zengin itiraf

neptune
zengin sözlüğün istatistikler bölümündeki puan sıralaması olayına hastayım. benim gibi istatistik sever bir insan için adeta bir armağan olmuş. kim düşünmüş ise sağ olsun, var olsun.

ara ara bakıyorum böyle, sanki lig puan cetvelini inceler gibi. hep orta sıralardayım. bu açıdan kendimi hep gençlerbirliği takımı gibi görüyorum. yani şampiyonluğa oynamam ama küme de kolay kolay düşmem gibi. şimdi sözlük çok yeni tabii ama ilk 3 için kafamda belirlediğim isimler bile mevcut. o derece sevimli o derece tatlı bir sıralama. dur bir daha bakayım, yine heves ettim.
fiorabella
8 ay bitti ve 9.cu aya girdim. zor ve sancılı bir hukuk sürecinin içindeyim. sabahlara kadar uykum yok. babam bu olay yüzünden büyük sağlık sorunu yaşıyor. ben çıldırmakla sabır arasında bıçak sırtında bir noktadayım.
rahmetli annem bir doktor hatasına kurban gitti. kalp sorunu olduğunu anladım ve acil serviste pratisyen hekime yüzlerce kere ekg çekilmesi lazım dedim." tansiyonu düşük işime karışmayın diye" bir kızıl yakut yumurtladı. "bakın bende sektörün içindeyim çekin şu şu ekg yi ya da verin hastamı üniversite hastanesine nakledeyim"dedim. anneme yanlış müdahalede bulundu. o hastaneden çıkarıp üniversite hastanesine götürene kadar 6 saat kaybettik. üniversite hastanesinde tüm müdahalelere rağmen annem kurtulamadı. "geç kalınmış dedi prof. yanlış tedavi uygulanmış erken gelseydi kurtulurdu" dedi. annemi toprağa verdiğim gün savcılığa suç duyurusunda bulundum güvenlik kamera kayıtlarını, epikriz raporlarını aldırdım. cimer, sağlık bakanlığı, tabip odası ne varsa müracat ettim. hastane sürekli istenen evrağı yasal sürenin sonuna kadar bekletti. valilik makamının soruşturma izni verilmesi beklendi. bizzat gittim vali beyle konuştum. neyse soruşturma izni çıktı. sağlık hukuku alanında uzman bir avukat buldum.
evraklar hep gecikti. dedektif gibi iz sürdüm. iş çevremi kullandım. kilitli her kapıya girmeye çalıştım. neden evraklar hep günlerce bekletiliyor diye.
savcılığa gelse savcı iddianemesini yazıp davayı acacak. kanunlara uyan bir vatandaş olarak hakkımı yasal yollardan aramaya çalıştım ve bilindik bir gerçek beni bugün yerle bir etti. doktorun abisi yükseklerden birinin ( ki partisinde bile kimse ona laf geçiremiyor ) arkadaşı ve dostuymuş. ben sade vatandaş. biliyorum o doktor ceza almayacak, biliyorum annem öldüğünle kalacak, biliyorum yaşadığım sürece hukukun üstünlüğü değil, üstünlerin hukuku gerçeği acı br tokat gibi yüzüme çarpacak.
tek umudum dava açılması. davayı da bir şekil etkilerlerse de danıştay ve sonrası insan hakları mahkemesi olacak. sonrasında o doktoru ve uğradığımız adaletsizliği belgelerinle birlikte basına vereceğm. bir şey çıkmaz ama olsun.
kendimi haçlı ordusunun karşısında tek kalmış gibi hissediyorum. hiç bu kadar çaresiz kaldığımı hissetmemiştim. adalet herkese lazım. umudumu kaybetmemeye çalışsam bile kendimi bu haksızlığa hazırlıyorum.
nice masumlar gibi annemin davası da ahirete kalırsa artık her şeye karşı inancım bitecek bilemiyorum şimdi. bildiğim tek şey annem o zaman bir kere daha ölecek ve ben bir kere daha yıkılacağım.
fiorabella
unutmak istediğim ve unuttuğumu sandığım bir yaşanmışlığım doğrusu yanlışı nedir bilemediğim bir hatıra öylece çıkıverdi günyüzüne. unutulmaya terkedilmiş bir anı sadece yakın bir dostuma anlattığım olay. yaşadığım 3 aylık bir süreç. ( şimdi herkes öğrenecek )

başka bir platformda sevgi üzerine bir entry yazdım. bir kullanıcıdan "bahsedilen kitabı nasıl bulabilirim" minvalinde bir mesaj geldi. cevap verip mesajlaşmayı uzatmadım. derken bir mesaj daha geldi "kendimi iyi hissetmiyoum erkek arkadaşımla sorunlarım var" dedi böylece başladı arkadaşlığımız.

