yazarlardan yazarlara soru veritabanı

ontolojik sancilarimin merhemi
Bence, tamamen bana kalsa, evrenin genişlemesiyle sonsuz olması aynı anlamda değil. Ve yine bence , tamamen bana kalsa evren sonsuz. Şu galaksilerin birbirlerinden uzaklaşması gibi şeyler fazla yerel. Gözleyebildiğimiz evren çok küçük. Birbirinden uzaklaşan galaksiler, ısısı düşen kozmik arka plan ışıması falan kanıt diye sunuluyor, ama elimizdeki en iyi şey bu. Şöyle söyleyeyim en iyimiz %1. Bilmiyoruz. Bunlardan yola çıkıp evrende rahatlıkla yol alamayız mesela. Lokal konunlarımız var, o kadar. Evrensellik yorumu getirmek kimisine göre mümkün, kimine değil. Bir yerden sonra bilim felsefesine geri dönüyorsun Seve seve (: Hannes alfven diye bir adam vardı. Plazma evren diye bir model attı ortaya zamanında. Bağımsız bir çalışmasının nobeli var bu beyefendinin. Evren sonsuz ve plazmalardan oluşuyor diyordu işte maddesel içerik olarak. Bu teorinin kimi detayları bugün sicim teorisiyle benzeşiyor. Big bang en iyi model bunu nasıl öne sürersin diyenler olacaktır. Ama bence bu tip modelleri de düşünüyoruz artık, sesler artıyor.

göreli yoksunluk

indolentexistence
Göreli yoksunluk teorisi nedir, biliyor musunuz? Göreli yoksunluk topluma devrim yaptıran şeydir. Adam, kadın der ki, "Onda var, bende neden yok?" Aynı Bahçeli gibi, "Bizde niye yok?" der. 3 çeşit göreli yoksunluk vardır. Bizim şu an yaşadığımız azalan göreli yoksunluk, yani en haşini, yani isteklerimiz, arzularımız yerinde sayarken yaşam şartlarımız kötüye gidiyor. Aristo'dan Marx'a kadar birçok düşünüre göre, toplumsal şiddetin birincil sebebi (tabii onlar bu şekilde isimlendirmemişler).

Ama olay şu, bir şeylerin marksist okumasını yaparken bizden iyisi yok. "Devrimlerin temelinde iktisadi buhranlar vardır." ya da "Devrimler iktisadi değişiklikler meydana getirir." Çok güzel, süper. Bakınız birkaç yıl önce komşuda da bir ekonomik kriz vardı, onlar ayaklandı. Neden biz ayaklanmadık? Ya da Ecevit'e yazar kasa atıldı, neden şimdi kimsenin sesi soluğu çıkmıyor? Eee demek ki neymiş, su her yerde 100 derecede kaynamıyormuş. Bir de hava basıncına bakmak lazımmış. Sadece sebep sonuç ilişkisi yetmiyormuş. Olayların bir de zaman uzamsal analizini yapmak gerekiyormuş.

Neden her göreli yoksunluk ayaklanmayla karşılık bulacak diye bir kaide yok? Çünkü önce birilerinin o göreli yoksunluğu siyasallaştırması gerekiyor. Bunu yapabiliyor muyuz? Tabii ki yapamıyoruz. Ayaklanıp daha fazlasını istemektense kanaat etmeyi erdem zanneden bir psikokültürde bu ne kadar mümkün? Buradan Gramsciye bağlamayacağım. "Gerekirse kuru ekmek yer Erdoğan'a sahip çıkarız"cı kitleye stratejik (molar) değil, taktiksel (moleküler) yaklaşılabilir.

