confessions

zal

2. nesil Yazar - Çiçeği burnunda

  1. toplam entry 0
  2. takipçi 8
  3. puan 506

belkıs

chivalric
saba melikesi olarak bilinen, bugün etiyopya denen bölgede hüküm süren hz. süleyman ile çağdaş olan kadın hükümdar. cin olduğu söylenir. kuran ve tevrat' da hikayesi anlatılır. hz. süleyman ile görüşmek için kudüs'e gelir, evlenirler ve bir süre kalır. döndüğünde hz. süleyman dan bir oğlu olur. hükümdarlık yaptığı saba krallığı ortadan kaybolduğu için hakkında az şey kalmıştır. tapınağı yakın zamanda etiyopya' da ortaya çıkarılmıştır.
(bkz:belquis)


zenginsozluk.com/foto

üniversite eğitimi

indolentexistence
üniversite eğitimi Türkiye'de yanlış anlaşılmış bir kurum. üniversite iş bulma kurumu değildir. sen kimya bölümünü bitirince kimyager olacağının garantisi yoktur. üniversite seni beni onu insan olmaya yönlendirir. ne demektir insan olmak? temel bir insanlık kültürü edinmek, düşünmeyi öğrenmek, farklı bakış açılarını anlayışla karşılamak vs. ama okullar kendilerini böyle tanıtmıyorlar.

üniversite robert m. pirsing'in deyişiyle 'akıl kilisesidir' yani düşünce üretilen yerdir. tezler atarsınız ortaya. bu tezleri de öyle alt taraftan atmayacaksınız! bilimsel bir temeli olacak, açıklayacaksınız, nedensilliği olacak! plato'nun kurduğu bir şey ya hani bu üniversite. orda adamlar oturup düşünüyorlar. fikir ortaya atıyorlar. o arada da yenilerini yetiştiriyorlar.

sinema televizyon bölümü okumak

indolentexistence
radyo televizyon diye olur:)) bir de bu var. birleştirelim radyo sinema televizyon bölümüü. birbirinden farklı alanlar. bir başka sorun. sinema televizyon bölümleri güzel sanatlar fakültesine mi bağlı olacak yoksa iletişim fakültesine mi? ne demek güzel sanatlar fakültesinde okumak: ressamlarla, heykeltraşlarla, fotoğrafçılarla biraradasın. ben bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. sinema eğer bir sanatsa ki genelde öyle kabul ediliyor. şimdi iletişim fakültesi ne demek? bence uydurma bir şey. tabii ki işte reklamcılık var, altında televizyon gazeteciliği vs. bir şey üretiliyordur, oradaki hocalar da değerli elbette ama sinemaya gelince bunun bir sanat mı ticaret mi yoksa düz bir zanaat mi olduğu hep bir problem. dünyanın en iyi sinema okulları Amerika'da. ciddi eğitim vermezler. ilk dört yıllık eğitim genel kültürdür. işte insanlık tarihi, sosyoloji gibi. sonra sinema okuluna gidersiniz. yüksek lisans düzeyinde. ülkemizde ters dönmüş durumda. sinema tv okumadım diye üzülecek gençler varsa üzülmesin. işletme okuyun. bir sinemacının parayı biliyor olması daha önemlidir.
sinema tv bölümlerinde oturup napıyorlar biliyor musunuz? bir sürü film izletiyorlar. sonra o filmleri okumayı öğretelim. 'okumak' bu arada ne olduğu belli değil! naapmış oluyorlar. filmi decode yani filmin kodunu çözüyorlar güya. diyor ki burda şunu anlatmış. ben bunu öğretirsem, sinemayı öğretmiş olurum. film seyredek film yapmayı öğrenemezsin. yapmak başka bir şey. izlemek apayrı bir şey. şeye benziyo. yüzlerce roman okudum. harika bir roman yazabilirim.
iddia: sinema televizyon okumuş bir öğrencinin sinema sektöründe başkalarından daha kolay iş bulabilmesi.

bu her okulun kendi alanı ile bilinen bir iddia. network meselesi. amerikalılar bunu çok pompaladı. 'hayallerinin peşinden git' bu aptalca bir fikir. çünkü bu, şu varsayımdan yola çıkıyor. her hayallerinin peşinden giden tarantino olacak! sonra Batman'dan istanbul'a gidip perişan olan çocuklarımız. tehlikeli bir felsefe. bir de gerçekler var ya hani! aileler der yaw sen sinemayı yine yap amaa hobi olarak yap:)) şimdi o da yanlış. lisansta bu bölümü okumayın. bir sinema okulundan çıkarken yanınızda götürebileceğiniz en değerli şey diploma değildir. filmdir! bunun için de ekipman lazım, bakınız okul size ekipman veriyor mu? oyuncu! hiç bir okul oyuncu vermez. karşılaştırmayı university of southern california'ya bakarak karşılaştırıp kararınızı veriniz. teknik olarak dünyanın en iyi sinema okulu. devamlı film yapıyorlar. önce ingilizce öğrenin sonra zorlayın bu kapıyı. buraya döndüğünüzde 'hallediyoruz abiii' ile karşılaşmanız da muhtemel.

claude monet

ruzgara karsi iseyen adam
Nilüfer resimleri ile meşhur ressam. Monet'i daima Manet ile karıştırmışımdır. Halbuki isim benzerliğinin yanı sıra ikisi de empresyonist etiketi altında buluşsalar da, tarzlarının farklı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca dip not olarak eklemek isterim; ressamın, Madam Monet ve Oğlu isimli eseri en çok reprodüksiyonu yapılan tablolardan biridir.

claude monet

magic mushroom
çizmeye önce karikatürle başlayıp daha sonra kendisini resme adamış empresyonist ressam.

açık havada resim yapmak ve günün farklı zamanlarındaki ışığı yakalamak tutkusuydu monet'nin.

paris yakınlarındaki argenteuil'de bir tekneyi yüzen bir stüdyoya çevirip, seine nehri boyunca gördüklerini resmedecek kadar da doğa aşığı bir ressamdı kendisi.