artık sözlüğe girince önce birbirimize yazmaya başladık nasılsın, günün nasıl geçti diye. artık arkadaş olmuştuk. onun erkek ardaşına çok kızyordum kızı çok üzüyordu o derece samimiyet kurmuştuk. sonra sosyal medya hesaplarından ekledik birbirimizi. bir iki tane fotoğrafı vardı. kendi halinde bir kızcağız. sonra telefon numaramı istedi whatsaptan yazışmaya başladık. "konuşma özürlüyüm kekemeyim takılıyorum konuşurken kuzum bu yüzden yalnızım" falan yazdı. hiç aramadım onu. o da beni. konuşurken takılacak ve stres olacaktı. konuşma engelinden dolayı iş yeri de dahil kimse onunla iletişim kurmadığını yazardı. artık iki ayrı şehirde yaşayan, iki sıkı arkdaş olmuştuk. her yaptığımızı, her şeyimizi ama her şeyimizi birbirimize anlatır olmuştuk.
artık reel çevremdeki en yakın arkadaşlarım bile onu tanıyor olmuştu. adı özlem'di.

çok güzel yemek tarifleri veriyordu. "kuzum bunu yap çok lezzetli olacak" ya da"kuzum kendine bir pembe gömlek almalısın" ' bu gün saçlarını toplamalısın" tarzı önerileri olurdu. bir erkek arkadaşı vardı. ona sürekli giyim tarzında hediyeler alırdı avm ye gittiğinde bana fotoğraf atardı. "kuzum eniştene hangisini alayım" diye. "şu olsun, bu renk gömlek olsun, ya da şu pantolon güzel " diye öneri sunardım benim önerdiklerimi alırdı.

kızsal her türlü konuyu konuşur olduk. işlerimizi, ailelerimizi, her şeyimizi paylaşır olmuştuk. klasik müzik dinlerdi maria callas'a hayrandı. "kuzum bak bu aryayı" dinle diye bana maria callas aryaları yollardı. kitap konusunda bilgiliydi öyle böyle değildi. elinde çok değerli orjinal kitapları vardı. resimlerinden görmüştüm. onlardan bir tanesini doğum günümde hediye etmek istediğini söyledi şiddetle karşı çıktım. "öyle değerli bir hediye kabul edemem dedim."

neyse doğum günümde ki o tarihte izindeydim köye gitmiştik. köyün kasabanın adını biliyor adıma şubeye kargo gelmiş. telefon ettiler gidip aldım. baktım özlem bir kitap bir de müzik kutusu yollamış. açınca bir balerin dönüyor beethoven'dan fur elise müziği eşliğinde.

özlem en yakın arkadaşım olmuştu ki ben rasyonel biriyim sanaldan kimseye değil, reelden kimseye bile kolay güvenemem. ama özlem bu duvarları yıktı. kendi izninde bulunduğum şehire gelecekti. can arkadaşımla sırdaşımla daha çok vakit geçirecektim.

bir gün işyerinden güvenlikten aradılar. "fiorabella hanım biri sizi soruyor kolluk kimliğini aldı aşağı gelseniz iyi olur" dediler. iş yerine ziyaretci ya da kargo kabul edilmiyor bizde." yanlış olmasın ben tanımıyorum verdiğiniz ismi" dedim neyse izin aldım indim bahçeye çıktım güvenlik kulübesinde kolluğun yanında biri var. tanımadığım bir erkek. "fiorabella dedi özlemle ilgili bir konu var" aklıma bin türlü şey geliyor. orada banka oturduk.

ben" özleme bir şey mi oldu daha 2 saat önce yazıştık" dedim. yok dedi. telefonunu uzattı. özlemle whatsap konuşmalarımız , mesajlarımız. anlayamıyordum" ya özleme bir şey mi oldu? siz erkek arkadaşı mısınız diyorum?" sadece bakıyor "özlem yok hiç var olmadı "nasıl yani" dediğimi hatırlıyorum.