Nasıl yaklaşılabileceğine dair fikir belirtmeyeceğim. Zira siyasetten hoşlanmam.

sapyoseksüel

ontolojik sancilarimin merhemi
tıpkı insanlar gibi, bir coğrafyada doğup başka bir coğrafyaya yolculuk eden kelimelerin biçim ve anlam bakımından geçirdiği metamorfoza tanık olmuşuzdur. 21. yüzyıl'a ait bir neolojizm olan "sapiosexual" kelimesinin defalarca ele alındığını tahmin ettiğim etimolojisini bir kenara bırakıp, kelimenin bu coğrafyadaki yorumuna değinmek istiyorum.

oxford için kelimenin https://en.oxforddictionaries.com/definition/sapiosexual aşikârken, artık kelimeler için birer teleport edici (ışınlayıcı) olarak görebileceğimiz interaktif platformlarda bu konuda bir kafa karışıklığı söz konusu. "zekâ melekesinden tahrik olma" veya bir "libido nehrinin zekânın yatakları boyunca akıp gitme eğilimi" tanımının da öncesinde, bir konuşma ihtiyacı söz konusu. konuşma veya diyalog başlatma ihtiyacı söz konusu. biri gelsin, duymak istemediklerimize dokunmadan bize bir şeyler anlatsın istiyoruz. konuşmuyoruz, çünkü aslında dinlemiyoruz da (konuşmak dinlememeyi olanaklı kılıyor).

ben anadolu ya da küçük asya diye tarif edilen coğrafyada sapiosexual kelimesinin, sanki bir erkeğin böyle bir payesi olamazmış gibi, genç kadın ile konuşabilmek (belki de manidar biçimde hep sessiz biri olarak tasvir edilen genç kadını konuşturabilmek) yetisine yönelik bir ilgiden fazla bir anlama geldiğini düşünmüyorum. "çenenin laf yapması" melekesini bir tutam genel kültürle bir araya getirin, işte size bir anatolian sapiosexualism. ayrıca sapiosexualin bir kişilik özelliği olarak ortaya çıkabilmesi için, önce "sexual

bir genç kız iskandinav da olsa afrikalı da olsa, güzel dış görünüşünün ardında gizlediği maneviyatından çok korkar. bu korku da etrafa `suskunluk` olarak sirayet eder. suskunluğuyla meşhur genç kız bir kez konuşmaya başladığında, o maneviyat dilde ifadesini bulur ve uzunca bir süre devam edecek olan kovalamacayı başlatır (ilk baştan çıkarmanın yönü ve şiddeti bu yüzden ilginçtir). insanların cinsellik hakkında (başka bir erkek veya kadın hakkında değil; dolaysız bir şekilde cinsellik hakkında) konuşabileceklerinin epey sınırlı olduğu; bir konu olarak cinselliğin, beraberinde bir tedirginliği getirdiği yerde sapiosexual, susanı konuşturma, zorlama, kuşatma, fethetme, (bekâretini) alma gibi stratejilerle muhatap olmak zorunda kalır.

şu da gayet açık ki, `baştan çıkarma`ya dair sapiosexual literatür taranacak olursa eğer, sapiosexualin, bir köyün yakınındaki ormanda yaşayan perilerin, ancak, kendileri hakkında efsaneler anlatılmaya başlanana kadar ormandaki huzurlu yaşamlarını sürdürebilmeleri ve sonra orayı terk etmeleri durumunda olduğu gibi, esasında kimse ondan söz etmiyorken hep varlığını sürdürdüğü görülür. klasikleştiği üzere, kavramsallaştırma çağına gelene kadar, kendisi geçen yüzyıllarda kalan bu karakterden geriye, sözü veya spekülasyonu kalmış olabilir.

coolidge etkisi

magic mushroom
memelilerde nadiren dişinin ve sıklıkla da erkeğin, seksüel açıdan doyuma ulaşmış olsa dahi, yeni bir partnerle karşılaştığında libido artışıyla beraber tekrar cinsel birleşmeye hazır hale gelmesini ifade eden tanım.

yani normalde az önce çiftleştiği partnerine ikinci kez ilgi duymayan memeli, ortama yeni bir partnerin gelmesiyle, tekrar cinsel penetrasyona açık hale geliyor. başka yeni bir partnerle tekrar. çünkü bu ilk seferler memeliyi şiddetle uyarıyor. bu durum zaten tek eşliliğe uygun olmayan doğamızı destekler nitelikte. sonuçta amaç daha fazla çiftleşme ve bu sayede en sağlıklı üremeyi gerçekleştirme.

