confessions

number eleven

1. nesil Yazar - Enerjik

  1. toplam entry 560
  2. takipçi 15
  3. puan 7048

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

number eleven
Bir toplumun gelişmişlik derecesini gösteren bazı şeyler vardır malum. Okuma yazma oranı, eğitim durumu, televizyonlarda yayınlanan programlar vs gibi. Bunlardan biri de kitapçılardadaki çok satanlar kısmındaki kitaplardır. Az evvel d&r'dan çıktım ve çok satanlarda paso kişisel gelişim zırvalıkları vardı. Bunların dışında ise Allah'tan İlber ortaylı'nın "atatürk" kitabı da vardı aralarında da biraz olsun teselli buldum. Yazık... Hem verilen paraya, hem de onları alıp okuyanlara cidden yazık.

birine neden oruç tutmadığını sormak

number eleven
Yüce allah bile insanları ölmeden evvel yargılamadığına ve tövbe ederse affederim diye tövbe kapısını açık bıraktığına göre, insanlar birbirlerini nasıl yargılar anlayamıyorum. Din, allah ile kul arasındaki özel bir konudur ve kimseyi ilgilendirmez. Kafirun suresi 6. Ayet "senin dinin sana, benim dinim bana" der. Hatırlamak lazım...

ramazan davulcusu

number eleven
Kafirun suresi 6. Ayet "sizin dininiz size, benim dinim bana" der. Bu memlekette kilise de var ve nasıl ki kilisede çan çaldığında insanlar o çana tepki gösterip susturmaya çalışmıyorsa, hoşgörülü yaklaşıyorsa, oruç tutan veya tutmayan her insan da ramazan davulcusuna karşı hoşgörülü davranmalı.

Tanım: sadece sahura kaldıran değil, aynı zamanda kültürle de ilgilidir. Susmaması DİLEKLERİMLE...

güne bir şiir bırak

number eleven
O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar
bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir,
büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unutulurdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı
belki de,
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece
sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır
yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipekten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir
ayrılık gizlendiğine
belki de, kartvizitinde "onca ayrılığın birinci
dereceden failidir"
denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle
avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini
tutmak isterse...

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu, kim
uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık
etmiş olmasalardı eğer...

Can yücel

kaygısızlar

number eleven
Jenerik



90'lara ait en güzel şeylerden. Üç karısı ve 36 çocuğu olan memnun kaygısız, tası tarağı toplayıp köyünden İstanbul'a göç eder. İstanbul'da tanıdık olarak sadece asker arkadaşı berber İsmail vardır ve memnun kaygısız ile ailesi, İsmail ile karısı zeynep'in başına bela olur.

Konu kabaca böyle. Ama elbette diziden akılda kalan onca şey var. Mesela Kültigin ve adamları alper ile kürşat, kültigin'in kardeşi burcu, memnun'un burcu'yla aynı yerde çalışan ve ona aşık olan oğlu eleman, eleman'ın ikidir "ben Amerika'dayken" diyen patronu, ismail'in ev sahibi hacı gaffur, memnun üç karısı; Sabriye, terbiye, kafiye. Sabriye'nin kaportacıda çalışması ve patronu yılmaz usta (yılmaz köksal) ve daha onca şey...

ramazan

number eleven
Çocukluğumu özletendir, çocukluk anılarımı hatırlatandır. Ne de güzel ve mübarek aydır. Dolayısıyla nostalji yaşatandır. Çocukken oruç tutmak ne demek anlamazdım ve anneme bir şeyler yedirmeye çalışırdım. "Günah oğlum yenmez, oruç tutuyorum" derdi. O öyle dedikçe ben daha çok yedirmeye çalışırdım ve oyun yapardım.

Daha sonra "ben de tutacağım" derdim. "Sen çocuksun" derlerdi. Akşam iftar vakti yaklaşırken (o zaman kışa denk gelirdi) pencereden dışarı baktığımda trafik sıkışır, kornalar havada uçuşur, trafik polisleri trafiği açmaya çalışırdı. Bizim evde de annem masayı çoktan hazır ederdi ve tüm aile (ki ben tek çocuğum, toplam üç kişiyiz işte) masada ezanı beklerdik. Hoca "allahu ekber" dedikten sonra top patlar ve bizimkiler dua eder orucunu açardı. Ben de onlara bakardım öylece ve sanki oruçluymuşum da açıyormuşum gibi onları taklit eder ben de ilk önce su içerdim yemeğe başlarken. Daha sonra onları yine oruçlular zannederdim ve akşam yemeğinden sonra yiyip içmeye devam ettiklerini görünce günah işliyorlar sanırdım. Annemse, "iftardan sonra serbest" derdi. Daha sonra babam teravihe giderdi, biz de annemle TV izlerdik. Ne güzel programlar, diziler olurdu ah ah. Ne sıcak, ne samimi, ne aile dizileri, programlarıydı hey gidi hey.

Desenlere iftara gittiğimizde veya onlar bize iftara geldiğinde de çok tatlı olurdu o akşamlar. Dedemle babam teravihe beraber giderlerdi bu kez. Biz de annem ve nenemle beraber izlerdik o tatlı programları. Dedem ve babam namazdan gelince de annem çay suyu koyardı. Çay suyu koymak... Şu cümle bile ne kadar aile kokuyor bana.

Ve sahur geceleri... Yani davulcular, o gizemli insanlar... Yani çocukken gizemli gelirdi. Çünkü sahura beni kaldırmazlardı doğal olarak. Ama cuma geceleri nasılsa haftasonu okul olmadığı için bazen kaldırırdı annem. İşte o zaman duyardım davul sesini, can atardım davulcuyu görmek için... Genelde göremezdim ama...