van gogh'un yoğun sarı kullanımı gibi monet de gözlerinde ileri derecede görme bozukluğuna sebep olan katarakt yüzünden bir dönem resimlerinde kırmızıyı yoğun olarak kullanmıştır.

eserleri bana hep umut ve mutluluk vermiş, tablolarındaki güneş ve ışık, hislerime de yansımıştır. iyi ki yaşamış ve üretmişlerden.

quentin tarantino

magic mushroom
1963 doğumlu amerikalı oyuncu, senarist ve yönetmen.

ilk filmi reservoir dogs ile sinemaya başarılı bir giriş yapan yönetmen ikinci filmi pulp fiction ile ise izleyiciyi etkilemiş ve başarısının tesadüfi olmadığını kanıtlamıştır.

tarantino bir video kiralama dükkanında çalışırken başladığı bu sinema serüveninde yaptığı her film ile yeteneğini ve farkını ortaya koyan, bolca kan ve şiddet içermesine rağmen son derece eğlenceli ve sıradışı filmler yapan, film noir türüne farklı bir yorum kazandırmış olan bir yönetmendir.

film şirketinin adı olan a band apart için jean-luc godard'nın bande à part filminden esinlenmiştir.

filmlerinde mutlaka ufak da olsa bir rolle selamlar izleyicisini. tarzı en keskin ve net yönetmenlerden olan tarantino ilk filmini bitiremediği için intihar etmek üzereyken izlediği bir diziyle kararından vazgeçerek sonrasında biraz da şansının iyi gitmesiyle hem kendisinin hem de bizlerin hayatını tamamen değiştirmiştir. Evet Tarantino bir sinema dahisi değildir ve filmleri sanatsal bir ifadeden uzaktır ancak yine de kendi özgün tarzını yaratmış olmasıyla saygıyı hak etmektedir.

Ayak fetişizmi ve uma thurman demeye ise gerek yok sanırım.

hyper loop

indolentexistence
manyetik tüneller. elektrikli arabaların platformların üzerine konuşlandırılarak, tünelin içine bırakılır. hızlı bir şekilde iki nokta arasında manyetik alan farkından dolayı ulaşım sağlanır. elon musk san francisco-los angeles, newyork-washingtondc arasında düşünüyor.

elektrikli arabaların trafik sorununu artırması

indolentexistence
elektrikli araçların mevzusu çok derin. çünkü hem mühendisliğe, hem sosyal bilimlere , ekonomiye, pil teknolojisine hem de yazılım teknolojisi gibi alanların içeren bir konu. Fakat gerek kendi toplumumuz için gerekse benim ilgimi çeken subjektif filtreden geçen konular itibariyle başlıca trafik, kamusal alan ve otopark sorun, elektriğin nereden geldiği (bu değirmenin suyu nereden geliyor-enerji sorunu), toplu taşıma sorununa bağlayabiliriz. Bu sorunlar ülkemizde çok az yer kaplayan bir meseleler.

ana fikir olarak kısaca elektrikli araçların kentsel ulaşım sorununu ne ölçüde çözer ya da çözmez? gerçekten ideal edildiği gibi elektrikli araçlar küresel ısınma ve iklim değişikliğinden geri dönüşü sağlayabilirler mi?

neden trafik sorununun ilk çözümü motoru değiştirilmiş araçlar? motoru değiştirince trafik sorununu değiştiren bir çözüm göremiyorum. arabanın kapladığı alan aynı. a noktasından b noktasına gitmeyi ucuzlaştırması trafiğin artışına sebep olacaktır.

ekonomik boyutunu da araya sıkıştırırsak: sadece elektrikli araç ürettiğini iddia eden hiçbir firma ayakta kalamadı. tesla'nın sıfır kar ile ayakta kalan bir firma olduğunu hatırlatmak isterim. şuan hayatımızda umut taciri olarak yer alıyor. böyle olduğu için piyasa değeri artan ya da azalan buna rağmen yatırımcı çekebilen, bu parayı uzay yolculuklarına harcayan, weberci dille söylersek 'karizmatik lider' özelliğinin kişiselleştiği, kişinin şirket-şirketin kişi olduğu ilginç bir kapitalist örnek. iddia edildiğinin aksine tesla bir otomotiv firması değil; tesla bir teknoloji firmasıdır. elon musk'ın buna çözümü - boring company ya da hyper loop -tünel kazalım yerin altından araçlarla o kentten bu kente gidelim. arabaya özgü metro hizmeti yapmak.

Teknosofist çerçevede bakarsak ankara istanbul arasına hızlı tren yaptık. trenlere arabaları koyalım gidelim. neden bunu yapmıyoruz? trenler de elektrikli olsun. hayır neden özel arabanla manyetik platformda bunu yapmak isteyesin. elektrikli araçların trafik sorununu çözmeyi bırak.trafik çözenlerle de alay eden bir üslup söz konusu. maaliyet kaygısı olmayan, şarj noktası koyacaksın onlara trafo bağlayacaksın elektrik altyapısı yapacaksın, o da yetmeyecek bir de tünel kazacaksın.

(bkz:şili)(bkz:hyper loop)





sanat

indolentexistence
''Marx'a göre kapitalist ile işçi arasındaki “ekonomik ilişki”, emeğin “sanat vasfını kaybetmesi”yle doğru orantılı biçimde gelişmiştir. Bununla kastı, emeğin kullanıldığı işin veya ürünün mahiyetinin artık bir anlam taşımamasıdır. Marx, çalışmanın sanatsal niteliğini kaybetmesini modern ücretli emeğin belirleyici özelliği olarak görür. Buna karşılık sanatsal yaratım “kişinin kendi gizilgüçlerini hayata geçirip geliştirebildiği emek türü”dür. Emeğin soyutlaştırılması kapitalizmin kurucu özelliğidir ve işçinin yerine makinenin geçirilmesiyle bu süreç son raddesine taşınmıştır. Ama bu özümsenme sanat üretiminde yaşanamaz çünkü sanat eseri ücretli emekle yeniden üretilemez.''
(bkz:http://www.mediationsjournal.org/articles/on-art-and-real-subsumption)

substrate

chivalric
bu kelime biyolojiden tanıdık geliyordur, enzim-substrat ilişkisinden. oradaki anlamı enzimin muhatap olduğu madde, besin, şu bu. mimaride şehrin eski dönemlerden kalan, yıkılan veya yığılan, üstünde bir sonraki dönem yapılaşmasının yükseldiği alt katman için kullanılıyor. diğer başka mühendislik uygulamalarında da alt katman, birleştirici ara katman olarak kullanılıyor bu kelime.