"erkek olduğumu söyleseydim benle yazışmazdın. sonra da söyleyemedim" dedi. boğazıma bir yumru oturdu. yutkunuyorum gitmiyor. sanki biri boğazıma ip geçirdi sıkıyor ha sıkıyor. beynime bir şey oldu uyuştu elektirk çarpmış gibi her tarafım karıncalandı. o bir şeyler anlatıyor ben duymuyorum algım kapandı kalktım yanından işyerine geri döndüm. ama halen şoktayım. ellerim ayaklarım titriyor. telefonumu aldım." şaka olduğunu söyle" yazdım.

sonra uzun uzun yazdı anlatmış her şeyi. daha cevap vermedim ve engelledim. o suçluydu harun abi olduğunu söylemedi. ben suçluydum çok kolay güvenmiştim. bu olayı olabildiğince çabuk unutmaya çalıştım. özlem ah özlem sanal bir figürdün ama beni en iyi sen anlıyordun. sonrası bunun yaşanmamış olduğunu düşünmeye çalıştım. o kitabı ve müzik kutusunu atmadım para ve emek harcanan hiç bir şeyi çöpe yollama hakkını kendimde bulmam özellikle hediye ise. onları bir kutuya koydum ve dolabımın çok sık kullanmadığım bölümüne bir yerlere sakladım. ne yapacağıma sonra karar veririm diye. öyle unutmuş gitmişim.

üç küçümen yeğenimin dolabımın o bölümünü karıştırasıları tutmuş. bir baktım ortancasının elinde o kutu. kutuyu halen ne yapacağıma karar veremedim. sadece anıları tozlu raflardan çıkardı. çabucak yerine kilitlemeli.

yoo hayır paranoyak olmadım ama daha temkinli yaklaşıyorum. yazılarından erkek olduğunu anlamadım. güvendiğim için irdelemek de aklıma gelmedi. bir gün biri size kekemeyim konuşamıyorum yazarsa mutlaka ve mutlaka teyid edin. skype imiş, whatsap imiş bunlar hikaye.

fiorabella
hayvanlara ve çocuklara zarar veren insanlardan nefret ediyorum sözlük. bir sineği bile öldürmemek için dakikalarca camdan çıkarmaya uğraşan ben, bu tip canileri görünce öldüresim geliyor. parçalamak istiyorum onları. dün akşam o köpeği keyfi için ezen aşşağılık insanın telefon numarasını yayınlamışlar. whatsapına köpek resimleri yollayıp, katil olduğunu yazıyorum. sinirim geçmiyor. üzüntüm geçmiyor. facebook hesabını buılmuşlar gördüğüm her resmin altına öfkemi yazıyorum. dayanamıyorum ya gerçekten içim acıyor. başıma ağrılar giriyor. hayvan sevmeyen insan da sevmez. o hayvanlar kendilerini savunamıyorlar diye onları canice öldürmek nedir? aşşağılıklar ya yeminle ölmeleri gerek bu insanların. dünya biraz hava alsın. o katilin telefonuna son bir mesaj attım "git kendini öldür" yazdım. eğer intihar edip geberirse çok sevineceğim.
bunları yazarken utanmıyorum kötü insanlar ölmeli, can alan her insan kötüdür ve kötülük yapmaya devam edecektir. zevk için hayvan öldüren zevk için insan da öldürecektir.
davy jones
Hatırlayanlar bilir. Sudafed şurup vardı, öksürük şurubuydu. Tadı berbattı. Annem bana zorla içiriyordu. Sürekli içine reçel meçel katıyordum gizlice, tadı berbat olduğu için.

Gece gece nerden aklıma geldiyse swh
zeitgeist
haddimi bilmedim, olması gereken yerine hep olmasını istediğim hayatı yaşadım. uçlarda dolaşırken hep, adımladığım o toprak parçasının bir gün kopacağından habersiz de değildim üstelik, dedim ya haddimi bilemedim o kadar. sandım ki her şeye gücüm yeter, sandım ki bu hep böyle gider, bir gün dahi zayıf düşeceğimi aklımın ucundan bile geçirmedim, heyhat hayat.. helak olmadan had bilemedim, helak olduktan sonraymış meğer yeniden doğmak denilen safsata, ben helak olmadan bunu çözemedim. sandım ki ödediğim bedeller bitirmez bende olanı, hep yerine yeni şeyler koyarım, oysa boşluk kendi ham maddesi dışında dolmazmış, yerine bir şey koyamayınca anladım.

kaybettiğim o şey, benden öte benden ziyade, her şey mümkün ve mükemmelken kendini hatırlatan amansız bir ceza. insan değil, güç değil, onlardan daha bambaşka bir şey, adını bir türlü koyamadığım, olmayınca diğer her şeyin önemini yitirdiği bir parça, parçam, bana dair kaybım benden olan. oysa o kadar yolunda ki her şey, en sevdiğim şeyi dahi elde ettim, sıfır sıkıntı. lakin her şey hemen yan odamda olup bitiyor gibi, dahil olamıyorum, her şey olup biterken sanki bir film gibi izliyorum, dolmuyor, yetmiyor, varlığını hissettirmiyor.

