıyormuş. gün sonunda kağıtları kontrol ederek londra kadınlarına ait güzellik haritasını meydana çıkarıyormuş.

zihin kontrolü

number eleven
şimdi bu başlığa yazacaklarım, sinirbilim uzmanı prof. dr. sinan canan'a ait "kimsenin bilemeyeceği şeyler" adlı kitabın "zihin kontrolü: bildiğiniz gibi değil" adlı bölümüne ait. kitabı önüme aldım ve hiçbir kelimeyi, noktayı virgülü atlamadan harfi harfine yazmaya kalkışıyorum. okuduktan sonra üzerine bir de ülkede yaşananları düşünün bakalım aklınıza bir şeyler gelecek mi?

1-) grup baskısı: ait olunan grubun değerleri dışındaki değerlerin kabul edilmemesi için yapılan telkinler, sınırlamalar bütünü.

2-) eski değerlere saldırı: yeni birtakım fikirlerin kabulünü kolaylaştırmak için, eski değerlere saldırarak onları gözden düşürmeye çalışmak (ki bunun örneklerini sıkça yaşıyoruz)

3-) meta-iletişim: konuşma veya yazma sırasında sürekli belli bir kelimeler dizgesini yahut belli bir jargonu kullanarak ana içeriğin üzerinden ama içerikten bağımsız mesajlar vermek. (örneğin; konuşmalarda sürekli olarak "ultra-yeni türkçe (!)" kelimeler ve anlaşılması zor ifadeler kullanarak verilen "ben sizden değilim, seçkinim" yahut "işte görüyorsunuz, sizdenim!" gibi mesajların verilmesi)

4-) soru yasaklama: otorite kullanarak grup/cemaat/rejim içindeki hakim düşünceyi tehlikeye sokabilecek soruların önünün kapatılması, soru sormanın ayıplanması, cezalandırılması.

5-) lisan suiistimali: lisanın kasıtlı ve yaygın bir biçimde kötüye kullanılmasıyla insanların lisan yeteneklerini, dolayısıyla düşünme ve algı melekelerini sakatlamak. (televizyonlarımızdaki yaygın argolaşma ve lisan bozukluğu da buna bir örnek olarak verilebilir)

6-) celbedilmiş söz yitimi (afazi): bir önceki bölümde tartıştığımız gibi, tıbbi bir terim olan ve konuşma/anlama melekelerinin yitirilmesi anlamına gelen "afazi"nin toplum bilimsel türevi. kelimelerin anlamlarında karmaşa yaratarak, aslı ve tanımı olmayan yeni kavramlar ortaya koyarak insanların iletişim yeteneklerini baltalamak ve kişileri (aynı dili konuşmalarına rağmen) birbirlerinin dilinden anlamaz hale getirmek.

(buraya bir parantez açıp açıklama yapmak gerek. afazi denen şey, beyindeki konuşma ve anlamadan sorumlu merkezlerin, beyin kanaması, inme, kafaya alınan darbe vs gibi çeşitli sebeplere bağlı olarak hasar alması sonucunda oluşan konuşma ve anlama bozukluğudur. yani tıbbi bir rahatsızlıktır. yazar ise burada celbedilmiş toplumsal söz yitimi derken, bunu tıbbi bir hastalık olarak değil; toplumdaki insanların aynı dili konuşmalarına rağmen birbirlerini anlayamamalarını, kelimelerin ve kavramların içlerinin boşaltılmasından dolayı kimsenin ne dediğini kendisinin de bilmediğini ve kaçınılmaz olarak da işin sonunun tartışmaya ve kavgaya dönüştüğünü belirtmek için benzetme olarak kullanmaktadır. ayrıca yazarın kitabında da belirttiği üzere toplumsal afazi tabirini ilk olarak alev alatlı ortaya atmıştır.)

7-) giyim kodları: giysilerde belli biçim ve işaretler kullanarak mesajlar verilmesi. giysilere "aslında olmayan mesajlar" yüklenmesi ve bu sayede insanlar arasındaki farklılıkları pekiştirme, vurgulama çabası.

8-) slogan atma/slogan düşünce: topluluğa ait düşünsel kalıpların bireyler arasında bilinçsizce ve sorgusuz olarak kabul edilmesine yönelik yüksek sesle tekrarlanan sloganların atılması, sloganvari ifadelerin her fırsatta tekrarlanması (ki bu yöntem, orijinal düşünce karşısındaki en önemli engellerden bir tanesidir)

9-) parasal bağımlılık: mali kaynaklar üzerinden bağımlı hale getirme. bu yolla bağımlı hale getirilen bireyin veya topluluğun yönlendirilmesi büyük ölçüde kolaylaşır.