sanat

chivalric
şimdi buna son yüzyıla kadar hep sermayeyi elinde bulunduran iktidar karar verdi. onlar neye sanat deyip para akıttıysa onun adı sanat oldu. rönesans dönemi hristiyanlık figürünü işleyen tablolar, kilise süslemeleri, antik dönemlerde yapılan heykeller, tapınak süslemeleri. sanatın para karşılığı sermayenin yatağına yatmışlığı, karşılığında sahneye çıkarılmışlığı çoktur.

sanat

ontolojik sancilarimin merhemi
sanat, oluştuğu evren bakımından sınır tanımayan, amaç boyutunda değerlendirilirken bir kalıba sokulamayan, ifade edildiği dünya bakımından maddeye bağımlı olan bir varoluş anlatımı. sanatın ortaya çıktığı evren insanın düşüncelerini, duygularını, gözlemlerini, algılarını içeren bir evren. böyle bir evrenin içinde sınırlar çizmek pek de mümkün değil ve de bu evrene açılan, onu besleyen kapıların sadece içinde bulunduğumuz dünya olduğunu ileri sürmek fazla cüretkar. insanın iç ve dış dünyalarının bir bütün olarak etkileşiminden doğan sanatın bu iki dünyanın sadece birinden doğması mümkün değildir. bir sanatçı sadece iç dünyasına yönelirken diğeri dış dünyaya odaklanır fakat ikisinde de diğer dünyanın etkileri görülür. sadece iç dünyaya yönelmeye çalışan bir sanatçı reel dünyada yaşadığı olayların etkisini de yansıtır. diğer yandan dış dünyayı betimlemek isteyen bir sanatçının çalışmasında o sıralarda ruh halinin etkileri vardır. insan kendi başına bir evren. bu evrenin sınırlarını çizebilmek nasıl mümkün değilse sanatın sınırlarını çizip de onun doğduğu evreni bilinen boyutlara mahkum etmek olası değildir.

görsel ve plastik sanatlar, sessel(fonetik) sanatlar, ritmik sanatlar, karma sanatlar gibi başlıklar altında bir çok türü amaçsal anlamda salt kalıplara sokmakta mümkün değil. sanatçının amacı eğlendirmek olabilir, düşündürmek olabilir, gerçekliği kendince ifade etmek olabilir, sadece kendini ifade etmek olabilir, bunun ötesinde sanatçı kendi amacını da bilmeyebilir. bir şair ortaya koyduğu dizeleri neden yazdığını bilemeyebilir, bir ressam fırçasını tuvalde dans ettirirken ne yaptığını bilemeyebilir. yani salvador dali'ye kendi resimlerini sorsalar ne anlatmak istediğini kendisi de bilemeyebilir. bunları bilmemekle beraber sadece dehayı ortaya koymak için sanatını icra etmiş olabilir.

son olarak sanat maddeye ifade edilmesi yönüyle bağımlıdır. sanat eseri evreninde doğup kendine bir amaç bulduktan sonra maddesel dünya da ifade edilmek ister. belki de bu sanatın kendisine ait bir varoluş sıkıntısıdır. çaresi yoktur, bir şekilde reel dünyanın içinde bulunan maddeler üzerine tutunup başka insanlara yani başka evrenlere uzanır. resim için boyaya, tuvale, palete ihtiyaç vardır. tiyatro için sahneye ve dekora, sinema için bir çok unsura ihtiyaç vardır. insan şiiri ya da şarkıyı bir yere yazmasa bile bunlar duyurmak için dile, kelimelere ve ses tellerine ihtiyaç vardır. yani sanat ifade edilmek istendiğinde mecburen maddeye tutunur ve ona bağımlıdır.

evrimsel psikoloji

ontolojik sancilarimin merhemi
içerik üreticileri tarafından, içerik tüketicisi kitle için "soft science" ( yumuşak bilim ) olarak ilan edildiğine birçok kez rastladığım bilim branşı.

söz konusu saptama mot a mot yanlış değil, fakat bu saptamanın kendisi de felsefi bir saptama olduğu için,

all hard sciences began as the equivalent of a soft science, but before that they were all philosophy.

kadın düşmanlığı

ontolojik sancilarimin merhemi
kadın düşmanlığının en basit karakteristiği, öfkeli bir çapkınlıktır. neredeyse bütün bir mozart opera külliyatı ( don giovanni ) ( cosi fan tutte ) ( e nozze di figaro ) fransız ihtilali`'yle serbest kalan soysuzluğun ve ahlaksızlığın, erkeğin değil, kadının erdemi olduğu mesajını alttan alttan vermeye çalışır ( bu noktada tanrısal müzikaliteyi bir kenara zorlukla koyarak, aynı zamanda başarısız { öfkeli } bir çapkın da olan lorenzo da ponte'yi çok çok öpmek lazım.)

sinizm

ontolojik sancilarimin merhemi
sıfıra ( tekillik ) bölünemeyen uygarlığın ( demokrasi ) ( aydınlanma ) verdiği varsayımsal sonuçlardan biri. bir ihmal biçimi. biçim gibi davranmaya zorlanan bir boşluk. tarihsel diyalektik hastalığının semptomlarından biri ( fakat hayır, öyle değil; kötü bir toplumun semptomunun, nevrotik sancısı ).