ait olduğum bir ev yok artık, kimsenin kolay kolay yaşamak istemediği bir toprak parçasında tam olduğum ama tamam olmadığım bir hayalin peşinden gidiyorum. ilk defa bu kadar heyecanlıyım, mutluyum, huzurluyum ama ilk defa bunlar hemen yan odamda vuku buluyor, cilve-i rabbani.

hayır isyanda değilim, imtihanın farkındayım, şükür binlerce defa, yeniden yaşamaya. içim biraz değişik, içim biraz karmaşa, fırtınayı sevmediğimden değil ya aksine ona olan sevdamdan olsa gerek. yine de bazen zor, kaldıramamak değil, sadece zor işte. insanım lan ben de, öyle ya eksiklikten değil mesele, sadece kendime bir not düşeyim diye.
zeitgeist
içim, bir suskunsa tekin mi ola?
o malta bıçağı, kınsız, uyanık,
ve genç bir mısradır
filinta endam...
neden, neden alnındaki yıkkınlık,
bakışlarındaki öldüren buğu?

bilmiyorum ne kadar zaman geçti anlaşılır olmasının üstünden, anlaşılır olması kabullenmek bakımından önemli, sanıyorum ki bu yüzden herhangi bir zaman dilimini o nokta üzerinden tespit edebiliyorsun, herhangi bir şey gibi değerlendirdiğin onlarca şey arasından sıyrılıp başka bir şey oluyor, önemli oluyor herhalde olması gereken sözcük bu olsa gerek, anlatmaya çalıştığım şey önemli oluşu.

belirli bir önem sıralamasına göre seyrediyor hissettiklerim, yargılarım ve sonuçlar. kolaylıkla değişebilen bir yapıya sahip değil, öyle olmasını isteyen bazı insanlarla tanışmıştım bir zamanlar, daha kolay seyrediyor o zaman hayat diye düşünüyorlardı, ne düşündüklerini önemsemediğim zamanlardı muhtemelen bu sebepten kolaylıkla değişebilsin diye hiç istemedim ya da bana uymuyordu. önemsemediğimden ya da olması gerekenin o olduğu için değişmemesi de aslında tartışmaya lüzum gerektiren bir şey değil, nedenleri aramaktan sonuçları önemsediğim zamanlarda vazgeçmiştim zaten.

aslına bakacak olursak mesele tam olarak nerede başlıyor, nerede yön değiştiriyor ve neden son bulmuyor... bütün bu olanların basit ve bir o kadar anlaşılabilir cevapları bende saklı, fakat kendine yeniden yönelttiğin bazı sorular mutlağı yok ediyor, bu aslında çok acımasız bir şey, düşünsene mutlak diyorsun, tamam diyorsun yani en olması gereken şey bu tamam, tamam dediğin anda tam olmadı demene sebep oluyor ilginç değil mi. yargıların kolaylıkla değişmiyorsa işkence bile sayılabilir, kolay oturmuyor taşlar yerine bazen, sen tutup binayı yıkıyorsun. sorarlar adama sen ne ayaksın, sen neyin peşindesin diye, cevap alamayacaklarını bildiğini varsayıyorsun ama şaşkınlıkları hayal kırıklığına yol açıyor, bir şeyler ummaktan vazgeçmediysen tabii yoksa önemsiz bir an olarak kalıyor geçmiş zaman hanende, bir daha aklına bile gelmiyor, vazgeçtiğini anımsıyorsun sadece. insan sadece anımsamak istediklerini anımsayıp geriye kalan her şeyi tarihin çöplüğüne gömdüğü zaman güçlü olduğuna inanabiliyor, çöpü arada boşaltmak lazım tabii yoksa en fazla teselli ikramiyesi tadı daha ötesi değil.

sokakta turluyorum geçenlerde, önümde bir kaç kişi yürüyor, adımları yenilgi tadında ama sezebiliyorsun, suratlar beş karış, içlerinden biri intikam istiyor.. suratlarına bir defa baksaydınız o an geri kalanların, hiçliğin vücut bulmuş halini görmeniz kaçınılmaz olurdu, ben bakmadım çünkü gerek duymadım, daha önce de görmüştüm zaten, aynı şeyleri defalarca yaşamayı seven bir yapım yok.

