confessions

number eleven

1. nesil Yazar - Girişimci

  1. toplam entry 42
  2. takipçi 15
  3. puan 6124

friedrich wilhelm nietzsche

number eleven
"keyif ve keyifsizliğin birbirinden asla ayrılmaz şeyler olduğunu düşünelim, öyle ki insan birinin ne kadarına sahip olmak isterse ötekinin de ancak o kadarına sahip olacak. seçim sizin: mümkün olduğu kadar az keyifsizlik, kısacası acısız bir yaşam mı, yoksa o ana kadar hiç tadılmamış zevkleri tatmanın, keyifleri yaşamanın bedelini ödemeyi göze alarak mümkün olduğu kadar çok keyifsizlik mi? eğer ilk seçeneği yeğler ve acılarınızı azaltmayı, hatta yok etmeyi isterseniz, o zaman zevk alma kapasiteniz de azalacak, hatta yok olacak."

-nietzsche-

yani der ki; mutluluk, mutsuz olma kapasitenizde saklı...

iftarlık gazoz

number eleven
yaşlandığımı hissettiren film olmuştur. zira cem yılmaz götü göbeği olan, orta yaşlı, hatta sonlara doğru da kafasında, kırsal yerlerde yaşlı erkeklerin giydiği klasik desenli bir bere vardır onu giyen yaşlı bir adamı oynamıştır bu filmde. tamam cem yılmaz zaten gerçekte de orta yaşlı ama ne bileyim, bu adam her şey çok güzel olacak'taki altan, gora'daki arif, hokkabaz'daki iskender, organize işler'deki müslüm denen hıyar'dı. ilk defa böyle bir rolü oynadığını ve hakkını da veren vere oynadığını görünce insan ister istemez ulan zaman hangi ara bu kadar geçti de bu adam bu rollere de büründü diyor.

filme gelirsek de dondurmam gaymak tadı aldım. zaten bir iki oyuncu (devrimci elemanın babası ve tarlada çalışan kadınlardan bir tanesi) o filmde de oynamıştı. devrimci elemanın babası, dondurmacı ali'nin motoru çalındığında şikayete gittiği karakoldaki bekçiydi. hatta ali, kendisine atar gider yaparken "şerefsizim bi cinnet her şeyi halledeğ" demişti. pamuk tarlasındaki kadınsa, ali'nin motorunun çalındığı sırada dondurma sattığı kadınlar arasında yer alıyordu. ayrıca bu filmde ege'de geçmekte.

bir de çocuk sokakta gazoz satarken bağırıp çağırırken evinden fırlayıp onları kovalayan o huysuz kadın da, dondurmacı ali'ye beddua edip "cenabet deyyuz" diyen o yaşlı kadını hatırlattı. hatta ali de motoru o kadının bedduasiı yüzünden çalındı diye düşünüp göle gusül abdesti almaya gitmişti.

son olarak çocuk kumsalda gazoz satarken ona bir şeyler yedirmeye çalışan ve bir türlü susmak bilmeyip en sonunda çocuğun üzerine çullanan o kocakarının allah belasını versin.

kaygı

number eleven
başına kötü bir şey gelir diye kaygılanma ve yaşadığın anı bu tehlike beklentisi yüzünden mahvetme. çünkü gerçek olan bir şey var ki, başına kötü bir şey geldiğinde zaten içgüdüsel olarak otomatikman harekete geçeceksin. dolayısıyla ortada hiçbir tehlike ve tehdit unsuru yokken, keyfine bakmaya ve zamanı iyi kullanmaya bak.

olur da başına kötü bir şey gelirse muhtaç olduğun kudret, o ana kadar zamanını iyimser geçirdiğin için bünyende zaten var olacak ve o kötü olayla baş etmen konusunda sana güç verecek. ama eğer ortada tehlike olmadığı halde kötümser düşünürsen ve tehlike beklentisi içine girersen başına gerçek bir tehlike ile karşılaştığında onunla baş edebilmek için ekstra bir gücün olmuyor. araştırmalara göre insanların %95'inin evhamlandığı konular olmamış. geriye kalan %5'inin evhamlandığı konularsa korktuğu kadar olmamış. yani tehlike beklentisi içine girenler yanlış tahmin etmiş oluyorlar genelde. bunu parasal olarak örneklendirmek gerekirse "paranı kafandan geçen o düşünceye yatırır mısın?" diye sor kendine. yani paranı yatırmayacağın olumsuz bir düşünceye duygularını yatırıyor ve o anı mahvediyorsun. sonuçta duygular da bir sermayedir. sabah uyanınca 100 birim duyguyla uyanırız ve onu o gün içinde nereye yatırdığımız, o günkü ruh halimiz açısından çok önemli.