sapyoseksüel

ontolojik sancilarimin merhemi
tıpkı insanlar gibi, bir coğrafyada doğup başka bir coğrafyaya yolculuk eden kelimelerin biçim ve anlam bakımından geçirdiği metamorfoza tanık olmuşuzdur. 21. yüzyıl'a ait bir neolojizm olan "sapiosexual" kelimesinin defalarca ele alındığını tahmin ettiğim etimolojisini bir kenara bırakıp, kelimenin bu coğrafyadaki yorumuna değinmek istiyorum.

oxford için kelimenin https://en.oxforddictionaries.com/definition/sapiosexual aşikârken, artık kelimeler için birer teleport edici (ışınlayıcı) olarak görebileceğimiz interaktif platformlarda bu konuda bir kafa karışıklığı söz konusu. "zekâ melekesinden tahrik olma" veya bir "libido nehrinin zekânın yatakları boyunca akıp gitme eğilimi" tanımının da öncesinde, bir konuşma ihtiyacı söz konusu. konuşma veya diyalog başlatma ihtiyacı söz konusu. biri gelsin, duymak istemediklerimize dokunmadan bize bir şeyler anlatsın istiyoruz. konuşmuyoruz, çünkü aslında dinlemiyoruz da (konuşmak dinlememeyi olanaklı kılıyor).

ben anadolu ya da küçük asya diye tarif edilen coğrafyada sapiosexual kelimesinin, sanki bir erkeğin böyle bir payesi olamazmış gibi, genç kadın ile konuşabilmek (belki de manidar biçimde hep sessiz biri olarak tasvir edilen genç kadını konuşturabilmek) yetisine yönelik bir ilgiden fazla bir anlama geldiğini düşünmüyorum. "çenenin laf yapması" melekesini bir tutam genel kültürle bir araya getirin, işte size bir anatolian sapiosexualism. ayrıca sapiosexualin bir kişilik özelliği olarak ortaya çıkabilmesi için, önce "sexual

bir genç kız iskandinav da olsa afrikalı da olsa, güzel dış görünüşünün ardında gizlediği maneviyatından çok korkar. bu korku da etrafa `suskunluk` olarak sirayet eder. suskunluğuyla meşhur genç kız bir kez konuşmaya başladığında, o maneviyat dilde ifadesini bulur ve uzunca bir süre devam edecek olan kovalamacayı başlatır (ilk baştan çıkarmanın yönü ve şiddeti bu yüzden ilginçtir). insanların cinsellik hakkında (başka bir erkek veya kadın hakkında değil; dolaysız bir şekilde cinsellik hakkında) konuşabileceklerinin epey sınırlı olduğu; bir konu olarak cinselliğin, beraberinde bir tedirginliği getirdiği yerde sapiosexual, susanı konuşturma, zorlama, kuşatma, fethetme, (bekâretini) alma gibi stratejilerle muhatap olmak zorunda kalır.

şu da gayet açık ki, `baştan çıkarma`ya dair sapiosexual literatür taranacak olursa eğer, sapiosexualin, bir köyün yakınındaki ormanda yaşayan perilerin, ancak, kendileri hakkında efsaneler anlatılmaya başlanana kadar ormandaki huzurlu yaşamlarını sürdürebilmeleri ve sonra orayı terk etmeleri durumunda olduğu gibi, esasında kimse ondan söz etmiyorken hep varlığını sürdürdüğü görülür. klasikleştiği üzere, kavramsallaştırma çağına gelene kadar, kendisi geçen yüzyıllarda kalan bu karakterden geriye, sözü veya spekülasyonu kalmış olabilir.

hamlet

ontolojik sancilarimin merhemi
Solipsizmle suçlanır. fakat solipsizmin sahnedeki en iyi temsilinin erkek bir karakterle icra edilmesi şaşırtıcı olmaktan uzaktır (aslında solipsizm kelimesindeki sofist havayı kırmak adına, tdk'nın çaresizce önerdiği "tekbencilik" kelimesine başvurabilirdim, fakat okura özgü sebepler dolayısıyla, hayır). fazla düşünmekten ne sevebilen ne de ölebilen hamlet, sadece solipsizmle özetlenemez. adını öyle koymuş olmamız, onu yaşadığımız çağdan soyutlayamıyor maalesef. çünkü bugün hamlet gibi karakterlerin okumasını ve seyrini icra eden evlatlar, tam da bütün kapıları bilgiyle açabileceklerine (ve her kapının açılabileceğine/açılması gerektiğine) inanmış, minyatür hamletlere benziyorlar. yine de hamlet'teki şiirselliği, onun bugünkü ardıllarında bulmak zor. etki yaratmaya çalışmanın pahası, konuşurken veya yazarken vahşi bir hayvan ya da bir bar köşesinde pinekleyen bir hovarda gibi görünmek oluveriyor. gerçekten de, konuşmaya başlamadan hemen önce iştah açıcı ya da ferahlatıcı görünebilen bir hamlet'i hayal edemiyorum.

de evolution

ontolojik sancilarimin merhemi
Ters evrim. Özü bakımından bu felsefeye göre, tv ve reklamların beyinleri tahrip eden etkisi yüzünden insanlık bir çöküş sürecine girmiştir. Sartre'ın aşağılayan gözleriyle bakıp, sizin çöküşünüzü de yüzünüze çarpmak isterdim de şu an böyle şeytani bir zevk içinde değilim. Canlanın artık!

bohemian rhapsody

indolentexistence
bugünki son etrymi de burada yazarak sonlandırıyorum.

müslüm müslüm konuşulurken, 'bakın adamlar da aynısını yapmış' diyen angutlar vardı. bense şöyle diyorum. muhteşem bir konu velhasıl altından kalkamamışlar. ezilmişler altında. müslümle arasında dağlar kadar fark var. küçük dağ :) benzerlik olarak, ikisi de dışarda kalanların müziğini yapıyor diye görüyorum.