yankın yasak, aynalara.
inemem bahçende talan,
tam, boş yanı bu, derim namussuzun,
tam, bıçağım cehennem gibi güzelken,
aklıma düşüyorsun
ellerim arık...

yankısı sağır eden şeyleri duyuyorum bu günlerde.. el bombası düşmüştü askerde sutre önüne atmıştık kendimizi yere, ağzımız burnumuz toprakla dolmuştu, göz gözü görmüyordu, o an hissettiğim tek şey ne kadar gürültülü bir patlama olduğuydu sadece o kadar, çok gürültülüydü emin olabilirsiniz, başka bir şey düşünmek için sebep de yoktu zaten, şimdiyle tek farkı ağzım burnum toprakla dolmadı, daha fazlası değil.

bir arkadaşımın yeni doğan çocuğunu görmeye gittim bugün, arkadaşın suratına baktım, bebeğe baktım, duvara da bakar oldum o ara, yeni bir hayata yol açışlarındaki haklı gururun duvardan tavana sekme anına tanık olurken, önüme baklava koydular o ara odaklanamadım ondan sonra neler oldu kaçırdım bu sebepten. önlenemez sorularınızın önüne baklava konulduğunda hayat o kadar saçma bir gerçekliğe bürünüyor ki o anın şokunu atlatabilme kabiliyetinize göre geriye kalan her şeyle başa çıkabiliyorsunuz. bebekler tuhaf canlılar, insandan olma insan biraz fazla baksan muazzam bir şey bu, biraz yana baksan başka şeyler, bu kadar kolay değişmemeli anlamlar ya da değişecekse eğer, yok boşver cidden değişmemeli.

bütün ham maddesi bir savaş anında bombalanan fabrikadan kalan kadar olan bir şeyi elimde tutuyorum, hediye olarak bundan sonraki varlığını benim ellerimde geçirecek, bu anı görebilseydi bombardıman pilotu geçmişime söver miydi emin olamıyorum, kalanlarla yetinmenin ne hissettirdiğini anlardı en azından belki.

geçmişte bir gün geliyor aklıma, çok soğuk ve aynı orantıda karanlık bir gece, bir türkü çalıyor bir yerde, donup kalmışım yanımdan geçen kalabalıklar erirken orada olma sebebimi unutuyorum, neden durduğumu, neden o türkü, ambale oluyor o an zihnim ve bilmem ne kadar süre sonra yeniden çalışıyor, yürümeye devam ediyorum ama aksine değil tam da o karmaşanın içine, çok uzun gecelerimden bir tanesi de odur, şimdi o geceyle birebir hislere sahibim ama eksik ve ben o eksiğin ne olduğunu anlamaya çalışıyorum, çalışırken yazıyorum pekiştirsin diye, o kadar anlamsız bir çaba ki gülümsetiyor ama.

her neyse....

fiorabella
fakültenin son senesindeydim. artık vizeler, finaller, derken arıza gezdiğim günlerden birirydi. saçımı bile yıkamadan okula bandana, şapka takıp gidiyorum öyle bir tempoydu. robot gibi olmuştum. bizimkiler eve gelince yüzümü bile göremiyorlardı. kitaplara gömülmüş bir android olup çıkmıştım.

liseden sevdiğim bir kız arkadaşım vardı. o sabah bize geldi. cumartesi günüydü. "haydi çıkalım kafayı sıyıracaksın biraz açıl" dedi. "yok hayır dersim var" falan dedim ama annemin de zoruyla dışarı çıktık.
"sinemaya, kızılaya, veya tunalıya" gidelim bari dedim.
"bu gün plan benden" dedi.
neyse kızılaya indik. bir kafetaryaya oturduk. oturduğumuz yerde televizyon açık bir tük filmi oynuyordu. şu şener şen'in meşhur sahnesini görünce." hadi hadi kalk" dedi. kalktık otobüse bindik altındağ evlendirme dairesine getirdi beni. "yürü şener şen'lik yapacaz" dedi." yok diyorum" anlamıyor.

haftasonu ya nikahlar süphaneke tespihi gibi dizilmiş. sıradaki nikaha girdik. tanımıyoruz etmiyoruz. sonra tebrik sırasına geçtik. nikah şekeri de aldık." te allahım" diyorum. peşpeşe nikahlara giriyoruz. gülmeye başladım zaten gergin olan sinirlerim birden boşalıverdi. artık her nikahın davetsiz misafiriyiz. neyse gene tebrik sırasına girdik. gelinle damadı tebrik ettik. o sırada damadın annesiydi hiç unutmam yaşlı bir anadolu kadını. "aaa hanifenin kızları gelmiş" dedi. bize sarıldı öptü. kadıncağız belli ki bizi birilerine benzetti. biz de hiç bozuntuya vermedik. hanife annemizi sordu. arkadaşım" çok iyi size selamı var" dedi. "canlarım" diye sarılıp öpüyor bizi kadın. gelinle damatla ve yakınlarıyla iki poz fotoğraf da çektirdik hanifenin kızları olaraktan.

