confessions

number eleven

1. nesil Yazar - Harika

  1. toplam entry 452
  2. takipçi 14
  3. puan 5742

liverpool fc

number eleven
1892'de kurulan ve 5 Avrupa şampiyonluğu, 18 Premier Lig şampiyonluğu ve 7 FA Cup şampiyonluğu bulunan, yabancı takımların içinde aşığı olduğum İngiliz futbol kulübüdür. Stadı olan "anfield road" söylenişi en güzel stadyum isimlerinde zirvededir benim için. Statta bulunan "kop tribünü" ise meşhurdur.

Bu sene inşallah şampiyonlar ligi şampiyonluğuna ulaşacaktır. Bunu tüm kalbimle istiyorum. Manchester city'i iki maçta da muazzam bir oyun ve skorlarla eleyerek yarı finale yükseldiler. Kaldı 3 maç zafere.

Son olarak "you'll never walk alone" şarkısından sanırım bahsetmeme gerek yok.



Bu da en son şampiyonlar ligi şampiyonluğunu yaşadığı ve tarihe geçen atatürk olimpiyat stadyumu'ndaki Milan maçı:

yer yarılsa da içine girsem denen anlar

number eleven
genellikle başkalarının olduğu yerde insanın başına gelen ve utanıp kırmızı olduğu, elini ayağını nereye koyacağını ve hatta bazen sokacağını şaşırdığı anlar bütünüdür.

örneğin, d&r'ın camına kafa atmak bunlardan biridir. bugün oldu sözlük, bir avm'de iken d&r'ın vitrininden playstation oyunlarına bakıyordum ve artık nasıl kendimden geçmişsem, kafayı güm diye çaktım cama. son günlerde playstation alsam mı almasam mı diye düşünüp duruyorum ve şu an hayattaki tek derdim bu; playstation alsam mı almasam mı? işsiz falan da değilim söyleyeyim. ama karar veremedim bir türlü şu olaya. playstation oyunlarını da görünce sanırım kendimden geçip cama kafamı çarpmam da bundan olsa gerek. o an doğal olarak etrafa bakıyorsun birisi gördü mü lan acaba diye ama hangi birisi amq ? o an oradan geçen yüzlerce kişi gördü o anı. haliyle ne olur deprem olsun diye istedim o an. çok utandım lan, öyle böyle değil, epey utandım hem de.

neyse, playstation'um olmadığı için (yoksa henüz mü yok deseydim), ben de içeri girip beni en iyi anlayan dostlarımla, yani kitaplarla haşır neşir oldum ve almam gereken kitaplar listemde bulunan birkaç kitabı alıp çıktım. çıkarken de, kafamı vurduğum camın önünden geçerken yine oyunlara baktım ve içimden yine o soruyu sordum kendime:

acaba playstation alsam mı ???

sade yaşamak

number eleven
insanın hayatındaki gereksiz eşyaları, insanları ve uğraşları çıkarıp, tüketim odaklı yaşamaktan, üretim odaklı yaşamaya geçmesi olarak tanımlayabileceğimiz yaşam şekli. bugün her an her saniye beyinlere yağdırılan uyaran bombardımanı, kalabalık, kaos, keşmekeş düşünüldüğünde, insanın en büyük ihtiyaçlarından biridir.

yıllar evvel okan bayülgen'in bir programında, bir hanımefendinin bayülgen'e yazdığı bir mektup yayınlanmıştı. oldukça etkilenmiş ve daha sonra internetten programın bölümünü izleyerek, yayını durdura durdura yazmıştım o mektubu. sade hayata geçiş yapan bu hanımefendi, ne kadar huzurlu ve mutlu bir hayata merhaba dediğini anlatıyordu. paylaşmak istedim.