medeniyet dediğimiz uyuşturucudan aşırı doz almış olduğumuz gerçeği, bizi doğamızdan koparmaya yetmiyor. her ne kadar ilkel benliğimizi bastırmaya çalışsak da derinlerde her birimiz hala son derece basit arzu ve dürtülerimizin kölesiyiz.

evde sevgili yapımı

magic mushroom
3 yumurta
1 su bardağı toz şeker
1/2 su bardağı süt
1 su bardağı sıvı yağ
50 gr kakao
1 portakal kabuğu rendesi
1 portakalın suyu
Yaklaşık 2,5 su bardağı un (kıvamı ayarlamak için unu eleyerek ve azar azar ekleyin ki katı ya da cıvık olmasın karışım)
varsa 1 çubuk vanilya yoksa 1 paket vanilin
1 paket kabartma tozu
(çikolata manyakları karışımı kalıba döktükten sonra kuvertür ya da damla çikolata ekleyebilirler içine)

Daha önce hiç yapmamış olanlar için söylüyorum, önce yumurta ve şeker iyice çırpılıp sonra sırasıyla yağ, süt, portakal suyu, vanilya, portakal kabuğu, kakao, un ve son olarak kabartma tozu eklenir.

Hazırlanan orta akışkanlıktaki karışım tereyağıyla yağlanıp yapışmasını engellemek için hafifçe un serpiştirilen kalıba dökülür ve ekstra çikolata bu aşamadan sonra yine unla harmanlanarak ilave edilir ki çikolata parçaları dibe çökmesin.

180 derece fırında yaklaşık 45 dakika pişirilir. Piştiğinden emin olmak için bir kürdan keke batırılır, temiz çıkıyorsa kekimiz pişmiş demektir.

Soğuması için yaklaşık 30 dakika beklenip sonra kalıptan çıkarılır.

Bu tarifle kalbine giremeyeceğiniz sevgili yoktur. Varsa da hayır gelmez zaten çikolatalı portakallı kek sevmeyen insandan. Hehheh. En kötü kokuya dayanamayıp kapınızı çalan bir çocuğu, konuyu komşuyu mutlu edersiniz ki bu bile çok güzel bence.

Hadi afiyet olsun yeni sevgiliniz.


palu ailesi

ontolojik sancilarimin merhemi
Ortada büyük bir dram var fakat bunu netflix ile karikatürize etmek nasıl bir aklın ürünüdür anlamış değilim. Ne zaman bu kadar acımasızca ortada bir kaç cinayet; çocuk istismarı, tecavüz ve işkencenin olduğu bir vakayla dalga geçmeye başladınız yahu! Yazık.

didem soydan

ontolojik sancilarimin merhemi
didem soydan bir sözlük yazarı olsaydı muhtemelen; “ x yazar bana penisinin fotosunu” attı diyerek geçmişte yaygara koparan kadın yazarların birer kopyası olarak varlık gösterirdi. Modernizmin göbeğinde doğmuş olsaydı yara bere içinde, sarışınlığının verdiği cesaretle; “ x her tarafımı emerek morarttı ama memnunun” diyerek varoluşsal bir boşluk yaratabilirdi. Cool görünme algısı başıboş asi bir prototipin üstünde zıplamaktan ibaret. çok şükür hepimiz modernitenin ötesinden geldiğimiz için sokakta çalım satarak yürüyen; gerici ve hiç cool olmayan sert çocuk tavırlarına hep birlikte “ sana ne kadının big dick'inden ruh hastası. Story röntgencisi” diyebiliyoruz. Ülkenin cool, elit, aykırı algısı da kendisi gibi boktan.