bir sürü nikah şekeriyle eve döndük. halen aklıma geldikçe gülerim. nikah fotoğraflarında tanımadıkları iki kız olan o çift bu yazıyı okuyorsa işte o kızlardan biri benim.
davy jones
İnsanlarla konuşurken ciddi olamıyorum. Pek çoğumuz gibi... Ama durum bende biraz farklı. Çok ciddi olmam, karşımdaki insana destek olmam gereken yerlerde bile istemsizce aklımdan saçma sapan şeyler geçiyor. "Hmmm anlıyorum yaa :( çok sıkıntılı bir durum" diyorum. Ama halbuki içimden "heleloy loy loy xd xd pappi papi papiçulo :p" gibi saçma sapan şeyler geçiyor. Hatta tam da bununla ilgili bir karikatür vardı, onu bulamadığım için atamıyorum :))

Edit: ahanda buldum :)

icgqhs
Bir akşam saatleri ve evimin önündeyim. Karşı kaldırımda bir kedi ve iki yavrusu var.
Yavrulardan biri aniden yola fırladı ve hızla bir araç geçiyordu, anne kedi bi panik oldu diğer yavrusuna bakmakla arabaya doğru koşan yavrusu arasında kaldı zira o da yola gidebilirdi sonra o yola fırlayan korkmuştu bayağı annesine doğru hızla geldi.
Çok basit gelebilir belki ama o an o annenin çaresizliğin ve koruma güdüsü beni duygulandırdı annelik, yavru kedi, diğer yavru...
...ve izlerken gözümden yaşlar süzülüyordu.
Çok hüzünlüydü!
fiorabella
kim ne derse desin susup dilsiz şeytan olmaktansa gücümün yettiği her şeyi yaparım. ülkemizde hayvan haklarını koruyan bir kanun yok. yapanın yanına kar kalıyor. an itibari ile youtube kanalında o sapık yaratığın köyüne ait videoların altına mahalle baskısı oluşturuyorum. köylülerin bam teline basıyorum. sürsünler bu sapığı köyden. köyünü özlesin gidemesin insan içine çıkamasın. belki bazılarına komik gelir bu davranışım ama susamam ben. susarsam o suça ortak olamam.
(bkz:https://zenginsozluk.com/corumda-kopege-tecavuz-eden-adam_20734)
monster degree
Her insanın yaşattığını yaşaması gerektiği taraftarıyım ve devranın bu şekilde döndüğüne de şiddetle inanırım. Dolayısıyla bir insana içimden nasıl davranmak geliyorsa öyle davranırım, eğer iyi olmayı gönülden istemiyorsam sahte iyilik pozlarına hiç girmem. Belki ben de birilerinin yaşattığı kötülükleri kendisine yaşatacak kişi olarak çıkarılmışımdır onun karşısına? Bu döngüyü neden zorlama iyiliklerle bozayım ki?
hamlet
Uzun süredir herhangi bir sözlükte çaylak olmamıştım. Hoş değilmiş. Şu on entryi doldurmam lazım kısa sürede. o yüzden biraz saçmalayasım var. Gerçi her daim saçmalayacağımdır çoğunuza göre. Yine de sizi seveceğim.
fiorabella
bazı insanlardan nefret ediyorum. o insanların yaşamasını oksijen yükü olarak görüyorum. pedofilik sapıklar ve hayvanlara zarar veren aşşağılıklar gibi. bu sapıkların tacevüze uğramalarını, hayvanlara verdikleri eziyetin kat be kat fazlasını yaşayarak, acı çekerek ölmelerini istiyorum. bu insanlar pisişik vampirler gibi yaşam enerjimi alıyorlar. sevmiyorum bu aşağılık mahlukları. onlar sapık, onlar hayvan katili, onlar zararlı ve kötü insanlar ama onların yaptıklarına susanlar var ya, işte onlar bu insanlardan daha kötü, daha zararlı. hani dilsiz şeytan derler ya işte bunlar o şeytanlardan oluyorlar.
duyar bezirganlığı yapmıyorum. temizlik yapıyorum sözlük. hayvan sevgisi taşımayanları, onlar için elini taşın altına koymayanları hayatımdan süpürüyorum. dost, arkadaş, akraba umrumda değil. böyle insanların yoklukları varlıklarından daha iyidir, daha güzeldir.
ontolojik sancilarimin merhemi
bazen hayatımı bir yol boyunca sıralanmış, birbirine tellerle bağlı elektrik direkleri gibi hayal ediyorum. bir, iki ve üç... sonrası yok. teller boşlukta sallanıyor ve ne kadar çabalarsam çabalayayım on sekizinciden sonra bir tek direk bile göremiyorum..
death is the bitch
Hayatımın en güzel günlerini yaşadım. Ben yaşamamış, görmemiş, bazı şeylerin açlığını çeken biri değilim. Çoğu insanın hayatında yaşamadığı ve hayal dahi edemeyeceği travmaları da maalesef yaşadım ya da tanık oldum. Bütün bunlardan sonra asla hiçbir zaman daha fazla heyecanlanamayacağımı, asla saf, temiz duygularla bir insanı sevemeyecegimi, sevilemeyeceğimi düşünüyordum. Hani o kadar boktan insanlarla beraber oldum, o kadar sikko anılarım oldu, o kadar hatalar yaptım, o kadar suistimal edildim ki bu dünyanın asla saf bir yer olamayacağı kanaatine vardım. Ancak bu yaşadığım iki gün... Sanki bütün bildiklerimi unutmuş gibiyim.