10-) sosyal yalıtım: tehlikeli veya riskli düşünce/eylem sahibi birey veya grupların genel topluluktan ayrılması, iletişimlerinin kısıtlanması.

11-) kontrollü korku veya toplumsal paranoya: toplumu veya bireyi sürekli gergin, korkulu bir halde tutmak üzere senaryolar üretme (abd yönetiminin kedi halkına karşı uyguladı en yaygın kontrol yöntemlerinden biridir)

12-) zihin durumu ve limbik ateşleme: beyinde cinsellik, iştah ve zevk gibi duyularla ilişkili bölgelerin (örneğin limbik sistemin) aşırı olarak uyarılmasını sağlayarak üst beynin zihinsel işlevlerini dumura uğratmak veya bireyleri zevkperest robotlara dönüştürerek potansiyel düşünce suçlarını ve fikri tehlikeleri bertaraf etmek. (haber bültenlerinde, müzik kanallarında, gazetelerin internet sayfalarında ve bazı özel kanalların genel yayın politikalarında gözleyebileceğimiz cinsel, hatta sapkın içerikli haberler, diziler, filmler ve görüntüler örnek verilebilir)

yukarıda sayılanlar aşikar birçok yönlendirme mekanizmasının yanısıra işleyen ve biraz daha örtülü yöntemlerden sadece birkaç tanesidir. haber bültenlerinde haberlerin veriliş tarzının kanallara göre nasıl farklılıklar gösterdiğini, amerikan filmlerindeki kahramanlık temalarını, gözümüze sokulan ve "izlenme rekorları" kırdırılan dizilerde bize öğütlenen yaşam tarzlarını şöyle bir düşünmek yeter ki bunlara benzer daha pek çok yöntemin var olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

bu yöntemlerden hiçbiri, tek başına bireyi veya toplumu yönlendirmede çok fazla etkili değildir. fakat bunların birleşik halde, topyekun kullanılması, tahminlerin çok ötesinde kontrol başarısı sağlayabilir. ülkemizdeki birçok anormal toplumsal davranışın altında bu tip nedenlerin de rol oynadığına kuşku yok.

bireylerin kitlesel yönlendirme ve zihin kontrolü konularında bilinçlenmesi, bu mekanizmaları işlevsiz kılabilecek en önemli unsurlardan bir tanesidir. fakat çok daha önemli olan husus ise değerlerine bağlı insanlar yetiştirmektir. zira belli değerleri olan insanlar, menfi yönlendirmelerden en az etkilenen kişilerdir.

eğer bir toplum büyük oranda hayvani ihtiyaçlarını karşılamayı birinci öncelik edinmiş fertlerden oluşuyorsa, zihin kontrolörlerinin işi hiç de zor değil; havucu burnuna tut, at koşmaya başlayacaktır.

prof. dr. sinan canan
"kimsenin bilemeyeceği şeyler" adlı kitaptan

günün sözü

number eleven
günümüz toplumu, benzer eğitim almış benzer çalışanların; benzer fikirlerle benzer ürünleri, benzer kalite, benzer fiyat ve benzer yöntemlerle sattıkları benzer firmalarla dolu."

-kjell nordstrom- / -jonas ridderstrale-
"funky business" adlı kitaplarından...

özleyiş

number eleven
Ümit yaşar oğuzcan şiiri.

Ne zormuş dayanmak; yokluğuna akşamları
Çekilip, için için ağlamak bir kenarda
Hatırlamak gözlerini, dalgın ve sevdalı
Özlemek sonra deliler gibi şarkılarda

Ansızın çarpar kalbim bir vapur düdük çalsa
Sanırım ki geleceksin her zamanki gibi
Gözlerin duygularını ne kadar saklasa
Taşacak ellerinden alabildiğine sevgi

Hep bu aldatmaca kahreden beni; bu yokluk
Anılarımın bir bir nefes alıp verişi
Sonra apansız üstüme çöken o yorgunluk

Özlemek bir ömrün ağır ağır eriyişi
Karışması akıp giden zamana herşeyin
Susun anılarım susun! Beni kahretmeyin

Ümit Yaşar Oğuzcan

bir denizdir yokluğun

number eleven
Ümit yaşar oğuzcan şiiri.