türkiyeyi terk edenlerin yüzde 63 artması

chivalric
tıpkı intihar gibi, bu göçlerin önemli bir kısmında kalanları cezalandırma duygusu yatar. yapılacak son şey, son isyan ve son sitemdir. denemiştir, anlatmıştır, öfkelenmiştir, oy vermiştir. üstüne aşağılandığını hissetmiştir. kendisine rağmen devam eden bu sistemi reddediştir. burada bir üstünlük psikolojisi olduğunu görmezden gelmemek gerekir. iki taraf arasında adı konulmamış bir şey bu, bir taraf aşağılık psikolijisi içindeyken diğeri üstünlük psikolojisi içinde. ve bu yüzden aşağılık psikolojisi içindeki durumu ne kadar boka batırırsa batırsın tavrında ısrarcı, " inadına oy, çatlasanız da patlasanız da, ne yapsalar boş" bunlar içi boş sözler değil. rte severlerin en sevdiği tezahüratının " ree ceppp tayyyipp erdoğan re-cep tay-yip erdoğan" ın kıskananlar çatlasın tezahüratı ile aynı tonlamada olması tesadüf mü sanıyorsunuz ?

gidenler, kalanlara ve yaptıklarına bakınca gayet zevkle gidiyorlar eminim. ama sevdikleri ülkeye dönüp her baktıklarında da kalpleri sızlıyordur, buna da eminim.

sanat

chivalric
şimdi buna son yüzyıla kadar hep sermayeyi elinde bulunduran iktidar karar verdi. onlar neye sanat deyip para akıttıysa onun adı sanat oldu. rönesans dönemi hristiyanlık figürünü işleyen tablolar, kilise süslemeleri, antik dönemlerde yapılan heykeller, tapınak süslemeleri. sanatın para karşılığı sermayenin yatağına yatmışlığı, karşılığında sahneye çıkarılmışlığı çoktur.

izlenen dizi bitince oluşan boşluk

bonnie
an itibarıyla the handmaid's tale isimli diziyi bitirince bende oluşan tuhaf duygu. 3-5 gün sürer bu boşluk hissi. daha önce de bazı dizilerde yaşadım. geçiyor.

ama kafada bir sürü soru işaretleri bırakıyor. hala izlemeyeniniz var sanıyorum. oturun izleyin bu diziyi.

çivi çiviyi söker misali izlenecek yeni bir dizi bulunca dolan boşluk hissidir bu.

sanal dünya

chivalric
İdealar dünyamız, içimizdeki filmin perdesi, gördüğümüz hayallerin tablosu, avatarımzın bedeninde dirildiğimiz paralel evren. gerçeğin tecavüzünden koruyun.

bohemian rhapsody

indolentexistence
bugünki son etrymi de burada yazarak sonlandırıyorum.

müslüm müslüm konuşulurken, 'bakın adamlar da aynısını yapmış' diyen angutlar vardı. bense şöyle diyorum. muhteşem bir konu velhasıl altından kalkamamışlar. ezilmişler altında. müslümle arasında dağlar kadar fark var. küçük dağ :) benzerlik olarak, ikisi de dışarda kalanların müziğini yapıyor diye görüyorum.

filmin yapım aşamasındaki sürüncemesi konusunda kaderlerini benzetebildim sadece. mustafa uslu'da hollywood tarzı çekmeye çalışmış olabilir tabii. öncelikle aslında biyografik sinema (biyopik) çekmek zordur. milyonlarca hayranı olan insanlar. herkes farklı bakıyor. herkes başka tarafından tutuyor hikayeyi. elbette çok zor mükemmel bir şey çıkarmak. melodramatik hayatlar ve yeterince de güçlü değil. bir adam şarkı söylemeye başlar ünlü olur, aids olup ölür. bir filmi götürebilecek dramatik bir çatışma yok burada. dolayısıyla müslüm'de de aynı sorundan muzdaribiz. müslüm aids de olmamıştı üstelik. biz hikayeleştirme de biraz sakatız. onların iyi yaptığı şey bu.

kendimizi zeki hissetmekten vazgeçsek. masal dinlemeyi sevmeyiz. bilimkurguya zaten kafa olarak uzağız. kuklagiller vardı bir zamanlar. sinema diye bir bölümünü izlemiştim. aradım taradım bulamadım. nereye gittiyse youtube'da yok. geriye işte ağlatan filmler kalıyor, onu da yaşadığımız acıyla bağdaştırıp bitiyo gidiyo. filmi değerlendiremeden buraya geldim. gidiyorum ben.