Elmanın en güzelini yememişim ve hâlâ orada duruyormuş, hiç bu kadar güzel kahvaltı etmemişim, hiç bu kadar tatlı şarap içmemişim, hiç bu kadar güzel gülen birini öpmemişim. Aslında ben 28 sene yaşamışım ama yaşamamışım da gibi.

Ben 28 sene onsuz napmışım hakikaten? Kimi düşünmüş kimler için ağlamışım? Kimlere gitme demişim? Kimlerle seviştiğimi sanmışım?

Hayat çok enteresan lan. Ama bu yaşadığım hayata dahil bir şey değil sanki. Tarifi mümkün olmayan, bu dünyaya ait olmadığını düşündüğüm hisler yaşıyorum.

Seninle yaşlanıp seninle ölmek istiyorum derler ya. Ben seninle sonsuza uzanmak istiyorum. Ölmek istemiyorum. Eğer diğer tarafta da seninle olacaksam bunu kabul edebilirim. Çok güzelsin sen.
fiorabella
8 yaşlarında filandım ki acı kırmızı pul biberle tanışmam o yaşa denk gelir. memur ailesi olarak anadolunun küçük bir kasabasına tayin olmuştuk. birbirine bitişik küçük evlerden oluşan çıkmaz bir sokakta oturuyorduk. sokak akşama kadar çocuk gürültüsünden geçilmezdi. sokağın bütün bebeleri akşama kadar oynardık. derken onlardan duyduğum bir kelime dilime dolandı.
o akşam misafirler gelecek diye annem bizi sokaktan aldı bir güzel yıkadı, pakladı, giydirdi. küçük kasabalarda protokolu oluşturan memur kesimi bize teşrif ettiler.

saygıyla hepsinin elini öptüm en çok işyerinden çıkıp gelen üniformalı amca dikkatimi çekmişti. hepsinden farklı giyinmişti. elbisesinde yıldızlar, metal düğmeler vardı.
"bunlar ne güzel" diye incelemeye koyuldum.
üniformalı amca
"gel bakalım hanım kız senin adın ne" dedi.
"adım fiorabella ya senin adın ne"
dedim. böylece konuşmaya başladık.
"gel sen benim kızım ol" diye bilindik diyologlar kuruldu.
"senin elbisende niye yıldız var serdar amca" diye sorduğumu hiç unutmam.
o da "büyü senin de elbisene yıldız takarız olur mu? beğendin mi? "dedi
ve annemle babamı magma tabakasınla buluşturan o cevabı verdim. dilime dolanan o kelimeyi söyleyiverdim anlamını dahi bilmeden.