filmin yapım aşamasındaki sürüncemesi konusunda kaderlerini benzetebildim sadece. mustafa uslu'da hollywood tarzı çekmeye çalışmış olabilir tabii. öncelikle aslında biyografik sinema (biyopik) çekmek zordur. milyonlarca hayranı olan insanlar. herkes farklı bakıyor. herkes başka tarafından tutuyor hikayeyi. elbette çok zor mükemmel bir şey çıkarmak. melodramatik hayatlar ve yeterince de güçlü değil. bir adam şarkı söylemeye başlar ünlü olur, aids olup ölür. bir filmi götürebilecek dramatik bir çatışma yok burada. dolayısıyla müslüm'de de aynı sorundan muzdaribiz. müslüm aids de olmamıştı üstelik. biz hikayeleştirme de biraz sakatız. onların iyi yaptığı şey bu.

kendimizi zeki hissetmekten vazgeçsek. masal dinlemeyi sevmeyiz. bilimkurguya zaten kafa olarak uzağız. kuklagiller vardı bir zamanlar. sinema diye bir bölümünü izlemiştim. aradım taradım bulamadım. nereye gittiyse youtube'da yok. geriye işte ağlatan filmler kalıyor, onu da yaşadığımız acıyla bağdaştırıp bitiyo gidiyo. filmi değerlendiremeden buraya geldim. gidiyorum ben.

köylüleri niçin öldürmeliyiz

bonnie
şükrü erbaş' ın bir şiiridir. şiirin bir bölümü 1994 yılında milliyet gazetesi köşe yazarı melih aşık tarafından yayımlanır. hatta o dönem cumhurbaşkanı olan süleyman demirel şiirle ilgili düşüncelerini içeren bir yazı gönderir gazeteye. şiir yayımlandıktan sonra şükrü erbaş' ın başı epey bir derde girer. ancak şair özetlenebilecek açıklamalarında kısaca "öldürmek istediğim feodalizm ve geleneklerdir" der.

gelelim şiire;

köylüleri niçin öldürmeliyiz ?
çünkü onlar ağırkanlı adamlardır.
değişen bir dünyaya karşı
kerpiç duvarlar gibi katı
çakır dikenleri gibi susuz
kayıtsızca direnerek yaşarlar.
aptal, kaba ve kurnazdırlar.
inanarak ve kolayca yalan söylerler.
paraları olsa da
yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
herşeyi hafife alır ve herkese söverler.
yağmuru, rüzgarı ve güneşi
birgün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
düşünemezler...
ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
topraklarını
büyütmeye çalışırlar.

köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar karılarını döverler
seslerinin tonu yumuşak değildir
dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
gazete okumaz ve haksızlığa
ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler.
adım başı pınar olsa da köylerinde
temiz giyinmez ve her zaman
bir karış sakalla gezerler.
çocuklarını iyi yetiştirmezler
evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
birgün olsun dişlerini fırçalamaz
ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
kendilerinden olanlarla alay edip
tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
yiğittirler askerde subay dövecek kadar
ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
ezim ezim ezilirler.
enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
onbir ay gökyüzünden bereket beklerler,
dindardırlar ahret korkusu içinde
ama bir kadının topuklarından
memelerini görecek kadar bıçkındırlar
harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
şehre giderler!...

köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
birbirlerinin evlerine ancak
ölümlerde ve düğünlerde giderler.
şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
binlerce yılın kabuğu altında
yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
aldanmak korkusu içinde
sürekli birbirlerini aldatırlar.
bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
karılarından en az on adım önde yürürler
ve bir erkeklik işareti olarak
onları herkesin ortasında azarlarlar.

köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar otobüslerde ayakkabılarını çıkarırlar
ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatır,
yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
zengin akrabalarından sözederler.
kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
ama sokağa çıkar çıkmaz hünküre hünküre
yollara tükürürler...
ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar ilk akışamdan uyurlar.
yarı gecelerde yıldızlara bakarak
başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
ve yaz güneşlerini, ekinlerini yeşertirse severler.
hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-bu, verimi yüksek bir tohum bile olsa-
sonuçlarını görmeden inanmazlar.
dünyanın gelişimine katkıları yoktur.
mülk düşkünüdürler amansız derecede
bir ülkenin geleceği
küçücük topraklarının ipoteği altındadır
ve bir kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden,
zamanın derin ırmakları önünde...

köylüleri söyleyin nasıl
nasıl kurtaralim?

ad hominem

indolentexistence
yazalım. hazır açılmış içi boş iken.
rasyonel bütünlüğü bırakıp, savı söyleyen kişiye yönelik itibarsızlaştırma safsatası. Seeennnn!diye başlayan! aslında öyle başlamıyo mu seeennn! daha az entelektüel belirtisi gösterir. mesela burada başıma geldi sanırım. ''çekil başımdan ayten, emineciğim gibi! :))) şaka şaka

sinemada mesela vardır bu, çatışmalar kurulurken entelektüel anlamda olabilecek en düşük çatışma türü. kişiyle toplum kişiyle gelenekler arası gibi ruhsal çatışmalar.

çeşitlerine girem mi bilemedim.

pointillisme

ontolojik sancilarimin merhemi
pointiliste fr. noktacı. xıx. yüzyılda yeni izlenimci ressamlar tarafından kullanılan, çok sayıda küçük renk noktasının, birbirleriyle karıştırmadan bir araya getirilmesine ve insan gözünün, birbirine yakın fakat birbirinden ayrı renk noktalarını birleşikmiş gibi görmesi esasına dayanan teknik.

the gross clinic

ontolojik sancilarimin merhemi
İç mekânın kaotik hâli, yoğun ifadeci renkler, biçimsel olarak kontrolü zor zıtlıkların uyumu, resmin dinamik özellikleri arasından fışkıran; yoğun siyah, koyu gölgeler, bir tür huzursuzluk yaratmakla birlikte, insanın zayıflıklarının farkına varmasına da neden oluyor.

ulysses

ontolojik sancilarimin merhemi
Odysseus hastaydı, çünkü “oedipus” ile “narkissos”'un şiddetli ve iflah olmaz yalnızlıklarını taşıyordu (gizliyordu). fakat özlemi de onlaraydı (belki onlardan biri veya birkaçı olmaktı). bugün en basit bir teatral sahnede bile, bu iki başlı gövdesizligin gövdelerini keşfetmek mümkün. KamuflajIn bu hâli, insanda kalıtsal gibi görünüyor.