kaygılanıyorsan harekete geç. bir şekilde içine girince o kadar da kaygı verici bir şey olmadığını göreceksin.

kaygı, anı yaşayamamaya sebep olur. zamanın da geri dönüşü olmadığı için hayat boşa akmış olur bu durumda da hayattan alacağın artar.

bacak seğirmesi

number eleven
sebebi, uykuya dalmak üzereyken solunum yavaşladığı için beynin bunu ölüm zannedip bacaklara elektrik iletisi göndermesidir. o an ölüm mölüm olmadığı için de, bacak o sinyali aldığında tepki verir. tabi, insanın yüreği ağzına gelir o ayrı.

ted bundy

number eleven
eğer aklımda yanlış kalmadıysa seri katil adı verilen ilk adam olması lazım. epey zaman önce cnbc-e kanalında izlediğim ve kendisiyle ilgili yapılmış olan filmin sonunda verilen bilgide, eğer yine yanılmıyorsam öyle deniyordu.

sadece kadınları öldüren ve öldürdükten sonra tecavüz eden bu ruh hastası ayni zamanda bir avukat olduğu gibi, işin tuhaf kısmı hapiste olduğu dönemde onlarca kadından aşk mektubu almıştır.

zeljko obradovic

number eleven
mangal gibi yüreğine
helal olsun koçum benim
çelik gibi bileğine
helal olsun koçum benim

Dar oldu rakibe saha
Helal olsun koçum benim
Kaldır kupayı havaya
Helal olsun koçum benim

Koçum benim, koçum benim
Kutlu olsun zaferlerin
Gel de alnından öpeyim
Helal olsun koçum benim...

2000'lerin başında trt'de yayınlanan ve tarık akan'ın özel bir lisenin basketbol takım koçu rolünde oynadığı "koçum benim" adlı dizinin jenerik müziği.

ıraksayan sorunlar

number eleven
istatistikçi Ernst Friedrich "Fritz" Schumacher tarafından ortaya atılan kavramdır. cevabı herkes için farklı ve göreceli olan mutlu olmanın yolları, hayatın anlamı, dünya barışı ve açlığı önlemenin yolları vs gibi konular ıraksayan sorunlar grubuna girer. çünkü dediğim gibi, bu sorular bilimsel olmadığı için, çözüm yöntemi de bilimsel yollarla yapılamaz ve tek bir yolu da olmayıp herkes birbirinden farklı cevaplar verecektir. dolayısıyla da schumacher tarafından ıraksayan sorunlar olarak değerlendirilir.

keyifsiz olmak

number eleven
Gayet doğal bir durumdur. İnsanın ruh halini hava durumu gibi düşünmek lazım. Nasıl ki mevsimler gelip geçiyor ve her daim değişiyorsa, nasıl ki hava durumu günden güne değişiyor ve hatta gün içinde dahi değişiklik gösteriyor ve bunlar hiçbir zaman sabit kalmayıp devamlı farklılık gösteriyorsa, nasıl ki doğada her şeyin bir zamanı varsa ve tüm bunlar gayet doğalsa, insan da her daim mutlu olamaz. Arada diğer duygular da hissedilebilir, hissedilmelidir. Karnımız açken yemek yedikten sonra doyuyoruz ama o doygunluk sonsuza dek sürmüyor ve bir zaman sonra tekrar açlık hissediyoruz. Dolayısıyla duygulara da böyle bakmak lazım. Her duygu başlar, bir süre devam eder ve daha sonra biter. Bu gayet doğaldır. Ancak insanlar ne yazık ki, hoşa giden duyguları yaşamayı hiç istemiyorlar ve daima hoşa giden duyguları hissetmek istiyorlar. Hava nasıl ki her gün güneşli olmayıp arada yağmur ve kar da yağacaksa ve bu doğanın kanunuysa, doğada nasıl ki bir denge varsa ve her şey zamanında oluyorsa, insan olarak bizler de her türlü duyguyu yaşamak zorundayız. Bu gayet doğal. İnsanlar aslında doğal ve zararsız olan çoğu şeyi ne yazık ki kullanıcı hatasından dolayı bozup kendi kendisini sıkıntıya sokuyor.