Sahurdan sonra ise hiç aklımdan çıkmaz, tv'yi açtığımda ekranda Kaygısızlar vardı. Allah'ım o ne güzel bir andı, dünyalar benim olmuştu. Şu an yazarken bile hissediyorum o anki duygularımı. Ondan sonrası da yatak faslıydı zaten.

Bazen iftardan sonra babamla beraber çıkardık dışarı. Camiden sonra Gezer, çayın yanında yemek için pastaneye gider pastamızı alır eve geri dönerdik.

Bu gece iki şey yapacağım o eski günleri yad etmek için ve o anki duygularımı hissedebilmek için. Biri kaygısızları izlemek, diğeri de eskiyle alakası olmasa da iftarlık gazoz filmini izlemek. Allah şimdiden herkesin orucunu kabul etsin...

eşkıya

number eleven
1996 yapımı yavuz turgul filmi. başrolünde ise elbette ki şener şen var.



baran: bana niye ihanet ettin berfo ?

berfo: ihanet ha... demek sen benim yaptıklarıma ihanet diyorsun ha... peki, iyi öyle olsun. şimdi ben sana şöyle desem; ben bunları yaptım. çünkü aşıktım ben, yani vurulmuştum. ölüyordum aşkımdan. bunun üzerine kim bana ne diyebilir ha ? ihanet mi ? aşkım için yaptım ulan ! ahlaksızlık mı ? evet yaptım. ben en yakın arkadaşımı, seni jandarmaya ihbar etmiş adamım. sen yapabilir miydin benim yaptığımı ha ? en sevdiğin arkadaşına ihanet edebilir miydin ? onu jandarmaya ihbar edebilir miydin ? arkadaşının altınlarını çalabilir miydin ? o altınlarla arkadaşının sevdiği kadını, anasından babasından satın alabilir miydin ? arkadaşını ölüme gönderebilir miydin ? ama ben yaptım; aşkım için !

şimdi söyle bana, hangimizin aşkı keje'ye daha büyük ha ? hangimizin ? hangimiz keje için bu kadar günaha girmeyi göze alabildi ? bu aşk için ben cehennemde yanmaya hazırım. ya sen ?
----------------------------------------------------------------------------------------------------------

baran: keje, keje ... beni hapiste vurdular keje, ölmedim. hastalandım, bir ciğerimi orada bıraktım, gene ölmedim. çok dövdüler beni, kan kustum. ama ölmedim, yaşadım. seni bir kez daha görebilmek için yaşadım.

ben ömrümce bu dakika için yaşamışım. artık ne olursa olsun, önemi yoktur.

daha ne kadar yaşarım bilmiyorum. ama son nefesimi vermeden, senden vazgeçmem. her şeye rağmen bir gün, bir gün çıkıp gelebilirim keje.

gecenin şiiri

number eleven
Uykuların kaçar geceleri, bir türlü sabah olmayı bilmez.
Dikilir gözlerin tavanda bir noktaya,
Deli eden bir uğultudur başlar kulaklarında
Ne çarşaf halden anlar ne yastık.
Girmez pencerelerden beklediğin o aydınlık.
Onun unutamadığın hayali,
Sigaradan derin bir nefes çekmişçesine dolar içine.
Kapanır yatağına çaresizliğine ağlarsın.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın aslında her şeyin boş olduğunu.
Şerefin, faziletin, iyiliğin, güzelliğin.
Gün gelir de sesini bir kerecik duyabilmek için,
Vurursun başını soğuk taş duvarlara.
Büyür gitgide incinmişliğin kırılmışlığın.
Duyarsın,
Ta derinden acısını, çaresiz kalmışlığın.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın ne işe yaradığını ellerinin.
Niçin yaratıldığını.
Bu iğrenç dünyaya neden geldiğini.
Uzun uzun seyredersin aynalarda güzelliğini.
Boşuna geçip giden günlerine yanarsın.
Dolar gözlerin, için burkulur.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın tadını sevilen dudakların.
Sevilen gözlerin erişilmezliğini.
O hiç beklenmeyen saat geldi mi?
Düşer saçların önüne, ama bembeyaz.
Uzanır, gökyüzüne ellerin.
Ama çaresiz,
Ama yorgun,
Ama bitkin.
Bir zaman geçmiş günlerin hayaline dalarsın.
Sonra dizilir birbiri ardına gerçekler, acı.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın hayal kurmayı;
Beklemeyi, ümit etmeyi.
Bir kirli gömlek gibi çıkarıp atasın gelir
Bütün vücudunu saran o korkunç geceyi.
Lanet edersin yaşadığına...
Maziden ne kalmışsa yırtar atarsın.
O zaman bir çiçek büyür kabrimde, kendiliğinden.
Seni sevdiğimi işte o gün anlarsın.

Ümit Yaşar OĞUZCAN

yusuf yerkel

number eleven
soma faciasında, atmış olduğu tekme ile akıllara kazınan insan müsveddesi. bugün yani 4 sene sonra özür dilemiş. yeni gelmiş aklına. muharrem ince'nin bugün yapmış olduğu soma mitinginde "o atılan tekme içime oturdu. o tekmeyi atandan hesap sormazsam namerdim" demesinden sonra özür dilemesi, muharrem ince'nin birilerinin kalbine nasıl bir korku düşürdüğünü çok net gösteriyor.

bu varlığa gelince ise, binlerce özür dilese bile, o tekme asla unutulmayacak.

https://twitter.com/yusufyerkel/status/995655035576078336

ekleme: unutmadan, attığı o tekme sonrası ayağını incittiği için rapor da almıştı bu varlık, bu da unutulmayacak tabi.
0 /