Bir denizdir yokluğun
Girdaplarında boğulup gittiğim
Ne bulduysam en güzel
Hepsini birden kaybettiğim
Ve kıyılarında ağladığım uzun uzun
Bir denizdir yokluğun
Ne iyiydi gitmesen, kalsan
Dayasan başını omuzlarıma
Unutulmaz anlar anılar götürseydik
Seninle bu günden yarına
Gelmeseydi ayrılıklar, dursaydı zaman
Ne iyiydi gitmesen,kalsan
Gittin bir kere neyleyim
nerdesin şimdi kimbilir
ne zaman yumsam gözlerimi
Ah aklıma gözlerin gelir
Çaresiz acılarla dolar içim
Gittin bir kere,neyleyim
Yokluğunun denizlerindeyim artık
Girdaplarında gitgide Kayboluyorum
Bir dalga geçiyor üstümden
Gel tut ellerimi boğuluyorum
Anlasana o en korkunç en karanlık
Yokluğunun denizlerindeyim artık.

Ümit Yaşar Oğuzcan

brian clough

number eleven
esas adı aslında brian howard clough olan ingiliz futbolcu, teknik direktör. hatta ingiltere'nin milli takımı çalıştırmamış en büyük menajeri olarak bilinir.

bu adam gerçekten ama gerçekten efsane biri. yani onun yaptıklarına bakınca, normalde bugün avrupa'nın top class takımlarından birinin başına geçip de şampiyonluklar, kupalar alan ve daha sonra da efsane lakabı alan bir teknik direktörün aslında hiç de efsane olmadığını düşünüyorum. ne bileyim işte onların ki hazıra konmak gibi bir şey oluyor sanki. efsane olmak, bu adamın yaptığı gibi sıradan ve kimsenin bir şey yapacağını beklemediği bir takımı alıp, o takımı sıradışı bir hale getirmekle mümkün. yani bir barcelona başına geçip kupalar almak, hatta kupalara ambargo koymak benim için sadece başarı demektir. aynı şekilde diğer top class takımlar için de geçerli bu. ha, esasında bu film futboldaki teknik direktörlük mevkisinin aslında ne kadar zor olduğunu gösteriyor ve hangi takım olursa olsun bu geçerli. dolayısıyla kimseyi küçümsemiyorum. ama benim demek istediğim şeyse, başarılı olmakla efsane olmanın farklı olduğu ve top class takımın başına geçip kupalar kazanmanın efsane olmak değil, en fazla başarılı olmak demek olduğu. bu adamın başarısının tesadüf olmadığı ise bunu tekrarlamış olmasıyla kanıtlanmıştır. yani kimse diyemez ki şans. hayır, filmde bu adamın kişiliğini de görüyor ve asi, dik kafalı, sözünü sakınmayan ve özgüveni yüksek biri olduğunu anlıyorsunuz. yani rekabetten kaçmıyor ve korkak değil, kaçak dövüşmüyor. dolayısıyla bu adam kendi şansını kendisi yaratmış durumda ve dolayısıyla bu efsane adam, benim futboldaki efsane kavramına olan bakış açımı da değiştiren bir adam.

şimdi her ne kadar daha önce başka bir yazar arkadaş da kısaca aynı şekilde örnekleme yapmış olsa da, ben aynı örneği biraz uzun halde vermek istiyorum. hatta bu efsane adama az önce de dediğim gibi filmi bir kere daha izlediğimde ayrı bir hayranlık duydum ve başardığı şeyin ne denli büyük olduğunu anlatmak ve herkese paylaşmak zorunda hissediyorum kendimi. film bu sefer beni böylesine yüksek bir şekilde etkiledi. gelelim şimdi örneğe:

geçenlerde adamın bir tanesinin, başkanlık sistemini futbol üzerinden örnekleyerek anlatması gibi, ben de şimdi bu efsane futbol adamının teknik direktörlük hayatını, başka bir futbol adamı üzerinden örneklendirme yaparak anlatacağım ki adamın imkansızı başardığı daha net anlaşılsın.