öfke

number eleven
Saldırganlığa dönmediği müddetçe yaşanması gereken duygudur. Adı üzerinde, duygu. Yani insan olarak bizim bir parçamız ve her duygu gibi yaşanması gayet doğal. Ama önemli olan, saldırganlığa dönmemesi.

kıskançlık

number eleven
duygusal bir ilişkide yaşanan kıskançlığı kastediyorsak, Sakin ve mantıklı bir şekilde düşününce gereksiz olan bir duygu. Çünkü karşı taraf eğer senin yanında yer almışsa, senin olmayı kabul etmişse demek ki aradığı şeyleri sende bulmuş. Sen de demek ki, aradığını şeyleri onda bulmuş olmalısın ki onunla olmayı kabul etmişsin. O zaman bırak işte kim bakarsa baksın boşver. Sen ona, sende bulduğu şeyleri sunmaya devam ettikçe yanında kalmaya devam edecek zaten. Aynı şekilde o da sana sunduğu müddetçe sen de onunla olmaya devam edeceksin. O zaman bırakın başkasının bakmasını etmesini, aranızda yanmış ve sizi birbirinize ait kılmış olan ateşi beslemeye bakın. Yani, başkası yüzünden birbirinizi kırıp dökmektense, bırakın da başkası size bakıp imrensin, yansın tutuşsun.

Ama dediğim gibi, sakin ve mantıklı bir şekilde düşününce böyle olması gerektiğinin daha doğru olduğu görülüyor. Ama işte o kimya birisinden ötürü değişmeye başlayıp ateş bacayı sarınca, beynin mantıktan sorumlu kısmı devre dışı kaldığından ne yazık ki işler öyle olmuyor.

göz

number eleven
Beynin en fazla veri aldığı organ. Beyindeki en büyük alan, görmeden sorumlu oksipital lob alanına ayrılmıştır. Çünkü beynin en temel görevi hayatta kalmaktır. Bunun için de tehlikeleri derhal görüp fark etmeli ki savaşsın veya kaçsın, Dolayısıyla da hayatta kalsın.

iletişim

number eleven
İster duygusal ilişki olsun, ister sosyal, ister akrabalık ilişkisi fark etmez, her ilişkide hayati bir öneme sahip olan bir konu. İlişkiyi vezir de eder, rezil de. İletişim kurmak demek, sadece konuşmak anlamına gelmez. Mesele konuşmaksa, bağıra çağıra, iğrenç bir üslup sergileye sergileye ve saygıdan yoksun bir şekilde de konuşuyor insanlar birbirleriyle. Her gün sağımızda solumuzda görüyoruz illaki bu örnekleri. Ama hayır, İletişim bu değil ve olamaz. Bu sadece hayvani hareketler sergileyerek yapılan bir anlaşma çabası bana göre. Hayvanlarsa eğer bu tür bir çabayı gösterip anlaşmaya çalışanlar sorun yok, ama insandan bahsediyorsak ortada sorun var demektir.

İletişim olayını lisedeki türk dili ve edebiyatı adlı derste öğrettikleri gibi "kaynak vardır ve bir de alıcı, bir de kaynağın alıcıya gönderdiği mesaj vardır ve aralarında kurdukları bu bağlantıya iletişim denir" şeklindeki gibi anlatmayacağım tabi. Ama bana göre iletişim demek, her şeyden önce karşı tarafla anlaşma niyetine sahip olmak demektir. Anlaşmaktan kasıt hemfikir olmak demek değil elbette. Hemfikir olmak zorunda değil kimse birbiriyle ama mesele de zaten hemfikir değilken, farklı fikirler yüzünden işi kavgaya çevirmemek. "Peki, sen öyle mi düşünüyorsun olabilir, saygı duyarım. Ben de böyle düşünüyorum. Sorun yok" diyebilmek önemli olan. Ortada bir sorun varsa, çözüm odaklı yaklaşım sergilemektir. Karşı tarafı düşünceleri yüzünden yargılamamak ve onu onun şartları doğrultusunda değerlendirip, neden öyle düşündüğünü anlamaya çalışmaktır. Empati kurmaktır. İletişim denen olayın anayasası bunlardır bana göre ve her biri "Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" şeklinde tanımlayabileceğimiz kadar önemli maddelerdir.

Herkese sağlıklı iletişim kurabildiği günler ve ilişkiler dilerim.

kadınların erkeklerden üstün olduğu gerçeği

number eleven
Kıyaslamak ve işi rekabete dökmek yerine, her iki tarafı da kendi özellikleri doğrultusunda değerlendirsek mesele kalmayacak aslında. Örnek vermek gerekirse, bir şişe su mu daha değerlidir, yoksa bir yolcu uçağı mı? Düz mantıkla bakarsanız, bir yolcu uçağı daha değerli dersiniz. Öyle ya, hem daha pahalı, daha lüks, dünyanın öteki ucuna gitmenizi sağlıyor ve konforlu vs. Ama size desem ki, sıcaktan kavrulan bir çöle düşmüş olsanız bu durumda hangisine sahip olmak istersiniz? Uçağa mı, yoksa suya mı? Eminim ki şu an bunu okuyan herkes bir şişe suyu tercih ederim diyor. Demek ki neymiş, her şeyi kendi formu doğrultusunda değerlendirmek daha doğru bir şeymiş.