internet gazeteciliği

indolentexistence
gazetecilik bitirmenize gerek yoktur. bu konu üzerinde hiçbir akademik ya da kuramsal bilgi bilmenize gerek yok. sizi denetleyecek bir editör de var değil. siz ne istiyorsunuz? fenomen olmaak. bu da yüzeyselliğin getirdiği bir iş kapısıdır.

trajik olan normal gazetecilik internet gazeteciliğini taklit etmeye başladı. şok şok şok!

false dilemmma

indolentexistence
ya sev ya terket!, recep ivedik mi nuri bilge ceylan mı?

siyaseten örnek vereyim ikiz kuleler:))) Bush dedi ki: bundan sonra first strike uyguluyorum ya bizimlesiniz ya da teröristlerle. First strike da şey, terör belirtisi göstermeden saldırıya geçmek.

yani dünyaya mesajı şudur:kimse bana saldırmadan dahi istediğim gibi tehdit gördüğüm yere saldırabilirim ve bu saldırım karşısında bana hiçbir tepki gösteremezsiniz, tepki gösteriyorsanız siz de teröristsiniz.

incedeeen inceden.

false dilemmma

indolentexistence
yani yanlış ikilem. ya benim olursun ya kara toprağın:) tabii hayat bu kadar net değil. gerçek bir ikileme örnek verelim. iki oğlundan birini kaybedecek bir kadının iki oğlundan hangisini kaybedeceğini seçme ile sınanması bir ikileme işarettir. yanlış ikilemde sanki sınırsız seçeneğimiz yokmuş sadece iki seçeneğimiz varmış gibi davranırız. bunlardan bir tanesini seçeriz ya da seçmemiz istenir.

batı hayranlığı

indolentexistence
'' siz batı hayranısınız'' ''sizin ne olduğunuz belli'' :))

ben şunu anlamıyorum: batı nefret edilecek bir kategori olarak ne zaman inşaa edildi. Çiftlik banktan sonra anlaşılan. Dikkat ederseniz 2000 yılından önce batılı olmak bu ülkede övünülenilecek bir durumdu. O zaman ki paradigmalar öyleydi. 2002'den 2009'a kadar geçen süreçte bir AB çıkması vardı. 2009 da birden bire bu AB taraftarları seçkinlere dönüştü. ittifak kurulan liberal kanat dışarı atıldı. bir anda başka bir dönüşüm, tanımlama neyi getirdi bize? nefret edilen kategorinin değişimini. trajik olan, kamusal alanda sürekli nefret edilecek bir tanım oluşturulması ve muhalefet eden her görüş bu büyük nefret edilen grubun içerisine bırakılıyor.
Büyük insan George Orwell 1984'de sürekli düşman değişiri ve geçmişe yönelik haberlerin değiştirilmesini yazmıştır ki sonradan Stalin'nin de bunu yaptığı ortaya çıkar.

Tabii şuan internette her şey duruyor. Aslında giden bir şey yok. Wayback machine de tutuluyor. Orda olmazsa bir yerlerde tutuluyor mutlaka. Stalin sevmediği adamların fotografını rötüşlemişti lakin internet artık öyle değeeel.

filtre balonları

indolentexistence
Postmodernizmin iddiası; kabaca gerçeklik kavranamaz dolayısıyla parçalandı ve siz de buna göre yaşayın. Şimdi bizi şuraya götürmesini beklerdim ben. Parçalanmış bir gerçekliğin içinde aslında daha birlikte yaşamayı içsellleştirmiş, daha birbirine düşman olmayan bir topluma ulaşacağız gibi idi. Fakat vardığımız yer tam tersi oldu. Neden kaynaklı olduğuna dair kişisel fikrim şudur:
Biz bilgimizi her daim bir dolayım aracılığı ile ediniyoruz. Gün içinde Türkiye'de ne olup bittiğini kent kent gezip göremiyorum ya da binaların içinde ne olup bittiğini bilemiyorum. bunları her zaman medya dolayımı aracılığıyla ediniyorum. Gazete kitap okuyorum, bir arkadaşımdan duyuyorum, tv izliyorum. internetin çıkışından itibaren çoğunluğunu sosyal medya aracılığıyla edinmeye başlıyorum. Bu da bize yeni araçlar oluşturdu. Filtre balonlarını özetlersek, sosyal medyada önemli olan şirketlerin reklam almasını sağlamak için içerik sağlamayan bu şirketlerin içerik sağlayan ve diğer içerikleri beğenen kişileri bir arada tutulabilmesi için bu kişilerin beğendiği içeriklerle karşılaştırılması sorunu. Buna göre yazılan algoritmalar bizi hep beğeneceğimiz ilgileneceğimiz ya da satın alabileceğimiz şeylerle karşılaştırmaya başladılar. Sadece olumlayacağımız şeyler. Ben artık hep beni olumlayacak şeylerle karşılaştığım için diğer tarafın savlarıyla karşılaşmıyorum. dışarıdan onaylamadığım görüş geldiğinde direkt gözardı ediyorum.

Bu sistem karşı tarafın görüşüyle ilgilenmeden reddetmeye itiyo. yani safsatalar için en uygun ortam. bunun sonuncunda virallik kaçınılmazdır. Gelen haber beni olumluyorsa yayıyorum. onaylamıyorsa dalga geçiyorum ve polarizasyonu arttırıyorum. bizi bir arada tutacağına kutuplaşmaya sebep oluyor.

ben de böyle işte hep kendim sorar kendim cevaplarım.

dedikodu

indolentexistence
Fukoyel (Foucault) anlamda söyleti ile dedikodu arasında fark vardır ama ikiside direniş biçimidir. Bize sürülen bir dayatmayı karşılamaya yöneliktir ama bu sav karşı tarafı doğrudan karşılayamacak gücü olduğunu düşünen kişilerin başvurduğu yöntem. Otoriterlik karşısında kitlelerin sığındığı bir alan. Direniş bizim zannettiğimiz gibi her zaman silahlı olmak zorunda değildir. Meclis çatısı altında olmak zorunda değildir. Söylenti bir konudaki kamusal ummadır.Mesela emeklilik maaşlarına %100 zam gelicekmiş.Umudun dile getirilmesi. Dedikodu, grup bilincini artırmaya yönelik yöntem. ikiye ayırıyorum. asli amacımız kötülemek olmayabilir. ikincisi doğrudan rahatsız olunan kişi ya da kişiler için ona iftiralarla birlikte bir kamusal tanımlama ortaya koymaya çalışıyoruzdur. Hedef alınmış bir şekilde davranmak.