şimdi düşünün ki yılmaz vural, ikinci ligden yeni malatyaspor'u alıp şampiyon yaparak süper lige çıkarıyor. daha sonra da süper ligdeki ikinci senesinde bir de süper lig şampiyonu yapıyor
ve bu takımla şampiyonlar ligi'nde yarı final oynuyor.

yeni malatyaspor ile imkansızı başaran vural, takımdan ayrılarak ülkenin en büyük takımlarından fenerbahçe'ye geliyor. fenerbahçe'nin yılmaz vural'dan önceki teknik direktörü türkiye a milli futbol takımına gidince, aziz yıldırım vural'ı takımın başına getiriyor. ancak yılmaz vural, fenerbahçe'nin kendisinden önceki teknik direktörüne kafayı takmış durumda. dolayısıyla da fenerbahçe'nin önceki teknik direktörü döneminde kazandığı bütün başarıların hileli olduğu görüşünde. bunu hem basına verdiği demeçlerde dile getiriyor, hem de takımın başına geldikten sonra futbolculara da söylüyor ve onlara bir önceki hocanın zamanında üç kağıt yaparak başarılı olduklarını söylüyor. hal böyle olunca futbolcular yılmaz vural'a cephe alıp düzgün oynamıyor ve arka arkaya kötü sonuçlar alınıyor. nihayetinde de yılmaz vural 44 gün sonra fenerbahçe yönetimi tarafından kovuluyor.

fenerbahçe sonrası yılmaz vural, çaykur rizespor'a gidiyor ve bir sene çalışıp ligi küme düşme hattının biraz üstünde tamamlayarak takımdan ayrılıyor.

yılmaz vural'ın yeni durağı ikinci lig ekiplerinden bandırmaspor oluyor ve ligi ilk üçte bitirip süper lige çıkıyor, süper lig'deki ilk sezonunda da şampiyon oluyor. tıpkı daha önce yeni malatyaspor'da yaptığının aynısını yapıyor kısaca. tabi yılın teknik direktörü de seçiliyor bu arada.

ertesi sene ise ligi ikinci bitirir ama hem türkiye süper kupası'nı, hem türkiye kupası'nı, hem de sıkı durun şampiyonlar ligi'ni kazanıyor. hassiktir dediğinizi duyar gibiyim ama bence bunu demek için aceleci ve sabırsız davranmayın. çünkü yılmaz vural daha yeni başladı.

tabi bunların yanında barcelona'yı devirip uefa süper kupası'nı da kazanıyor. hassiktir demek konusunda aceleci davranmayın ve sabırsızlanmayın demiştim. hala aynı fikirdeyim. çünkü yılmaz vural'ın yapacakları bunlarla sınırlı değil.

bir sonraki sene kupalara doymayan ve dünya futboluna damgasını vuran yılmaz vural'ın bandırmaspor'u tekrar şampiyonlar ligi şampiyonu olur ve böylece iki sene üst üste devler ligi'ni kazanmış olur.

bundan sonra da artık yavaş yavaş düşüş yaşar. sadece iki kez türkiye kupası kazanılır ve en sonunda da yılmaz vural, bandırmaspor'u çıkardığı gibi küme düşürür ve istifa ederek teknik direktörlüğü bırakır.

brian clough, insanın rüyasında görse inanmayacağı böylesine bir imkansızı gerçekleştiren efsanenin ta kendisidir. fakat şöyle de bir ilginçlik vardır ki, kendisi ingiliz futbolundaki en büyük başarıya imza atan ama buna rağmen ingiliz milli takımının başına getirilmeyen bir teknik direktördür.

şimdi de onun fm oynarken bile başarılması zor hatta fm'de bile başarılması imkansız olan gerçek hayattaki kariyerine bakalım.

ingiltere ikinci ligi'nde bulunan derby county takımını 1968-69 sezonunda şampiyon yapıp birinci lige (o zaman premier lig değil tabi ismi) çıkarır.

birinci ligdeki ilk sene ligi dördüncü bitirir ve avrupa kupalarında oynama hakkı kazanır (kulüp mali problemler sebebiyle ceza alarak avrupa kupalarına alınmaz gerçi)

birinci lige çıktıktan iki sene sonra yani 1971-72 sezonunda birinci ligde de şampiyon olur.

ertesi sene, yani 1972-73 sezonunda o zamanki ismi avrupa şampiyon kulüpler kupası yani bugünkü şampiyonlar ligi'nde yarı final oynar.

daha sonra derby county takımından ayrılır. brighton takımına gider. burada bir sezon kalır ve başarılı olamayıp ligi 19. bitirir.