"Sevgili Okan Bayülgen,

Başlangıçta hiç de ilgi alanım olmadığını düşündüğüm halde alışveriş konulu programınızı sonuna dek izledim. Biraz şaşırdım, biraz da kafam karıştı vs. Sonuçta düşündükçe, kendimle ilgili birçok farklılığın ayrımına varmamı sağladınız. Bu yüzden size teşekkür borçluyum.

Ben 48 yaşında, emekli bir öğretmenim. Ankara'da doğup büyüdüm ve üniversiteyi İzmir'de okudum. Fakat 24 yıldır büyükşehirden uzağım. Eşimin görevinden dolayı Ceyhan Büyükşehir'e ait lojmanlarda oturuyoruz. Burası ormanlık bir bölgede, her türlü tesisi içinde olan küçük bir site. Programınızı izlerken gerçekten hayretler içinde kaldım. Sanki konuklarınız ve siz tamamen benim yaşadığımdan farklı bir gezegende yaşıyorsunuz. Açıkçası yıllardır düşlediğim, bir gün yeniden büyük bir şehre yerleşip eşimle beraber yaşamımıza orada devam ettirme isteğimi neredeyse tamamen yok ettiniz.

Öncelikle bütün samimiyetimle şunu söylemeliyim ki, para ve alışverişin benim hayatımda pek bir önemi yok. Dolayısıyla mutluluğumla ilgili rolleri de çok ufak. Yani belki sadece figüran olabilirler. Inanın mutlu olmak için gün boyunca neler yaptığımı tek tek gözden geçirdim ve bu farklı gezegenler kanısına da ondan sonra vardım. İstanbul'unuz karşıdan bakıldığında çok çekici görünüyor. Birkaç günlüğüne gezmeye gelindiğinde de insanda büyüleyici bir etki uyandırıyor. Ama yine de şu anda yaşadığım yer bana daha güzel gelmeye başladı. Çünkü galiba büyükşehir, beraberinde pek çok mutsuzluğu ve çelişkiyi de getirip hayata bakışımı temelinden değiştirecek. Yani sizin gibi olacağım. Bir süre sonra sizin gibi düşünmeye başlayacağım. Oysa benim öyle basit bir hayatım var ki. Çok sevdiğim birkaç arkadaşımla hemen her gün bir araya geliyoruz. Ormanda yürüyüş yapmak, lokalimizde oturup çay içerek sohbet etmek ya da poker oynamak, evlerden birinde bir araya gelip film izlemek, plaja inip kayalıklarda balık tutmak, denize girmek, kitap okumak ve okuduğumuz kitapları birbirimizle değiştirerek onlar hakkında yorum yapmak gibi bir sürü seçeneğimiz var. Çoğu zaman bunlar için 24 saatin yetmediği hissine bile kapılıyoruz.

Geceleri yalnız kaldığımda oturma odasında programınızı izlerken, eşim salonda kendi TV'si ve PC'si ile olmayı tercih ediyor. Bazen internette geziniyorum, bazen de daha az zararlı olduğuna inandığım için doğal tütünden kendi sigaralarımı üretip büyük bir keyifle kutulara diziyorum. Bu arada uzun bir koltukta oturuyorum ve çok sevdiğim kedim de daima elimi uzatıp sevebileceğim kadar yakınımda uyuyor.