serdar amca bastı kahkahayı bende güzel birşey söylediğimi düşünerek sürekli tekrarladım. .... .... ... annem tarayıp iki taraflı kurdeleyle fifi yaptığı saçlarımdan yakaladı odadan çıkardı. ben hala tekrarlıyorum ... ... ... mutfağa götürdü. babam peşine geldi "nerden duydun bunu" baba işte çocuklar söyledi dedim. "anlamını biliyor musun?" dedi yok dedim.
" bir daha anlamını bilmediğin kelimeleri söyleme bu da sana ders olsun" diyerek. kırmızı acı pul biberi ağzıma sürdü.
anam yandım ki ne yanma kulaklarımdan ateş çıktı resmen. ee bir musibet bin nasihattan iyidir diyerek babamın bu cezasından sonra artık anlamını bilmediğim hiç bir kelimeyi kullanmadım.
sokakta öğrendiğim o kelimeyi de hiç kullanmadım.
serdar amcaya gelince emekli oldu buraya yerleşti. geliş gidiş yaparız. her bize geldiğinde.
"fiorabellaaaaa bana bir kahve yap biberli tarafından olsun" der.
lolitta
bunu nasıl anlatırım bilmiyorum ama bende bi şey var sanırım. bi şanssızlık, bi uğursuzluk... sevgilimle beraber tatile çıktık 3 gün önce. her şey o kadar güzeldi ki uzun zaman sonra birbirimize kavuşmuşuz, mutluyuz, kafamız rahat filan. özlediğimiz arkadaşlarımız vardı, onları gördük, büyük bi cümbüşün içinde sevinçliydik. derken dün gece sevgilimin ailesinden bi telefon geldi geç saatte. apar topar geri döndük. babaannesi vefat etmiş. üzdü.

bence bizim beraber olmamızı hiçbir güç istemiyor. sapasağlam kadın durup dururken küt diye öldüyse kesin bu bizim yan yana olmamızla alakalı diye düşünüyorum artık. mutlu olmamızı hiçbir kuvvet istemiyor diye düşünüyorum. hep böyle şeyler bize vuruyor çünkü. herkesten çok kendi halime üzülüyorum.
adreanna
Ablam gidiyor... giderken onunla vedalaşamayacak olmak bok gibi hissettiriyor. Evimden uzakta olmak bok gibi hissettiriyor. Eve her dönüşümde bir kişi eksilmiş oluyor. Eski günleri özlüyorum. Evin şenlik yeri gibi olduğu o kalabalık günleri, kalabalık sofraları. Tek başıma yemek yemek bok gibi hissettiriyor. Koşturmaktan terleyip, üstüne soğuk su içip hastalanmayı özledim. Nedeni belirsiz bir hastalıkla tek başıma uğraşmak bok gibi hissettiriyor. Büyümek bok gibi hissettiriyor.
elfen lied
3 saat uyumuş olmam, göz altı morluklarımın kapatıcıyla kapanmamış olması, 4 yıldır istikrarla girip geçemediğim anatomi sınavında yine beyin omurilik sıvısının toplandığı yeri hatırlayamam falan umrumda değildi. 4 kişiydik metroya bindik, konuşurken durak kaçırdık, modern dünyamızın tüketmenin sosyalleşme alanı saydığı bir avm ye gittik. Boktan bir film izledik . Her şey hızlıca yaşanılıyordu, düşünülmeden. Yolda gelirken hızlı gidelim diye bindiğimiz taksi trafiğe takıldı. Kaza varmış. Parçalanmış bir motosiklet. Kan, fazla kan. Bilmiyorum sürekli kan gören bünyemin neden böyle sarsıldığını. Tüm o koşuşturmanın, planların, yapılacakların içinde bir kaza vb. ölüp gideceğiz ağzını kırayım. Bir anda . Beklenmeyen . Gençti diyecekler . Üzerinde kalan kul hakları dışında ellerin bomboş, yoksun. Bilmiyorum çok salak yaşıyoruz. Hayatı fazla abartıyoruz.
ontolojik sancilarimin merhemi
Soyluluğumdan hiç ödün vermek istemesem de, insanların hevesini kaçıran, haksızlık eden, kendini bir bok sanan tipleri görünce içimdeki canavar çıkıveriyor. Kan akıtmadan kılıcımı toprağa gömemiyorum maalesef.
avni
geçen yıl (2017) hayatımı yeni baştan düzene sokmak için inatla uğraştığım 9 aydan sonra ne kadar istersem isteyeyim olmadığını fark edince her şeyi oluruna bırakmayı seçmiştim. öyle de yaptım. yani sonr üç ay akışına bıraktım hayatımı . hiç karışmadım karışmıyorum artık. öyle ki yavaştan kendi kendine düzene giridiğini bile fark etmemilş gibi yapıyorum. ne olur ne olmaz tılsım bozulur. karışmıyorum "şu şöyle olsun, bu böyle olsun" diye. hatta yorum bile yapmıyorum; "şöyle yapsaydım daha mı iyi olurdu falan" diye. kısacası gelişine vuruyorum. vurmaya devam. vurulana kadar.
0 /