neredeyse teknik direktörlük hayatı boyunca adeta düşman bellediği ve geçmek için adeta yemin ettiği don revie adlı teknik direktörün, yıllarca çalıştırıp onca kupa kazandığı leeds united'tan, ingiltere milli takımının teknik direktörlüğüne gitmesiyle leeds united takımının başına getirilir. ancak önceki teknik direktör don revie dönemindeki bütün başarıların hileyle kazanıldığını söylemesiyle oyuncular tarafından asla benimsenmez ve dolayısıyla takımda başarılı olamaz. bu macera da 44 gün sürer ve yönetim tarafından takımdan kovulur. kaderin bir cilvesi olsa gerek ki, o leeds united'tan kovulduğu 1974-75 sezonunda o sene şampiyon derby county olur. leeds united'taki bu 44 gün süren macera 2009 yılında çekilen "the damned united" adlı filmde işlenir. film esasında david peace'nin aynı isimli kitabından uyarlanır ve film türkçe'ye "lanet takım" adıyla çevrilir.

işte her şey leeds united'tan kovulduktan sonra başlar. çünkü ikinci ligde bulunan nottingham forrest takımına gidip ikinci sezon ligi üçüncü sırada bitirir ve birinci lige çıkarır.

birinci ligdeki ilk, nottingham forrest'teki üçüncü senesinde takımı şampiyon yapar ve en iyi teknik direktör seçilir. daha önce aynısını derby county ile de yapmıştır. nottingham forrest'un bu şampiyonluğu tarihindeki ilk ve tek lig şampiyonluğudur.

nottingham forrest ile 42 maç yenilgi yüzü görmez.

nottingham forrest ile dördüncü sezonunda ligi ikinci bitirir ama hem lig kupası, hem de fa cup'ta zafere ulaşır. ama bunların yanında avrupa şampiyon kulüpler kupası'nı da kazanır. yani, bu takımı birinci lige iki sezon önce çıkarmış olup, o iki sezonda hem lig şampiyonu, hem lig kupası, hem da cup ve hem de devler ligi şampiyonu yapar.

bununla da yetinmez ve üstüne uefa süper kupası'nı da kazanarak cila çeker. yendiği takım da barcelona'dır.

nottingham forrest ile beşinci sezonunda ligde kupası yoktur ama geçen sene olduğu gibi o sene de devler ligi şampiyonu olur. böylece nottingham forrest ile iki sene üst üste devler ligi şampiyonluğu yaşayıp tarihe adını altın harflerle kazır.

bundan sonrası onun düşüşe geçtiği dönemdir. iki defa lig kupası'nı kazanır ama onların dışında başka bir kupa kazanamaz. yetmez gibi takımı ikinci ligden birinci lige çıkardığı gibi, birinci ligden tekrar ikinci lige düşürür ve ardından istifa ederek teknik direktörlüğü bırakır.

psikolojide ortalamaya dönüş yasası denen bir şey vardır. yani kabaca şöyle bir şeydir ki: bir şey zirveye çıktığında veya tam tersi dibe vurduğunda daima zirvede veya dipte devam etmez. bir yerden sonra zirveden düşmeye veya dipten yukarı çıkmaya başlar. mesela bu moda için de geçerlidir, borsa için de, çeşitli dönemlerde ortaya çıkıp furya olan şeyler için de. yani gelip geçici bir durumdur zirve de, dip de. dolayısıyla kendisinin zirveden düşüşe geçmesini böyle açıklıyorum. tabi ki bu kolaya kaçmak olur açıklamak için ve derinlemesine incelendiğinde elbette daha doğru bir şekilde açıklanmış olur. ama aklıma ilk gelen şeylerden biri de ortalamaya dönüş yasası oldu. aynı şeyi jose mourinho için de söyleyebilirim rahatlıkla.

diğer bir husus ise, daha önceki girimde (bu girinin bir üstünde) de belirttiğim gibi brian clough elbette tek başına yapmadı bunları ve yardımcısı peter taylor'un katkısı çok büyük. hatta belki peter taylor olmasa, brian clough bunları başaramayacaktı bunları bilemeyiz. ama iyi bir ekip başarı hatta efsane olmaya giden yolda olmazsa olmaz bunu net olarak görüyoruz. son olarak onun bir sözüyle bitirelim:

"ülkedeki en iyi menajer olduğumu söyleyemem ama, kesinlikle en tepedeyim !"

hey gidi günler hey

number eleven
konuya bilimsel açıdan yaklaşacağım.