Haftanın üç gecesi hayatımıza yeni renkler kattığınız için size minnettarım. Zekanızı her zaman takdir etmişimdir. Nedendir bilmem, sizi bir parça Dr. House'ya benzetiyorum. Tüm sezon bölümlerini izledim. Zaten oradaki karakterde de aynı özgürlük duygusu ve pervasızlık insanlara çekici geliyordu. Ayrıca sizin sürekli yaşamın anlamını sorgulamanız, çelişkileriniz, toplumla ruhsal çatışmalarınız ve bunu cesurca yansıtmanız dikkatimi çekiyor. Aslında ben de çok sevdiğim iki arkadaşımla beraber yıllardır hayatı sorgulayıp duruyordum. Günün her saatini mutlu olabileceğimiz bir şeyle dolu dolu geçirmeye çalıştığımız halde yine de bunu yapıyorduk. Sanıyorduk ki İstanbul'da yaşarsak, hayatımıza daha farklı bir anlam katacağız. Geleceğe dönük hayallerimiz genellikle hep bu doğrultuda oluyordu. Şimdi birdenbire farkına vardım ki, hayalini kurduğumuz şey aslında bizim küçük mutluluklarımızı, bu sade ve masum yaşantımızı kökünden değiştirecek, stressiz hayatımıza stres katacak. Çelişkilerimiz azalmak yerine daha da çoğalacak. Burası yeryüzünün küçük ama değişik bir modeli gibi. Her yer temiz ve düzenli olduğundan iş için gelen bazı yabancılar burayı "Küçük Paris" diye adlandırmışlar. Herkesin arabası ve eşyası aynı, yaşam seviyeleri aynı olunca rekabet de ortadan kalkıyor. Dolayısıyla özenti ve alışveriş ilgi alanı dışında kalıyor. En azından benim ve arkadaşlarım için öyle. Vizyondaki filmlerin gösterildiği bir sinemamız ve lüks restoranları aratmayacak bir lokantamız da var. Ama bıktığımız için orayı yalnızca misafir geldiğinde ağırlamak kolay olsun diye ya da arkadaşlarla özel günleri kutlama bahanesiyle gidiyoruz.

Birkaç kot, birkaç gömlek, iki tane de spor ayakkabı benim için yeterli. Aylardır alışveriş aklıma dahi gelmedi. Fakat o duygunun nasıl bir şey olduğunu da çok iyi biliyorum. Geçen yıl eşimle Belek'te tatil yaptık. Kaldığımız otelde birdenbire alışveriş hırsına kapıldım. Beni hiç tanımayan bin kişilik bir gruba neden güzel görünmek istediğimi hala anlayamıyorum. Ama iki günümüzü boşu boşuna alışverişte ziyan ettik. Bu belki de kişiliğimin bulunduğum topluma göre nasıl hızlı değişebildiğinin gerçek bir göstergesiydi. Burada biz de sizler gibi gazete ve kitap okuyarak Türkiye'nin sorunlarını tartışıyoruz. Adana'ya tiyatro ya da bir konser için gidip, aynı gün yine kendi küçük gezegenimize dönebiliyoruz. Hatta zamanımız daha bol olduğundan belki büyükşehirde akıp giden o hızlı tempoda başaramayacağımız şeyleri dahi başarabiliyoruz.

Örneğin ben geçtiğimiz yıllarda arka arakaya üç tane roman yazdım. Komik belki ama ben buradan bütün düzeltmelerini yapıp kargoyla yolluyorum. Onlar İstanbul'da basılıp internet sitelerinde satılıyor. Öyle herhangi bir iddiam, reklam falan gibi bir derdim yok. Yalnızca hobi. Şimdi de ara ara dördüncüsünü yazmaya devam ediyorum.

Birkaç gün önce kitaplarım ne alemde diye merak edip internete girdim ve adımı tıkladım. Aman Tanrım ! Bir de baktım ki, benimle isim benzerliği olan bir hanımın eşini aldatmasıyla ilgili haberler, yaban otu gibi her yeri kaplamış. Özel hayatları sadece onları ilgilendirir tabi ki. Fakat benim derdim başka. Kitaplarımın olduğu siteler oralarda cılız görünür olmuş. Haksız mıyım ama? "Al sana İstanbul !" dedim kendi kendime.

Sanki geçen yüzyılda yaşıyormuşuz gibi böyle upuzun bir mektup yazdığıma inanamıyorum. Denk gelip, bu mektubu okuyacağınıza da pek inanmıyorum. Ama olsun. Ilk kez böyle bir şey denedim ve çok keyif aldım. Düşüncelerimi netleştirmeme neden olduğunuz için size tekrar teşekkür ediyorum. Her şey daima gönlünüzce olsun.