Bu dünyada kadının yapması gereken görevler var, erkeğin yapması gereken görevler var. Kadına ait olan görevlerde erkek, erkeğe ait olan görevlerde de kadın yetersiz kalacaktır. Herkes kendi görevini sorumluluk bilinci ve layıkıyla yerine getirdiğinde zaten sorun olmayacaktır. Ve elbette bu iki varlık, birbirini de tamamlayacaktır. Dolayısıyla konuyu gereksiz rekabete çevirmek, kıyaslama yapmak anlamsız ve içi boş, kısır tartışmalardan başka hiçbir işe yaramaz. Bu da boşa enerji kaybettirir. Normalde bile hemen her şeyi kendi şartları içinde değerlendirmek gerekirken, birbirinden farklı ve zıt olan cinsiyetleri böyle bir şekilde kıyaslamak gerçekten saçma oluyor.

son olarak bir erkek olarak nöroloji uzmanı dr. Bente pakkenberg'ten bahsetmek istiyorum. Kendisi steoroloji denen bilimin kurucularından biridir. Stereoloji, beyindeki nöron adı verilen sinir hücrelerinin sayılmasını sağlayan bilim dalıdır. Normalde kadın beyninde bulunan nöron sayısı, erkek beynindekinden azdır. Ancak bunun zekaya etkisi yoktur. Yani, erkek beyninde daha çok nöron olması, erkeğin kadından daha zeki olduğu anlamına gelmiyor. Ve bunu bilimsel olarak ortaya çıkaran kişi de dr. Bente pakkenberg'in ta kendisidir. Kendisi bir bilim kadını olarak kendi cinsiyetine ait beyinlerin, erkek beyninden daha az nörona sahip olduğunu keşfetti. Bu konuyla ilgili olarak da şunları söylemekte kendisi:

"Birincisi, erkeklerin bizimle birlikte normal bir hayat sürdürebilmek için 4 milyar daha fazla sinir hücresine sahip olma zorunluluğu, onların problemidir! Gördüğünüz gibi hepimiz gayet normal hayatlar yaşayabiliyoruz.

"İkincisi ise, ben bir bilim insanı olarak 4 milyar eksik sinir hücresi ile dahi neler yapılabileceğini bu ve önceki çalışmalarımla göstermiş olduğumu düşünüyorum!”

şimdi işi rekabete dökenleri oturup bir kez daha düşünsün.

türkiye'de ölüm

number eleven
Ölüm normal ve doğal bir durum. Kaçınılmaz son, büyük eşitleyen. Kimse ölecekmiş gibi yaşamasa ve öleceğini kabul etmese de, sonunda öleceğini bilir. Canlılar içinde de sonunda öleceğini bilen tek tür insandır.

Ancak ülkemizde her gün öyle içler acısı ölüm haberleri alıyoruz ki, kimisi trafik kazasında, kimisi hunharca işlenen cinayette, kimisi terör saldırısında ve kimileri de daha onca felaketler sonucunda hayattan ayrılıyor. Hal böyle olunca da, dediğim gibi ölüm her ne kadar doğal ve herkes için geçerli bir son olsa da ve bunu herkes kabul etse de, bu tür iç acıtan ölüm haberleri insanların ölüm konusundan daha da fazla korkmasını ve kaygı duymasını sağlıyor. Yani normalde ölüm diye hir şey yokmuş da, ölenler de sanki bu haberlerde gösterildiği gibi acımasız insanlar veya bazı felaketler sonucunda ölüyormuş ve bundan sonra da ölen herkes aynı şekilde ölecekmiş gibi algılıyorlar. Bu da ister istemez insanların ölüm konusuna doğal bir şey değilmiş de böyle fena bir şeymiş gibi bakmasına sebep oluyor.

paranoya

number eleven
Freud, paranoyanın altında aşağılık kompleksi olduğunu söyler. Bence haklı da. Çünkü sıradan biri olduğu halde peşimde ajanlar var diyen, hiçbir vasfı olmadığı halde önümü kestiler yoksa şu an çok farklı yerlerde olacaktım ama yükselmemi istemediler diyen birini düşünsenize, bildiğin aşağılık kompleksi işte.
2 /