bilincimizin, yapılan hareket, düşünce veya içinde bulunduğumuz durumun farkına varmasıyla olayın gerçekleşmesi arasında 500 milisaniyelik bir asenkroni olması. benjamin libbet adlı bir araştırmacı 1960'lı yıllarda bunu bir çalışmayla gösterdi. çalışmada;

kişinin kafasına beyin aktivitesini gösteren o ıvır zıvırı bağlayıp kolunu oynatması istenir. kolunu oynatırken de bunu ifade etmesi ve "kolumu oynatıyorum" demesi istenir. kişinin kolunu oynattığında beynindeki ilgili bölge aktifleşir fakat ağzından henüz "kolumu oynatıyorum" cümlesi çıkmamıştır. kolunu oynattıktan 500 milisaniye sonra "kolumu oynatıyorum" demiştir.

bunu, gökyüzünde meydana gelen şimşek sonucu ortalığın aydınlanmasından kısa bir süre sonra gök gürlemesine benzetebiliriz. önce şimşek çakıp ortalık aydınlanır ve o sırada ses çıkmaz ama biraz sonra ortalık inlemeye başlar. bu da onun gibi ve ikisi arasında hafif bir gecikme var..

ancak bunu şimdi şuraya bağlayacağız;

herkesin başına gelmiştir; bazı durumlarda (örneğin öğrencilik ve askerlik dönemlerinde) artık bitse de gitsem moduna gireriz fakat bittikten kısa bir süre sonra da "vay be ne günlermiş de değerini bilememişim. keşke bir daha çağırsalar da koşarak gitsem" deriz (ben 1 sene önce askerden geldim ve aynısını birçok kez dedim. ki oradayken de bitse de gitsem diye iple çekerdim). dolayısıyla bir durumun yaşandığı andaki etkisiyle, yaşandıktan sonraki etkisi arasında fark vardır. işte bunu da daniel kohneman adlı bilim adamı çalışmalarıyla göstererek nobel ekonomi ödülünü aldı.

bunu özellikle mutluluk duygusuyla ilgili söylemek gerekirse, mutluluğu yaşadığımız sıradaki şiddeti ile, yaşandıktan sonraki şiddeti oldukça farklı. hatta yaşandıktan sonra daha da şiddetli hissediyoruz. aksi halde anıları hatırlayıp fotoğraflara bakarak "hey gidi hey" demeyiz. mesela trafikte de bulunduğumuz şerit tıkandığında sağ şeride geçeriz ama bir de bakmışız ki terk ettiğimiz şerit açılmış, yeni bulunduğumuz şerit tıkanmıştır. ya da bir kuyrukta sıra hiç ilerlemezken, yan taraf hızlıca akar gider ve oraya geçtiğimizde de bu sefer oranın yerinde saydığını görür az önce terk ettiğimiz sıranın açıldığını görürüz. sonra da "ulan keşke kalsaydım orada hay kafama tüküreyim" deriz. aynı hesap.

peki hey gidi hey deyip aradan x kadar süre geçtikten sonra değerini bilmektense, tam da o an o mutluluğun hakkını vererek yaşayamaz mıyız? elbette yaşarız. o da şöyle oluyor;

beyinde anterior singulat denen bir bölge vardır ve bu bölge alıştığımızın dışında bir durumla karşılaştığımızda, çelişkili, çarpık gibi bizi rahatsız edici durumlarda devreye giren ve amigdalayı da uyararak harekete geçiren bir bölgedir. yani anterior singulat devredeyse biz o an "bitse de gitsem" dediğimiz bir moda girmişizdir ve halimizden memnun değilizdir.

bu moda girersek beynimiz de "bırak o halde" mantığıyla işlemeye başlar ve biz de o sırada bizi rahatsız eden şey neyse (sıkıcı bir kitabın ilk birkaç sayfası, filmin geçmek bilmeyen ilk dakikaları örneğin) onun ufak tefek hatalarını, çelişkilerini ve eksikliklerini daha fazla görmeye başlar ve sonunda da bırakır gideriz. işte bunu bize anterior singulat bölgesi yaptırır. hatta ille de kitapta veya filmde ya da başka bir şeyde değil, insanlarla ilgili de olabilir. mesela başta çok sevdiğimiz bir insandan soğuduğumuzda onun güzel taraflarını görmeyip olumsuz taraflarına odaklanırız ve kaşının üzerinde göz var diyerek onunla ilişiğimizi keseriz.