Sevgiler saygılar."

yazarları bugün sevindiren şeyler

number eleven
marcel proust "“Gerçek bir keşif yolculuğu için yeni yerlere ulaşmak gerekmez, yeni gözlere sahip olmak da yeterlidir.” der. dolayısıyla sevinmek için ille de büyük ve ekstrem şeyler olması gerekmez. hayata bakmanın ötesine geçip görmeye çalışırsak, aslında en basitinden sağlıklı bir şekilde nefes aldığımızı fark etmek, sevdiklerimizin hayatta ve onların da nefes aldıklarını görmek, dışarı çıkıp yürümenin bile aslında ne kadar büyük bir nimet olduğunu keşfetmek ve benzeri şeylerin de insanın mutlu olup sevinmesini sağlayabildiğini anlarız. ve tüm bunlar için allah'a minnet duyup şükretmek.

michel de monteigne

number eleven
1533 - 1592 arası yaşamış olan fransız deneme yazarı. "tarihte yaşamış hangi insanlarla tanışmak isterdin?" sorusuna vereceğim cevaplardan biri kendisidir. okumaya aşık olan biri olmakla beraber, kitaplar hakkında şöyle söyler:

"kitaplar, ömür boyu yanı başımda, elimin altındadır. yaşlılığımda ve yalnızlığımda avuturlar beni. sıkıntılı bir avareliğin baskısından kurtarır, hoşlanmadığım kişilerin havasından dilediğim zaman ayırıverirler beni. fazla ağır basmadıkları, gücümü aşmadıkları zaman acılarımı törpülerler. rahatımı kaçıran bir saplantıyı başımdan atmak için kitaplara başvurmaktan iyisi yoktur, hemen beni kendine çeker, içimdekinden uzaklaştırırlar... insan hayatı denen bu yolculukta ben,m bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve ondan yoksun anlayışta insanlara çok acırım."

bonnie

number eleven
saydığım, sohbetine değer verdiğim, gittiğinde üzüldüğüm ve geldiğini bu gece görüp sevindiğim yazar. hatta itiraf edeyim; o kadar sevindim ki, sarılmak istedim ne yalan söyleyeyim. hep huzurlu bir hayat sürsün...

playstation

number eleven
sony tarafından üretilen / geliştirilen oyun konsoludur. bilinen tüm oyun konsollarının da en ünlüsüdür. lise çağından beridir oyun oynamayan biri olarak, hayatı boyunca oynadığı tüm oyunları da bilgisayardan oynayan biri olarak, sırf gta 5 oynamak için playstation 4 almayı düşünüyorum kaç gündür. ama iflah olmaz bir kitap kurdu olarak ve de kitapları yeme içme kadar önemseyen birisi olarak, eğer playstation alır ve gta 5'e dalarsam, korkarım ki bunun bağımlısı olacağım. o nedenle bu arzumu törpülemeye çalışıyorum.

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

number eleven
yoğun ve adeta aralıksız okumalarımdan sonra (ki bu dönemde aynı anda 3 kitap okuyorum, biri gündüz iş yerinde boş kaldıkça, diğer ikisi de eve geldikten sonra yatana kadar ki dönemde), yaşadığım o beyin zonklaması, sanırım hoşuma giden fiziksel acılar listesinde en tepede yer almaya başladı. kitabı kapatıp şöyle bir gerilince yaşadığım o rahatlıksa tarif edilemez, sadece yaşanır.

iyi ki kitaplar var...

beden eğitimi dersinden akıldan kalanlar

number eleven
angarya olarak görüldüğü için, başka branşların hocalarının, orta okuldaysak lise, lisedeysek de üniversite sınavı yaklaştığı için beden eğitimi hocasından izin alıp test çözdürmesi. formaları çekip okulun sahasında futbol maçı yapmayı hayal ederken, okul üniformalarıyla sınıfta test çözmek... harika (!)