Uzak durunuz. tehlikelidir.

bildirim

indolentexistence
bir sav ileri sürmenin Aristo'ya göre 5 farklı yöntemi vardır.
1*tanıtlama:ortaya çıkan sonuç kesindir. Socrates insandır. İnsan ölümlüdür, Socrates ölümlüdür. Doğru bilgiye ulaşma çabasıdır.
2* Diyalektik: Bu Marksist ya da Hegelci anlamda diyalektik değil. İki tane konuşmacının karşı karşıya geldiği ve birbirlerini yenmeye çalıştıkları konuşma. Amaç doğruya ulaşmak değildir. Karşı tarafı ezen kazanır.Savınızı yutturduysanız, kılıç dövüşünüzü kazanırsınız.
3*Retorik:Bir kişi bir kitleyi karşısına alır ve ikna etmeye çalışır. Siyasi konuşmalarda görürüz.liderin doğru olmayan verilerle bir amaca duygudaş yapması. Doğruluk hakgetire diyebiliriz. Neden? Taraflar arasında eşit güç yoktur. Söylediklerini kontrol etme mekanizması yok. Söylediği öncülleri kontrol edemiyoruz.
4*Şiir: Karşı tarafın duygularına yönelik. Necip Fazıl gibi. Chp öncesi bambaşka Chp sonrası bambaşka duygulu şiirleriyle karşımıza çıkar. En bozuk akıl yürütme şekli.
5*Safsata: En aşağılık sav ileri sürme biçimi. Kendisini tanıtlamaya benzeterek, en bozuk verilerle kitleyi buluşturur. Edilgendir. Yani iktidar pozisyonunda olan kişilerin kullandığıdır. Önce yapılı, yapılan şeyin savunmasıdır. Retorik yapacaklarınıza ikna etmektir. Mantıksal olarak fikir yürütmekte zorlananlara birebir kullanım aracıdır.


eleştiri

indolentexistence
Eleştirinin laf sokmaya dönüşmesi, hem doğrudan hem dolaylı olarak iki cümlelik laf sokmaların egemenliği kendini perçinliyor. Eleştiriyi bilgiye erişme yolunda kullanacakken, artık eleştiri yerine ucuz 'kalemşor'lukları kullanıyoruz. Bilgimiz de bilmemiz gerekeni bilme şeklimiz de değişiyor.Bir çırpıda sevdiğimiz yazar, şair ve sinemacıları falan sıralayabilirken, takipçisi olduğumuz eleştirmenleri sayamadığımızda yavaş yavaş yok olacağız.

Çünkü, yoksam, eleştirmediğimdendir.

vitray

ruzgara karsi iseyen adam
Kısaca renkli camlarla yapılan resim denilebilir. Günümüzde daha çok süsleme amacı ile kullanılır. Gün içerisinde ışığın artması ya da azalması ile görünümünün değişmesi, vitrayın cezbedici güzelliklerinden birisidir.

postmodernizm

indolentexistence
Postmodernizm bir hareket, tür, biçimselleştirilebilen bir stil değildir, tutarlı bir inanç veya manifesto bildirmez; sadece bulantıdan istifade edilmiş gevşek bir tropik birlikteliktir. (ironi, öz-bilinç, özyineleme, epistemik çelişkiler).

Beğenin ya da beğenmeyin, bizim devrimiz artık iyice postmodern ve olmayacağı zamanları da tasavvur etmek oldukça güç. Bu kısmen işlerin sona erdiğine inanmakla şartlandırılırsak veya, bu işler çoktan sona erdi, bitiş çizgisi çoktan geçti ve sadece pistte koşuyoruz gibi haklılık payı da var çünkü gidecek başka bir yerimiz yok.

Bu entropik geri sayımın anlamı; modernden “sonra” yaşamanın ne anlama geldiğinin bir parçasıdır.

Evet, işler uzun zamandır ölü gibi görünüyor. Çoğu sanatçı bugünle ilgili aynı karamsarlığı paylaşıyor: formun düşüşe geçtiği, en iyi günlerin gerisinde olunduğu, izleyicinin standartlarının trajik biçimde düşürüldüğü ve şimdi ana akım etrafında toplananların hepsinin saçma olduğu. Müzisyenler, film yapımcıları, fotoğrafçılar, hepsi bu şekilde konuşur. Ancak kurgu yazarları bu inanca eşsiz bir şekilde takıntılı görünüyor. Nitekim, edebiyat aktif olarak nevrotik bir şekilde kendi eskimesi konusunda ısrar eden tek araç.

göreli yoksunluk

indolentexistence
Göreli yoksunluk teorisi nedir, biliyor musunuz? Göreli yoksunluk topluma devrim yaptıran şeydir. Adam, kadın der ki, "Onda var, bende neden yok?" Aynı Bahçeli gibi, "Bizde niye yok?" der. 3 çeşit göreli yoksunluk vardır. Bizim şu an yaşadığımız azalan göreli yoksunluk, yani en haşini, yani isteklerimiz, arzularımız yerinde sayarken yaşam şartlarımız kötüye gidiyor. Aristo'dan Marx'a kadar birçok düşünüre göre, toplumsal şiddetin birincil sebebi (tabii onlar bu şekilde isimlendirmemişler).