gelelim sonuca;

hayatın içinde ve karşılaştığımız durumların neredeyse yarısından fazlasında geride bıraktığımız durumun aslında daha iyi olduğunu ne zaman görüyoruz? "bırak git" o zaman moduna girip terk ettğimizde. yani yukarıda dendiği gibi değerini bilemeyip bitse de gitsem dediğimiz ve bırakıp gittikten kısa bir süre sonra da "meğer ne kadar mutluymuşum" dediğimiz anlarda. ama iş işten geçmiş oluyor. oysa bunu yapmayıp sonuna kadar götürdüğümüzde de zaten yaratılış itibariyle fabrika ayarlarımız bizi mutlu etmek üzerine kurulu. yani aslında her ne kadar o an sıkılsak da sonuna dek götürdüğümüzde, şerit değiştirmediğimizde, filmi sonuna dek izlediğimizde aslında o kadar da kötü olmadığını görüyoruz. o nedenle de biraz zaman tanımayı öğrenmemiz gerekiyor.

peki zamanı nasıl vereceğiz? işte orada da devreye beynin ön kısmı olan frontal lob giriyor. frontal lob, düşünme, planlama, problem çözme konularında devredeyken aynı zamanda bekleme ve dayanabilme yeteneğinde de devreye giriyor. eğer yönetebilirseniz bekleyebilir, sabredebilir, dayanabilir ve hemen ilk sıkılma anında bırakmayıp süre tanıyabilirsiniz. bunu da işte yapa yapa yani anterior singulat ve amigdalanın ilk sinyalinde o işi terk etmeyerek geliştirebilirsiniz.

ve tabi en önemlisi hayat paylaştıkça güzel derler. eğer ki yaptığınız şey veya bulunduğunuz durum her neyse, eğer ki onları yanınızda sevdiğiniz birileriyle beraber yapıp paylaşıyorsanız daha da kolay başarabilirsiniz. bu durumda da fotoğraflara bakıp "vay be ne kadar da mutluyduk" demeye gerek olmayıp zaten o an o anın hakkını vermiş olursunuz.

not: bir şeyi bırakıp yeni bir şeye geçiş yapma refleksi değişimin, arayışçılığın, yenilikçiliğin de kaynağıdır ve yapılmalıdır da. ama denmek istenen şey hemen ilk sıkılmada bırakıp gitmeyin ve biraz bekleyin.

farkında oluş katmanları

number eleven
gestalt terapisinin kurucusu olan frederick perls adlı düşünürün tanımladığı katmanlardır.

birinci katman, kişisel farkındalıktır, yani kişinin kendinin farkında oluşu. bu temel bir bilinçtir. gelişip kişinin hayatında kendini devamlı gösterebilir, ya da bastırılıp hiç gelişmeyebilir. eğer devamlı geliştirilir ve kişinin hayatında devamlı var olursa bu durumda "gözlemleyen ben" denen bilinç oluşur.

üçüncü katman ise dış dünyanın farkında oluştur. (birinci katmandan sonra üçüncü katmanı yazdım. elbette ikinciyi unutmadım. sebebini birazdan anlayacaksınız.) dışımızda bulunan karmaşık ve çok boyutlu evreni olduğu gibi algılamak, onunla olan ilişkimizi sürdürebilmek ve ona uyum sağlayabilmek için önemlidir. ama dışarıdaki evreni olduğu gibi algılamak zordur. çünkü şimdi yazacağım ikinci katman bunu engeller.

ikinci katman ise, birinci ve üçüncü katman arasında yer alır. yani kişinin kendi farkında oluşu ile, dış dünyanın farkında oluşu arasında yer alır. bu katman, kavramsal algılamanın, dil ve kültürün bulunduğu dünyadır. kendine özgü niyetliliği olan dil ve kültürün dünyasıdır.

bu katman kişinin dışarıdaki dünyayı algılamasını engelleyen ve kendisi ile dış dünya arasında adeta bir duvar ören katmandır. bu durumda da kişi, dış dünyadan bihaber şekilde tamamen bu duvarın gerçeklerini yaşar. sonuç itibariyle de kendine ait bir hayata sahip değildir. dolayısıyla da kişi kendi özünden ayrıdır. çünkü bu ortadaki katman çevredeki insanların yani çok meşhur "el alemin" düşünceleri, değerlendirmeleri, eleştirilerini kapsar. dolayısıyla da kişi tamamen bu orta katmanın emrinde hareket eder ve orta katmanın kurallarını yaşar. o nedenle de kendi özünden kopuk haldedir. bu durumdaki kişi adeta bir hapishane içinde yaşamaktadır.