şimdi düşünüyorum da, diğer hocaların niyetleri her ne kadar iyi olsa da (sonuçta hazırladıkları ve kazanmamız için uğraştıkları bir sınav var) yaptıkları saygısızlığın dik alasıymış. ama daha da acı olan, yine niyeti her ne kadar iyi olsa da, beden eğitimi hocasının kendi branşına olan saygısızlığıymış...

tom hanks

number eleven
"big" adlı filmiyle tanıyıp sevdiğim ve o filmden itibaren de hayranlık duyduğum aktör. kaç yaşındaydım hatırlamıyorum, ama ilkokul dönemindeydim ve öğle vakti okula gidiyordum. öğleden önce trt 1'de "big" adlı filmi yayınlanıyordu. filmden oldukça etkilenmiştim ve özellikle de filmdeki "zoltar" adlı dilek makinesi etkilemişti beni.

(bkz:zoltar)

evlilik

number eleven
mantıklı bir şekilde bakıldığında, sonuçta hayat ortaklığı yapıyorsun ve karşındaki kişiyle beraber olup hayatı her anlamda daha rahat bir şekilde yaşaman lazım. adı üstünde, hayat ortaklığı ve yine adı üstünde birbirinin eşi olmak. hal böyleyken sezen'in dediği gibi "gelsin hayat, bildiği gibi gelsin, işimiz bu; yaşamak" demek varken, nedense son zamanlarda çok fazla boşanmaların olduğunu duyuyoruz.

tanımlamak gerekirse; şahsi tanımım, kişinin kendini gerçekleştirmedği müddetçe asla ama asla yapmaması gereken şey.

şehirler arası otobüs yolculuğu

number eleven
ağlayan bir bebek olmadıkça ve gece vakti yapıldıkça tadına doyulmayan eylemdir benim için. bir tren yolculuğu değildir gerçi ama olsun. bir de kış mevsimiyse, mola yeri soğuğunu yiyip daha sonra da moladaki işini bitirip otobüse doğru koşmak ve sıcacık otobüse girip koltuğuna yerleşmek, bambaşkadır.

geceye bir söz bırak

number eleven
"arkadaşlar kendi seçtiğimiz kardeşlerimizdir..."

bir reklama ait slogandı, şu an hangisi olduğunu hatırlayamadım. kardeşimden farkı olmayan can dostumla dolu dolu geçen bugünden sonra ne kadar doğru ve isabetli bir söz olduğunu tekrar anladım.

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

number eleven
anlamış bulunmaktayım ki, hayatını anlamlı değerlerin üzerine inşa eden ve bu anlam doğrultusunda hedefler belirleyip bu hedeflere ulaşan insanların, bunun sonucunda edindikleri şey sadece mutluluk değil, tarifi olmayan bir anlam duygusu oluyor. mutluluk sonuçta anlık bir şey, şimdi var ama sonra geçip gidecek. sonra ise mutlu olman için yeni bir şey olması gerekecek. dolayısıyla mutluluk olup biten bir durum. oysa anlam, bir süreç ve anlatması mümkün olmayan, anlamak için hissetmenin gerektiği bir durum. buna huzur da denebilir elbette.

kendini çok katı bir şekilde eleştiren ve adeta mükemmeliyetçilik obsesyonu olan birisi olarak bu bahsettiğim anlam duygusuna ulaştığımı bilmekse, sanırım hayatta kendime verebileceğim en ama en büyük armağan. evet evet, her yaptığını kolay kolay beğenmeyen, defalarca ince eleyip sık dokuyan, tekrar tekrar düzelterek yapan birisi olarak eğer hayatımı gerçekten bazı değerlerin üzerine inşa ettiğimi ve bu doğrultudaki hedeflerime gerçekten ulaştığımı düşünüyorsam, bunu gerçekten başarmışımdır. bunu kendi kendime kanıtlamanın en kesin yolu ise, içimdeki bu anlam duygusunu hissediyor olmak.
2 /