Ama olay şu, bir şeylerin marksist okumasını yaparken bizden iyisi yok. "Devrimlerin temelinde iktisadi buhranlar vardır." ya da "Devrimler iktisadi değişiklikler meydana getirir." Çok güzel, süper. Bakınız birkaç yıl önce komşuda da bir ekonomik kriz vardı, onlar ayaklandı. Neden biz ayaklanmadık? Ya da Ecevit'e yazar kasa atıldı, neden şimdi kimsenin sesi soluğu çıkmıyor? Eee demek ki neymiş, su her yerde 100 derecede kaynamıyormuş. Bir de hava basıncına bakmak lazımmış. Sadece sebep sonuç ilişkisi yetmiyormuş. Olayların bir de zaman uzamsal analizini yapmak gerekiyormuş.

Neden her göreli yoksunluk ayaklanmayla karşılık bulacak diye bir kaide yok? Çünkü önce birilerinin o göreli yoksunluğu siyasallaştırması gerekiyor. Bunu yapabiliyor muyuz? Tabii ki yapamıyoruz. Ayaklanıp daha fazlasını istemektense kanaat etmeyi erdem zanneden bir psikokültürde bu ne kadar mümkün? Buradan Gramsciye bağlamayacağım. "Gerekirse kuru ekmek yer Erdoğan'a sahip çıkarız"cı kitleye stratejik (molar) değil, taktiksel (moleküler) yaklaşılabilir.

Nasıl yaklaşılabileceğine dair fikir belirtmeyeceğim. Zira siyasetten hoşlanmam.

firarın serbest olduğu hapishane

indolentexistence
Devlete teklifim şu;

İş fikri.
Ücretsiz hapishane

Cezaevi bakımı çok pahalı. Devlete, kuracağım şirketim sayesinde devletin yönettiği en ucuz hapishaneleri teklif ediyorum.
Bazı şeyler geleneksel hapishanelere benzer, bazıları farklı. Benzer şekilde, bu cezaevinde ücretsiz barınak ve yiyecek de vardır. Fakat fark şu ki oraya gitmeden önce herhangi bir suç işlemeniz gerekmiyor ve buraya tamamen özgürce gidebilirsiniz. Ve bu tür insanların sıkı bir gözetim altında tutulmasına gerek olmadığından, koruma, yüksek duvar, ağır demir, kafes, dikenli tel, güvenlik önlemleri vb. gerek yok. Mahkumlar istedikleri gibi girip çıkabilirler. Doğru; ısıtma ve yemek hala çok pahalıya mal olacak, ancak geleneksel cezaevleriyle karşılaştırıldığında, böyle bir kurumun bakımı birkaç kat daha ucuz. Ek olarak, ortak alanların bakımı - koridorlar, hapishane mahalleleri, vs. - mahpuslara bırakılabilir, daha sonra kendileri veya kiralık bir temizlikçi tarafından silinebilir. Kazan-kazan.

diyalog

indolentexistence
Meselaaa Platon diyaloglar yazarak felsefe yapan bir filozof. Sonucu nereye bağlıyor biliyorsunuz değil mi? Artık ben de ne dediğimiz bilmiyorum Socratescim... tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir. :) Diyalogları da filozofumuz Sokrates'in ağzından yazar. Mantıklı:) Ben de erdem bey üzerinden tanrıya laf edeceğim. Müsadesini henüz almaya erişemedik. Mış gibi yapalım.

Sokrates sorular soruyor, yanıtları eleştiriyor, savunabilecek fikirlerin zayıflıklarını gösteriyor, ama kendi adına bir tez öne süremiyor. Hiçbir yere varmayan diyaloglar sonra gelişe gelişee kapsayıcı bir araştırmaya dönüşüyor. Ama sonucu olmayınca sıkılıp boşverebilirsiniz. Tavisyem yöntem olarak incelemenizdir. Yani nasıl felsefe yaparızın cevabını öğretirler.

diyalog iyidir. Monolog da kötü. çünkü zorlama yok, çürütebilirlik yok. diyalogda kalalım genşleeer.

sözde bilim

indolentexistence
Bilim bizi gerçeğe götürebiliyor mu?

Nietzsche bilimin de sınırları olduğunu farkeden bir filozof. Şöyle ki, bilim dünyayoı açıkladığını söylüyordu, oysa Nietzsche'ye göre sadece tanımlıyordu. Örnek verelim; bilim ateşin nasıl yandığını açıklayabilir: yanıcı bir maddenin oksijen ile ekzotermik kombinasyonu. Bu nasılını açıklıyor ama nedenini göstermiyor. Neden ateş tam da olduğu gibi var? Bilim dünyayı en küçük parçasına kadar açıklasa bile bunun arkasındaki nedenler konusunda hala bilgisiziz. 'Tanrı öldü' sözüyle tanınan bir filozofun din lehine bilimi eleştirmeyeceği gayet açık. Ancak şu ikilemin farkına varmıştı:Din anlam sorusunun cevabına ulaşabiliyordu ama bilimin başarıları bu tür inançları şüpheye düşürüyordu. Bilim bu boşalan alanı doldurmaya çalışıyor ama başaramıyor. Nietzsche diyor ki: bilimin nihai gayelere uygun izanı yoktur. Ona göre sorun, birçok insanın bu sınırı farketmemesi ve bu sebeple bilimi tanrısız çağın objektif değeri olarak görüp tıpkı bir din gibi ona tapınmalarıdır.

Televizyonu açın ve bilimin nasıl bir öğretiye dönüştüğünü görün. 'Bu bilimsel bir gerçek.' 'Bilim tarafından kanıtlanmıştır' Nietzsche bizi sadece eleştiren düşünceye değil; bir adım daha ileri gitmeye cesaretlendirmiştir. Bilginin kendisine karşı eleştirel düşünmeye. Dediği gibi ' insanoğlu bilgiye hizmet etmemelidir! Bilgi insanoğluna hizmet etmelidir.'

palu ailesi

ontolojik sancilarimin merhemi
Ortada büyük bir dram var fakat bunu netflix ile karikatürize etmek nasıl bir aklın ürünüdür anlamış değilim. Ne zaman bu kadar acımasızca ortada bir kaç cinayet; çocuk istismarı, tecavüz ve işkencenin olduğu bir vakayla dalga geçmeye başladınız yahu! Yazık.