kişinin bu durumdan çıkması ve bu duvarı yıkıp kendi özünü, kendi benliğini bulması ve kendini algılayabilmesi için her şeyden önce bu hapishanenin farkına varması yani uyanması gerekir.

johnny barnes

number eleven
30 yıla yakın bir süredir, haftada beş gün boyunca saat 04:00-10:00 arası yoldan geçen insanlara "günaydın, sizi seviyorum, harika bir gün geçirin" diyen ve bunu derken de mutlu bir surat ifadesiyle el sallayan bermuda'lı kişi.

1923 doğumlu bu adam, bunu ilk yapmaya başladığı zamanlarda insanlar tarafından deli sanılsa da, zamanla herkes ona alışıyor ve sevmeye başlıyor. hatta insanlar, kendi aralarında para toplayıp johnny barnes'in bronz heykelini bile yaptırıyor ve kendisinin her sabah gelip insanları selamladığı yere de dikiyorlar.

bakteri çorbası

number eleven
bakteri dendiğinde insanın aklına genelde zararlı ve hastalığa yol açan şeyler gelir. ama araştırmaya kalkarsak da ulaştığımız bilgiler bağırsaklarımızda 500 farklı bakteri olduğunu söyler. bu bilgiyle yetinmeyip daha fazlasını öğrenmeye çalışınca ise, dünyaya geldiğimiz andan itibaren hücumuna uğradığımız bakterileri en çok annemizden aldığımızı görürüz. o da süt ve deri yoluyla...

bu arada yukarıda bağırsaklarımızda 500 farklı bakterinin olduğunu söylemişken şunu da ekleyelim: vücudumuzdaki bakteri sayısı, toplam hücre sayısında daha da fazla. beyinde zaten doğarken 100 milyar sinir hücresi ile doğuyoruz, diğer organlardaki hücreleri de işin içine katınca ortaya muazzam bir rakam çıkıyor. bakteriler işte bu muazzam rakamdan daha da fazla bir miktarda. ancak bir de tuhaf bilgi vermek gerekirse, tüm bu bakteriler sadece 2 litrelik bir hacim kaplamakta. bu da bakterilerin küçük yapıda olmasından kaynaklanmakta.

bense yine her zaman olduğu gibi işin psikolojik boyutundayım. bakterilerle psikolojinin ne ilgisi var diye soran olursa da çok var. deneylerle anlatalım:

farelerde yapılan deneylerde görülmüş ki; bağırsak bakterileri yetersiz olan farelerin beyin kaynaklı sinir gelişim faktörü ile beyinde bulunan uyarıcı reseptörlerin sayısı da yetersiz durumdaymış. ancak bu farelere ilgili gıdalar verildiğinde ise yetersiz durumda olan bu beyinsel donanımların arttığı görülmüş.

başka bir deneyde ise insanları kullanmışlar ve görmüşler ki; prebiyotik gıdalarla beslenen insanlarda, kontrol grubundaki insanlara göre stres, depresyon ve kaygı bozukluğu riski düşük oluyor.

ve sadece kadınlarda yapılan başka bir deneyde de görülmüş ki; 4 hafta süren ve sadece prebiyotik gıdalar ile beslenen kadınların beynindeki duygusal devrelerinde pozitif etkiler görülmüş.

bahsedilen deneylerde görevli olan bir bilim insanı, bağırsaklarından sorun yaşayan çoğu insanda bu sorunla beraber zihinsel sorunların da (kaygı, endişe, depresyon gibi) baş gösterdiğini söylüyor.

alın size bakterilerin psikolojiye olan etkisi işte. ben tatmin oldum.

gelelim son söze;

eğer ki prebiyotik gıdanın ne olduğunu bilmeyen varsa ve "nereden bulalım prebiyotik gıdayı be birader" diyen olursa korkmayın lan hemen. en iyi prebiyotik gıda yoğurttur. bildiğimiz yoğurt işte. zaten bakterilerden bahsediyoruz oğlum, e yoğurdun nasıl yapıldığını söylememe gerek yok herhalde. daha ilkokulda öğretiyorlar zaten "yararlı bakteriler" konusunda. başlıkta yazan bakteri çorbası var ya, hah işte o da bilim insanlarının yoğurda verdiği isim aslında.
19 /